İslami Hareketlerin Tarihsel Sürekliliği ve Kurumsallaşması
İslam’ın M 7. yüzyıldan itibaren geniş bir coğrafyaya yayılması, yalnızca dinî yorumların çeşitlenmesine değil, aynı zamanda farklı toplumsal örgütlenme biçimlerinin oluşmasına da zemin hazırlamıştır. Bu örgütlenmeler erken dönem fırkalardan, mezheplerden, Tasavvufi tarikatlardan ve modern cemaatlere kadar İslam toplumlarının dinî, sosyal ve siyasi tarihine yön veren temel aktörler olmuşlardır.
İslam tarihinde dinî otoritenin hangi zeminde ortaya çıktığı, siyasi otoritenin nasıl meşrulaştığı ve toplumsal kesimlerin otoriteyle ilişkisini nasıl kurduğu hem tarihsel hem de çağdaş İslami hareketlerin anlaşılması açısından kritik bir öneme sahiptir.
Erken Dönem Fırkalar ve İslami Hareketler
İslam tarihinde ilk olarak ortaya çıkan Şiîlik ve Hâricîlik gibi erken dönem siyasi fırkalar, tarih boyunca itikadi ve siyasal meşruiyet ekseninde şekillenmiştir. Her iki grup da otorite ve liderlik meselelerini temel tartışma alanı olarak ele almıştır. Bu hareketler, yalnızca itikadi ve menhecî farklılıklar değil, aynı zamanda toplumsal düzen, adalet ve özellikle de siyasi otorite konularında geliştirdikleri tutumlarla İslam tarihinin erken dönemdeki hareketler tarihini anlamak açısından önemli birer referans noktası teşkil eder.
Şüphesiz ki Nebevi hilafet müessesesi, Müslümanların işini yürütecek, kabul ettikleri İslam dinini koruyacak; can, mal ve inanç hürriyetini muhafaza edecek bir halifenin ümmetin başında bulunmasını gerektirir. İşte bu sebepten dolayıdır ki siyasi mezheplerin tümü ümmet için en büyük liderlik olan “hilafet” meselesi etrafında dönüp dolaşır.1
Buna karşılık 12. yüzyılda Yûsuf El-Hemedânî ve Abdulhâlık Gucduvânî tarafından Hâcegân/Hocalar geleneğiyle temeli atılan Nakşibendîlik2 ile 13. yüzyılın son çeyreğinde Celâleddîn-i Rûmî’nin ölümünden hemen sonra ortaya çıkan Mevlevîlik3 başta olmak üzere Tasavvufi tarikatlar esas itibarıyla bireysel ve toplumsal manevi rehberlik, ahlaki olgunlaşma, mürşid-mürid ilişkisi ve toplumsal dayanışma gibi alanlarla ilgilenmiştir. Tasavvufi tarikatların kahir ekseriyeti günümüzde de olduğu gibi hâkimiyet mefhumu, siyasal otorite veya meşruiyet meselelerini temel bir öncelik olarak gündeme getirmemiştir. Bu bağlamda, söz konusu tarikatlar ahlaki disiplin ve Tasavvufi menhec perspektifi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Dolayısıyla, siyasi fırkalar ile Tasavvufi tarikatların analizinde, tarihî bağlam ve amaç farklılıkları dikkate alınarak, her iki grubun kendi özgün çerçevelerinden hareketle yorumlanması gerekir.
Şiîlik: İmamet ve İlahi Otorite
Şiîlik, İslam’a nispet edilen siyasi fırkaların en eskisidir. Halife Osmân’ın (ra) son dönemlerinde temeli atılarak Alî’nin (ra) hilafeti döneminde gelişip yayılan Şiîlik, temelde Alî ve Ehl-i Beyt’in İlahi bir atamayla seçildiği inancına dayanır. Günümüzde en yaygın ve en etkin olan Şiî fırkaların başında İsnâaşeriyye/On İki İmamcı İmamiye kolu gelir. İsnâaşeriyye/İmamiye fırkasının akidesi; Alî ve onun soyundan gelen sonraki imamların Allah (cc) tarafından seçilmiş ve masum oldukları iddiasına dayanır. İmamlar hem dinî hem de siyasi otoriteye sahiptir. İsnâaşerî Şiîlik inancına göre son imam olan 12. İmam Muhammed ibni Hasan El-Mehdî (İmam Mehdî, El-Kâim) doğmuştur, fakat “Allah’ın hikmeti” gereği; siyasi baskılar, Abbâsîlerin takibatı, İmam soyunun yok edilme tehlikesi sebebiyle gizlenmiştir ve kıyamet öncesi tekrar ortaya çıkacaktır. Bu olaya Gaybet denir. Günümüzde Şiîliğin etkin olan üç ana fırkası vardır:
A. İsnâaşeriyye (On İki İmamcı Şiîlik)
Gaybet akidesi ve ulema merkezli otorite. Günümüzde İran, Irak, Bahreyn, Lübnan, Pakistan ve Afganistan’da yaygındır. On iki imamın masumiyetini kabul eder ve son imamın gaybette olduğuna inanır. Güçlü bir dâî/propagandist yapısı ve baskın yayılmacı karaktere sahip İmâmiyye Şiîliği, bölge ülkelerinde de olumsuz, yıkıcı etkileri görülmekte olan modern Şiî Farsî İran siyasetinde belirleyici rol oynamaya devam etmektedir.
B. İsmâiliyye
Ezoterik (içsel veya gizli bir anlama sahip olma niteliği taşıyan) bir yapıya sahiptir. Bugünkü Tunus merkezli olarak M 909-1171’de ortaya çıkmıştır. Mısır’da Kahire’yi başkent yapmış ve burada hanedani bir iktidar kurarak devletleşmişlerdir. “Yedinci İmam İsmâîl”den sonra imametin farklı bir koldan devam ettiğini savunur.
C. Zeydiyye
Yemen ve Suudi Arabistan’ın bazı bölgelerinde varlığını sürdürür. En ılımlı Şiî fırka olarak malum ve maruf olan Zeydîler, İran’da gerçekleştirilen Şiî Farsî devrim sonrası İran rejiminin yoğun eğitim ve örgütleme çabaları neticesinde büyük ölçüde İsnâaşeriyye doktrinini benimser hâle getirildiler. Zeydiyyedeki İmamet anlayışı esasen “zuhur edip kıyam eden” prensibine dayanır.
Şiî fırkaların büyük bir kısmının ortaklaştığı temel esaslardan bazıları şu şekildedir:
(Sınırlandırılmış) Ehl-i Beyt Sevgisi ve Sadakati: Alî (ra), Fâtıma (r.anha) ve çocukları Hasan ile Huseyin (r.anhuma) ile sınırlandırılan farklı bir Ehl-i Beyt anlayışları bulunmaktadır. Kendilerinin belirleyip sınırlandırdığı “Ehl-i Beyt”e bağlılık, Şîa inancının asli unsurudur.
Günah ve Tekfir: İmamlar masumdur; yanlış veya günah işleyen yöneticiler meşruiyetini kaybeder. Bu bağlamda Ehl-i Sünnet’in görüşleri reddedilir, eleştirilir ve Ehl-i Sünnet mensuplarına yönelik tekfir kapısı daima açıktır.
Adalet ve Toplumsal Reform: Adalet ilkesi Şiî kelamında merkezî bir yer tutar. Adaletsiz yönetime karşı toplumsal mücadele, birçok Şiî hareket tarafından meşru kabul edilmiştir. İmamiyyenin adalet ve velayet anlayışı modern İran siyasetinde de etkisini sürdürmektedir.
Hâricîlik: Radikal Muhalefetin Kurumsallaşması
Hâricîlik, İslam’ın ilk yüzyılında ortaya çıkan ve “Hakem Olayı”nı kabul eden Alî ile Muâviye’ye (r.anhuma) karşı çıkarak, “Hüküm yalnız Allah’ındır.” ilkesini siyasal bir slogan hâline getirmiştir. Halife seçimi konusunda istişare, liyakat ve (halifenin Kureyşli olması şartı aranmadan) bu hususta tüm Müslümanların eşitliğini savunan, bununla beraber muhaliflerini tekfir etme eğilimi nedeniyle radikalleşen muhalefet hareketidir.4 Hâricîlik, Sıffîn Savaşı sonrası gelişen siyasi gerilimin bir ürünü olup otoriteye karşı nasslara dayalı bir muhalefet hareketi olarak ortaya çıkmıştır.
Hâricîlik, tevhidî anlayışın ihlas ve takva üzere ibadet ve amellerle iman bütünlüğü ilkesini güçlü bir şekilde vurgular. Bu vurguyu metne/söze harfi harfine uymak ve hiçbir esnekliğe yer vermemek suretiyle yorumlamış ve radikal bir şekilde özellikle büyük günah ve siyasi muhalefet konularında uygulamıştır. Böylece toplumsal ve dinî ilişkilerde sert bir ayrışmaya yol açmıştır. Hâricîlik, “tevhidî bilinç ve radikal uygulama” bileşimiyle bir yönüyle tevhidî anlayışa yakın gibi görünse de esas itibarıyla ve uygulama biçimiyle aşırı uçta yer almaktadır. Hâricîlik, kendi içinde birçok fırkaya ayrılmakla beraber en önemli kolları şunlardır:
Ezârika: Hâricîliğin radikal yüzünü temsil eder. İslam tarihinde ilk aşırı tekfirci ve devrimci grup olarak bilinir.
Sufriyye: Sıffîn Savaşı sonrası Ezârika’nın radikalliğine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Ezârika kadar olmasa da ciddi bir tekfir anlayışı vardır. Siyasi olarak daha pragmatiktir. Bazı durumlarda anlaşma ve barışa açıktır.
İbâdiyye: İbâdiyye, diğerlerinden farklı olarak en ılımlı ve günümüze kadar gelmeyi başaran tek Hâricî fırkasıdır. Günümüzde Cezayir, Libya, Tunus, Batı Sahra’nın bazı bölgeleri ile Hadramut ve Zengibar bölgelerinde yaşamaktalardır.5 Bugünkü Umman Sultanlığı’nda İbâdiyye resmî mezhep ve devletin dinî geleneği olarak tanınır.
Ehl-i Sünnet: Kurumsal ve İlahi Otoritenin İnşası
İslam tarihinin her döneminde ümmetin çok büyük çoğunluğunu oluşturan ana omurga Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat olarak isimlendirilmiştir. Ehl-i Sünnet; herhangi bir beldede var olan tevhid ve sünnet nizamının bozulmaması için gayret gösterir. Ümmetin düzenini bozacak isyan ve anarşi gibi fitnelerden kaçınır. Ortaya çıkan bu türden hareketleri asla tasvip etmez ve engellemeye gayret eder. Hadiseler klasik anlamda bir mezhep taassubu çerçevesinden bakmaz, İslam’ın ve ümmetin maslahatını gözetir. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat, âdeta bir binanın çatısı gibidir. Bünyesinde birçok fırka, fıkhi ekol ve farklı zümreleri barındırır.6
Ehl-i Sünnet (Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat), İslam tarihinde siyasi, toplumsal ve ilmî dönüşümlerin etkisiyle şekillenen; hem dinî ilkeyi hem de siyasi meşruiyeti birlikte kuran bir gelenektir. Emevî (661-750) ve Abbâsî (750-1258) dönemlerinde ortaya çıkan Ehl-i Hadis ve Ehl-i Re’y çizgilerinin senteziyle kurumsallaşmış; zamanla hem fıkhi hem kelâmî hem de ilmî/kurumsal bir çerçeve kazanmıştır. Bu gelenek bir ânda oluşmamış; ümmetin ilim, içtihat ve istikamet çabalarının birleşmesiyle aşama aşama ortaya çıkmıştır. Bu inşa süreci; ilmî temellerin atılması, fıkıh ve kelam mezheplerinin sistemleşmesi ve ulemanın rehberlik fonksiyonunu üstlenmesi şeklinde üç safhada değerlendirilir.
Ehl-i Sünnet Fıkıh Mezheplerinin Kurumsallaşması
Ehl-i Sünnet’in toplumsal ve hukuki otoritesi, büyük ölçüde fıkıh mezhepleri üzerinden inşa edilmiştir.
Hanefîlik: Kurucusu Nu’mân ibni Sâbit Ebû Hanîfe (ö. 767). Bu ekolün müçtehidleri re’y ve kıyası sistemli bir şekilde kullanır. Hanefîlik; Abbâsîler Dönemi’nde ve daha sonra Selçuklu ile Osmanlı dönemlerinde resmî mezhep niteliğini kazandı.
Mâlikîlik: Kurucusu Mâlik ibni Enes (ö. 795). Medine ulemasının amelini (amel-i ehl-i Medine) delil kabul ederek toplumsal pratikleri vurguladı. Endülüs ve Kuzey Afrika’da yaygınlaştı.
Şâfiîlik: Kurucusu Muhammed ibni İdrîs Eş-Şâfiî (ö. 820). Hadis ve re’y yöntemlerini usul-i fıkıh çerçevesinde birleştirerek usulün kurucu metnini “Er-Risâle” kitabıyla ortaya koydu. Ehl-i Sünnet’in kurumsal olarak doktrinleşmesinde oldukça önemli bir rol oynadı.
Hanbelîlik: Kurucusu Ahmed ibni Hanbel (ö. 855). Ahmed ibni Hanbel’in (rh) usulü “hadise sıkı bağlılık ve akli kıyasa temkinli yaklaşım” şeklinde formüle edilebilir. Bu ekolün müçtehidleri tarih boyunca Ehl-i Sünnet’in hadis merkezli kulvarını temsil etmiştir.
Ehl-i Sünnet’in kurumsal ve İlahi otoritesi şu özellikleriyle belirginleşir: Birleştiricidir ve cemaatin bütünlüğünü koruma hedefi taşır. Esnek ama sınırları belirlenmiştir. Farklı içtihatlara izin verir, bununla beraber tevhid akidesi temelinde istikameti sabit tutar. Kurumsaldır, zira ulema, medreseler ve hukuk sistemiyle desteklenir. Hem devlet yönetimini hem toplumsal düzeni şer’i çerçevede temellendirdiğinden meşruiyet sağlayıcıdır. Bu nedenle Ehl-i Sünnet, İslam toplumlarının yüzyıllar boyunca dinî, siyasi ve kurumsal omurgasını oluşturan temel düzenleyici güç olmuştur. Bu dört fıkhi mezhep, Ehl-i Sünnet fıkhının temel kurumsal sütunları hâline gelerek hem hukuk hem ibadet alanında ortak ilkeler çerçevesini oluşturmuştur.
Kelâmî Otoritenin İnşası: Eş’arîlik ve Mâturîdîlik
Eş’arîlik: Kurucusu Ebû’l Hasan El-Eş’arî (ö. 935). El-Eş’arî yaklaşık kırk yaşına kadar Mu’tezile içinde kaldı. Daha sonra Basra’da bir cuma günü kürsüye çıkarak Mu’tezile’yi terk ettiğini ve selef âlimlerinin çizgisine döndüğünü açıkladığı nakledilir.7 Mu’tezile’den ayrıldıktan sonra akıl ile nakil arasında orta yol arayışına girdi. “İlahi irade, kudret, kader, kelamullah” gibi konularda Ehl-i Sünnet’e nispet edilen yaklaşımı sistemleştirdi. Özellikle Şâfiî ve kısmen de Mâlikî bölgelerde yaygınlaşarak etkin oldu.
Mâturîdîlik: Kurucusu Ebû Mansur El-Mâturîdî (ö. 944). Hanefî ekolün kelâmî sistemini oluşturdu. Akla daha fazla yer veren ve Ehl-i Sünnet’e nispet edilen bu ekolun taraftarları, Mâturîdîliğin Ehl-i Sünnet çizgiyi aşmamak için hassas bir yaklaşım sergilediğini ileri sürerler. Mâturîdîlik, başta Karahanlılar Devleti’nde ve sonrasında Selçuklular ve Osmanlı devirlerinde güçlü etkiler bırakmıştır.
Eş’arîlik ve Mâturîdîlik, Ehl-i Sünnet içinde bazı akide meselelerini açıklamak üzere geliştirilmiş metodolojik yaklaşımlar olmakla birlikte, Ehl-i Sünnet’in temel inanç ilkelerini belirleyen asıl kaynak Kur’ân ve Sünnet’tir. Bu nedenle akidenin esası, kelâm ekollerinin teorik çerçevelerinden değil, Selef-i Sâlihîn’in sahih anlayışından alınmalıdır.
Zühd Hareketlerinin Kurumsallaşması, Tasavvuf ve Tarikatlaşma:
Zühd Dönemi (H 1-2/ M 7-8. yy.)
İslam tarihinde Tasavvufi hareketlerin başlangıcı, klasik anlamda ve günümüzdeki örneklerde görülen bir “tarikat örgütlenmesi” değildir. Daha çok zühd, takva, riyâzet ve dünya hayatından uzaklaşma temelli bireysel çaba ve tercihlerden oluşur. Zühd hareketlerinin başlangıç dönemi olarak kabul edilen H 1. yüzyılın sonları ile 2. yüzyılda öne çıkan ve en çok bilinen isimler şunlardır:
Hasan El-Basrî (ö. 728) İhsan, takva ve nefis muhasebesi üzerine düşünceleri nedeniyle tasavvufun “manevi atası” kabul edilir.
Râbia El-Adeviyye (ö. 801) İlahi aşk (muhabbetullah) merkezli yaklaşımıyla tasavvufun duygusal/estetik boyutunu etkiledi.
Fudayl ibni İyâd, İbrâhîm ibni Edhem, Ma’rûf-i Kerhî Zühd ve yoğun ibadet pratikleriyle ilk Sûfî kimliğini şekillendirdiler.
Tasavvufun başlangıcı olarak nitelendirebileceğimiz bu dönemde zühd hareketi ferdîydi ve tarikat benzeri kurumsallaşma henüz gerçekleşmemişti. Dolayısıyla günümüzdeki uygulamalarda müşahede ettiğimiz gibi herhangi bir şeyh-mürid ilişkisi görünür değildi. Bu süreçte şeyh tekkesi veya ribat8 yapıları oldukça sınırlıydı.
Zühdün Kurumsallaşması (H 3-4/M 9-10. yy.)
Tasavvufun kurumsallaşması birkaç önemli aşamada gerçekleşti. Evvela Sûfî terimi kullanılmaya başlandı. H 3. yy.dan itibaren zühd hareketi yavaş yavaş “Tasavvuf” adı altında bir gelenek hâline geldi. Bu dönemde Hâris El-Muhâsibî (ö. 857), Cüneyd-i Bağdâdî (ö. 910) ve Serrâc Et-Tûsî (ö. 988) gibi isimler tasavvufu ilke ve kavramlarıyla sistemleştirdiler.
Tekke ve Ribatların Ortaya Çıkışı
İlk Sûfî topluluklar Horasan (Nişabur, Merv, Belh), Irak (Bağdat), Mısır ve Kuzey Afrika merkezlerinde zaviye/tekke/ribat adı verilen mekânlarda örgütlenmeye başladı. Bu aşamada ortak zikir, sohbet ve eğitim halkaları ile şeyh etrafında toplaşıp bağ kurma alışkanlıkları oluştu. Fakat hâlâ günümüzdeki örnekleri gibi tam anlamıyla bu tür yapılanmalara “tarikat” denilemezdi.
İlk Tarikatların Doğuşu (H 5-6/M 11-12. yy.)
Tarikatlaşma, tasavvufun kurumsal, silsileli, şeyh merkezli bir yapıya dönüştüğü aşamadır. İlk net tarikat örnekleri 11. yüzyıl itibarıyla ortaya çıkmıştır.
En Erken Kurumsallaşan Tarikatlar
1- Kâdiriyye (Abdulkâdir Geylânî, ö. 1166)
Kendilerini Ehl-i Sünnet’e nispet eden en eski ve en yaygın tarikat kabul edilir. Bağdat merkezlidir. Fütüvvet, cömertlik, zikir ve ilim geleneğini birlikte yürütür. Özellikle Bağdat çevresindeki medrese ve zaviye ağları üzerinden yayılmıştır.
2-Rifâiyye (Ahmed Er-Rifâî, ö. 1182)
Basra-Vâsıt bölgesinde ortaya çıkmıştır. Tarikatın kurucusu Ahmed Er-Rifâî ilk başlarda özellikle Ummu Ubeyde köyünde faaliyet göstermiştir ki burası, zamanla tarikatın ilk merkezi hâline gelmiştir. Cehrî zikir, vecd hâlleri ve halk tabanında yaygın kabul gören bir tarikat olmasıyla tanınır. Anadolu ve Orta Doğu’da hızla yayıldı.
3- Yesevîyye (Ahmed Yesevî, ö. 1166 civarı)
Türkistan bölgesinde ortaya çıkan ilk büyük Türk Tasavvuf hareketidir. Bugünkü Kazakistan sınırları içerisinde bulunan Yesi şehrinde ortaya çıkmıştır. Türk dünyasında tasavvufa dayalı İslam anlayışının yerleşmesinde en etkili Sûfî hareketlerden biridir. Sonraki yıllarda Nakşîbendiyye tarikatının oluşumuna zemin hazırlamıştır.
6 ve 7. Yüzyıllarda Gelişen Diğer Tarikatlar
- Suhreverdiyye (Şihâbeddîn Suhreverdî, ö. 1234) Fütüvvet9 örgütleriyle ilişki içinde gelişti.
- Bedeviyye (Ahmed El-Bedevî, ö. 1276) Mısır’da önemli bir halk tarikatı oldu.
- Mevleviyye (Celâleddîn Rûmî, ö. 1273) Anadolu’da yüksek entelektüel etki bıraktı.
Celâleddîn Rûmî bir tasavvuf düşünürüdür. Ancak Ehl-i Sünnet ulema Celâleddîn Rûmî’yi; vahdet-i vücud (birlik felsefesi) temelli “ene’l hak” gibi bazı öğretilerini, sema ritüellerini ve mistik yorumlarını bid’at ve İslam’a aykırı uygulamalar olarak görür.
Bu süreçte tarikatlar; silsileler oluşturdu, tekke ve zaviyeler kurdu, eğitim, sosyal yardım, şehirleşme ve kültür alanlarında aktif rol aldılar. Tasavvuf, bu sürecin sonunda Hasan-ı Basrî ve Râbia El-Adeviyye gibi erken dönem Sûfîlerin bireysel pratiklerinden 10 ve 12. yüzyıllarda kurumsal tarikat yapısına dönüşmüştür. Bu tarikatlar şehirli halk üzerinde derin etkiler bırakmıştır.
Bu Dönemin Özelliği Nedir?
Bu iki yüzyıl (H 6-7), tasavvufun sadece teoride değil, kurumsal kimlikte zirve yaptığı dönemdir. Bu yüzyılların tasavvufî tarikatlar açısından “verimli” olmasının başlıca nedenine gelince:
İnsanlar, Moğol İstilası gibi büyük kaos ve yıkım dönemlerinde manevi sığınaklara ihtiyaç duymuşlardır. Bu da doğal olarak tarikat yapılarının halk nezdinde daha hızlı yayılmasını sağlamıştır.
İkinci olarak tasavvufi düşünce, Gazzâlî gibi isimlerle şeriatla tam uyumlu hale getirilmiştir. Bu da tarikatların devlet ve halk tarafından daha kolay kabul görmesini sağlamıştır. Üçüncü olarak da üstad-mürid ilişkisini sayabiliriz. İlk dönemlerde “sohbet” odaklı olan yapı, bu yüzyıllarda yerini “bîat ve silsile” (isnad zinciri) sistemine bırakmıştır.10
Anadolu Tarikatları
- Mevlevîlik: Osmanlı saray kültürüyle entegredir.
- Bektaşîlik: Alevîliğin farklı bir formda ortaya çıkmış hâli. Osmanlı’da Yeniçeri Ocağı ile yakın ilişkiliydi ve ocak üzerinde oldukça etkin olmuştur.
- Nakşîbendîlik: Reformcu ve devlet merkezli bir çizgiyi temsil eder.
- Halvetîlik: Şehirli elit tabakalarda yaygın bir tarikat. Tarikatlar, Osmanlı toplumsal yapısında vakıf kültürü gibi sosyal dayanışma ağlarının temel unsuruydu.
İslami Hareketler ve Tasavvufi Tarikatlar
Cezayir’de sömürge yönetimi döneminde Ticânîlerin büyüğü Şeyh Seyyid Muhammed El-Kebîr’in sömürgeci Fransızlara karşı cihad ilan edip savaşan Emîr Abdulkâdir aleyhine Fransızlarla iş birliği yaptığı bilinmektedir. Emîr Abdulkâdir’in cihad merkezli devletleşme çabası ile Ticânîliğin lokal/özerk kalma arzusu arasındaki çelişki, Cezayir sömürge tarihinde Emîr Abdulkâdir ile Ticânî Tarikatı (Ticânîler) arasında gerilimler ve çatışmalar yaşanmasının zeminini hazırlamıştır. Ticânîlerin Fransızlarla yaptıkları iş birlikleri tarihsel olarak doğrudur. Ancak olayın arka planı tümüyle bir “ihanet” hikâyesinden ziyade Kuzey Afrika’nın o dönemki derin tarikat rekabetleri, güç mücadeleleri ve Fransız sömürge yönetiminin klasik “böl ve yönet” politikasıyla da ilgilidir. Bu iş birliği, başta Ticânîler olmak üzere Tasavvuf çevrelerinde tarikatın işlevlerini sürdürme, müridlerinin güvenliğini temin etme ve sömürgeci yönetimle bozuşmama amacıyla pragmatik bir yaklaşım olarak değerlendirilir.11
İslami hareketler ile Tasavvufi tarikatlar, tevhid perspektifinden değerlendirildiğinde amaç ve yöntem bakımından belirgin farklılıklar gösterir. Tasavvufi tarikatlar, temel olarak bireyin manevi olgunlaşması, ahlaki disiplin ve toplumsal dengeyi korumanın haricinde günümüzde her kim olursa olsun iktidara mutlak itaat ekseninde faaliyet gösterir. Bu manada geçtiğimiz yüzyılın sonlarına doğru Suudi Arabistan’da ortaya çıkan Medhaliyyun ekolüne ilham kaynağı olmuştur.
Medhalî düşüncesi, siyasal bakımdan özellikle “veliyyu’l emr’e (meşru otoriteye) koşulsuz itaat” esasını vurgular. Bu akım, mevcut siyasi otoriteye mutlak sadakati savunur ve sivil/siyasi muhalefeti dinden çıkma veya fitne yaratma olarak değerlendirir.12 Siyasi güç ve otorite, tarikatların birincil hedefi değildir. Tasavvufi tarikatların hepsi değil, ancak önemli bir kısmı daha çok yakınında bulundukları gücün ürettiği imkân ve kazanımlarla ilgililerdir. Buna karşın İslami hareketler, toplumu tevhid ve adalet ekseninde dönüştürmeyi ve gerektiğinde ağır bedeller ödeyerek siyasi mücadele yoluyla bu hedefi gerçekleştirmeyi amaçlar. Tevhid perspektifinden bakıldığında, her iki yapı arasındaki motivasyon ve yöntem farklılığı açıkça görülür.
İslami hareketler, tarih boyunca hem itikadın hem sosyal örgütlenmenin hem de siyasi meşruiyetin taşıyıcıları olmuşlardır. Erken dönem mezhepler, ekoller ve Tasavvufi tarikatlar ile modern cemaatlerden devlet merkezli hareketlere kadar tüm yapılar, otorite ve meşruiyet kavramlarının farklı yorumlarını üretmiş ve İslam toplumlarının siyasal kültürünü derinden etkilemiştir.
Modern İslami hareketleri anlamak, ancak mezheplerin doğuşu, tarikatların kurumsallaşması ve cemaatlerin modern bağlamdaki dönüşümünü bir bütün olarak ele alan tarihsel, sosyolojik bir yaklaşımla mümkündür. Tarihsel süreç içinde oluşan mezhepler, tarikatlar ve kurumsal yapılanmalar, sadece toplumsal ve kültürel bir çerçeve sunmakla kalmamış; aynı zamanda İslami hareketlerin itikadi temellerini şekillendirmiş ve siyasal eylemselliklerini yönlendiren temel dinamikleri ortaya koymuştur. Bu bağlamda, bir sonraki bölümde İslami hareketlerin inanç esasları ile siyasal pratikleri arasındaki ilişkiyi irdeleyeceğiz.
Üçüncü Bölümden Dersler ve Öğütler
Bu bölümde konu edindiğimiz İslami hareketlerin tarihsel süreçleri bize, tevhidî bakış açısıyla hareket etmenin önemini, ilim, irfan ve sabır ekseninde yürütülen örgütlenmenin değerini ve bireysel gayretin toplumsal etkiye dönüşebilme yollarını gösterir. Geçmişteki Şiîliğin, Hâricîliğin ve Tasavvufi tarikatların ortaya koyduğu örnekler, iman ve ameli birleştiren bir yaklaşımın, doğru otorite anlayışı ile toplumsal adalet ve eğitim faaliyetlerini bir arada yürütmenin gerekliliğini öğretmektedir.
Günümüze bakıldığında, her iki yaklaşımın da uygulanış biçiminden alınacak dersler vardır. Müslim, tevhidî bilinçle hareket etmelidir ve iman ile ameli doğru zeminde hayatın her alanına yaymalıdır. İtikadi, ibadi, siyasi veya sosyal mücadelede ilkelerden ödün vermemelidir. Tarikatların da egemen otoritelerin kendilerine yüklediği misyon kamburundan kurtularak hakiki manada özgür cemaatler olarak bireyin sahih inanç temelinde manevi yolculuğunu destekleyerek siyasi ve toplumsal bağlamda insanlara rehberlik edecek şekilde davranmalıdır.
Tevhid ekseninde, bireysel zühd ve takva pratiklerinden kurumsal medrese, tekke ve tarikat yapılanmalarına kadar süren süreç; sabırlı, istikrarlı ve ilmî bir çabayla hem kişisel hem toplumsal dönüşümün mümkün olduğunu ortaya koymuştur. Bu nedenle her bir Müslim’in; modern çağda İslami çalışmalarda birlik, ilmî derinlik, sabır, tevazu, sosyal sorumluluk ve toplumsal hizmeti birleştirerek hareket etmesi zaruridir. Her müminin tarihî tecrübelerden ders çıkararak Nebevi menhecin sınırlarını zorlayan veya aşan nitelikte uç/aşırı yorum ve pratiklerden kaçınması ve tevhid bilinciyle hareket etmesi hayati bir öneme sahiptir.
1 . Mezhepler Tarihi, Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi, İstanbul, 1983, s. 24
2 . TDV İslam Ansiklopedisi, Nakşibendîyye, 32/338-342
3 . TDV İslam Ansiklopedisi, Mevlevîlik, 29/468-475; Ayrıca bk. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Prof. Dr. Suleyman Uludağ, Kabalcı Yayınları, 2020
4 . Mezhepler Tarihi, Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi, İstanbul, 1983, s. 77
5 . İslam Mezhepler Tarihi, Prof. Halil İbrahim Bulut, DİB Yayınları. s. 175
6 . age. s. 219
7 . “Eş’ârî Mu’tezile’den Neden Ayrıldı?” (Araştırma makalesi), Mehmet Keskin, İlahiyat Akademi Dergisi, S 5 (Temmuz2017), 93-112
8 . Sûfîlerin inzivaya çekildiği; ibadet, zikir ve eğitim yaptığı yerler.
9 . İslam dünyasında, özellikle orta çağda şehirlerde ortaya çıkan ahlaki ve mesleki kardeşlik örgütleri.
10 . Prof. Dr. Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, Dergah Yayınları (Özellikle “Tarikatlar” bölümünde, tarikatların 12. ve 13. yüzyıllarda nasıl bir silsile ve disiplin ile sistemleştiğini detaylıca anlatılır.)
11 . Mustafa Tekin, “Ticanîlik”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce: İslamcılık (haz. Yasin Aktay), İletişim Yayınları, İstanbul 2004, s. 260-263
12 . Yörünge Dergisi, Mehmet Ali Büyükkara, Medhalî Selefiyye Nedir ve Neyi Amaçlıyor? (24 Mayıs 2020)



