Allah’ın adıyla,
Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.
Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,
Son yazımızda İlahi sünnetler konusuna giriş yapmış ve şöyle demiştik: Şayet bu yasalar kâinat işlerini düzenleyen fizik, kimya, biyoloji gibi yasalar ise bunlara tabiat yasaları denir. Tarihin akışını belirleyen insana ve topluma dair yasalar ise bunlara toplumsal/içtimai yasa denir. İnsan hayatına yön veren yasalara ise şer’i yasalar denir. İçtimai/Toplumsal yasalar; tarihin akışı, toplumların yükseliş ve çöküşleri, hak ile bâtıl arasındaki mücadelenin seyri bu yasalar çerçevesinde cereyan eder.
Bu yazımızda, Kur’ân’ın açıkça işaret ettiği toplumsal yasaların en önemlilerinden birini, “tedâfu yasası”nı ele alacağız. Çaba bizden, başarı Allah’tandır (cc).
Tedâfu Yasası Nedir?
Tedâfu; itişme, karşılıklı engelleme ve dengeleme anlamlarına gelir. Toplumsal bağlamda tedâfu yasası, yeryüzünde hak ile bâtılın, adalet ile zulmün, iman ile küfrün sürekli bir mücadele hâlinde bulunmasını ifade eder. Bu mücadele, İlahi bir iradenin sonucu olarak tarih boyunca var olmuştur ve var olmaya devam edecektir. Tedâfu yasası, en yalın hâliyle hak ile bâtıl kavgasına, hakkın bâtıla musallat olup onu engellemesine ve bâtılın yeryüzünü egemenliği altına alıp mutlak anlamda hâkimiyet kurmasına engel olmayı ifade eder.
Kur’ân-ı Kerim’de Tedâfu Yasası
Kur’ân-ı Kerim iki ayrı ayette tedâfu yasasını ele almıştır. Önce bu ayetleri tek tek ele alacak, sonra Kur’ân ve tarih ışığında tedâfu yasasının işleyişine, bu yasanın cari olduğu toplumsal alanlara ve yasanın ihlali sonucunda karşılaşılacak sorunlara temas edeceğiz.
1. Bakara Suresi’nin 251. Ayeti
فَهَزَمُوهُمْ بِاِذْنِ اللّٰهِۙ وَقَتَلَ دَاوُ۫دُ جَالُوتَ وَاٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَٓاءُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْاَرْضُ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ
“Allah’ın izniyle (Calut ve ordusunu) bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü. Allah ona yöneticilik ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Şayet Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile (tarih sahnesinden silip) savmasaydı, yeryüzünde düzensizlik/kaos/bozgun olurdu. Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf ve ihsan sahibidir.’’[1]
Ayetin Genel Anlamı
Mucâhid (rh) der ki:
“Eğer Allah’ın, Müslimlerin orduları, müfrezeleri ve uç beyleri/hudut nöbetçileri vesilesiyle düşmanı defetmesi olmasaydı müşrikler yeryüzüne galip gelir, müminleri öldürür, mescidleri ve beldeleri harap ederlerdi.”[2]
Sa’dî (rh) der ki:
“Yüce Allah, cihadın faydasını şu buyruğuyla beyan etmektedir: ‘Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savmasaydı’ kâfirlerin, facirlerin, şer ve fesad ehlinin istilası sonucunda ‘yeryüzü muhakkak fesada uğrardı. Fakat Allah âlemler üzerinde büyük lütuf sahibidir.’ Müminlere lütfedip onları ve dinlerini, indirdiği şer’i hükümlerle ve İlahi takdiriyle onları savunmak suretiyle müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur.”[3]
Tedâfu Yasasına Dair
Ayetin delalet ettiği genel manayı anladıktan sonra ayetten şu kaideleri istinbat edebiliriz:
Ayet Talut ile Calut kıssası bağlamında varid olmuş, kıssada anlatılan tarihî hakikat tedâfu yasasına bağlanmıştır. Buna göre ayet şunu söylemektedir: Şayet Allah (cc) Talut (as) komutasında İsrailoğullarını harekete geçirip Calut’u ve ordusunu defetmeseydi Calut tüm yeryüzünü fesada verecek ve bozgunculuk yapacaktı. Çünkü zalimler güçlendikçe güçlerini şer için kullanır, Allah’ın (cc) arzında Allah’ın özgür yarattığı kullarını köleleştirmek isterler. Allah (cc) zalimleri dengelemek ve şerleriyle tüm yeryüzünü bozguna uğratmamaları için karşılarına başka kullarını çıkarır ve onların güç tahakkümüne engel olur.
Allah’ın (cc) tedâfu yasası bazen sevdiği kulları eliyle işler; Talut ve Davud (as) gibi sevdiği kullarıyla bâtılı engeller. Allah yolunda cihad, iyiliği emredip kötülüğün yasaklanması ve hakka şahitlik eden kulların varlığı; Allah’ın (cc) dostlarıyla düşmanlarını defetmesi, yani onları engellemesi anlamına gelir. Bu yasanın bir gereği olarak Yüce Allah yeryüzünde hakkı temsil eden, bâtıla musallat olan dostlarını var kılar. Her şart ve durumda O’nun (cc) dini için mücadele eden bir topluluk hep var olagelir.
Sevbân’dan (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:
“Ümmetimden bir taife üstün olarak hak üzerinde devam edecektir. Onlara muhalefet edenler onlara herhangi bir zarar veremeyeceklerdir. Allah’ın emri gelinceye kadar onlar bu hal üzere olurlar.”[4]
İbnu Atiyye (rh) şöyle der:
“Yüce Allah bu ayette şunu haber vermiştir: ‘Eğer Yüce Allah’ın, zaman boyunca müminler eliyle kâfirlerin saldırılarını defetmesi olmasaydı yeryüzü fesada uğrardı. Çünkü küfür, yeryüzünü tamamen kaplar ve her köşesine yayılıp giderdi. Ancak Yüce Allah yeryüzünü; hakkı ayakta tutan, Allah’a davet eden ve bu uğurda mücadele eden kimselerden hiçbir zamanı mahrum bırakmamıştır. Nihayet bu görevi, kıyamet saatine kadar Muhammed’in (sav) ümmetine vermiştir. Allah’a çokça hamdolsun.”[5]
Tedâfu yasası bazen de zalimler eliyle işler; Allah (cc) zalimleri birbirlerine musallat ederek onları engeller, bir zalimle başka bir zalimin gücünü kırar:
“İşledikleri (kötülüklerden) ötürü, zalimlerden kimini kimine veli/dost/yönetici/tabi yaparız (veya onları birbirlerine musallat ederiz).[6]
Mâlik ibni Dînâr (rh) şöyle der:
“Zebûr’da şu sözü okudum: ‘Şüphesiz ki ben, münafıktan intikamımı bir başka münafık vasıtasıyla alırım, sonra da onların hepsinden birden intikam alırım.’
Bu durum, Allah’ın Kitabı’nda şu ayetle sabittir: ‘İşledikleri (kötülüklerden) ötürü, zalimlerden kimini kimine veli/dost/yönetici/tabi yaparız.’[7] ”[8]
Önceki yazımızda İbn-i Kesir’in (rh) tarihî bir vakıayı bu yasa ışığında okuduğunu aktarmıştık:
“Tatarların Meliki Hûlâkukân (Hülâgû Han), Zeyne’l Hâfizî olarak bilinen Suleymân ibni’l Mueyyid’i ayağına çağırtıp huzuruna getirtti ve ona şöyle dedi: ‘Senin hıyanetin artık benim nezdimde kesinleşti.’
Bu kişi Hûlâkukân (Hülâgû Han) ve Tatarlar ile Şam ve çevresine geldiklerinde Müslimlere yönelmiş ve onlara eza vermişti. Onların mahremlerini çiğnemişti. Tâ ki Allah (cc) onlara çeşit çeşit cezalar ve ibretlik belalar musallat edene kadar bu cürümlerini sürdürmüşlerdi. (Yani Hülâgu zaliminden güç alarak mazlumlara zulmetmiş ve sonunda Allah (cc) onu Hülâgu eliyle cezalandırmıştır.)
‘İşledikleri (kötülüklerden) ötürü, zalimlerden kimini kimine veli/dost/yönetici/tabi yaparız.’
Genel olarak şöyle denebilir: Her kim zalime yardımcı olursa Allah (cc) ona belaları musallat eder. Allah (cc) zalimlerden zalimler ile intikam alır. Sonra da zalimlerin hepsinden intikam alır. Yüce Allah’tan; O’nun (cc) intikamından, gazabından, cezalandırmasından ve kullarının şerrinden korunmayı dileriz.”[9]
Tedâfu yasası sadece İslam ümmeti ve müminlerle alakalı değildir. Tüm insanlık tarihini, savaşları ve toplumların birbirlerini dengelemelerini bu sünnet üzerinden okuyabiliriz. Ayette buna işaret eden iki ifade vardır: İlki, “Şayet Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile (tarih sahnesinden silip) savmasaydı.” kısmında geçen insanlar ifadesidir. Bu yasa tüm insanlığı ilgilendiren bir yasadır. İkincisi, ayetin sonunda yer alan “Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf ve ihsan sahibidir.” ifadesidir. Buna göre tedâfu yasası, Allah’ın (cc) tüm âlemlere bir lütuf ve ihsanıdır. Başta insanlık alemi olmak üzere bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm alemler bu yasaya tabidir ve bu yasa zalimleri engellediğinden ötürü Allah (cc) mazlum, mustazaf ve vicdan sahibi insanlara iyilikte bulunmuştur.
2. Hac Suresi’nin 40. Ayeti
اَلَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُۜ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ ف۪يهَا اسْمُ اللّٰهِ كَث۪يرًاۜ وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ
“Onlar ki; yalnızca, ‘Rabbimiz Allah’tır.’ dedikleri için, haksız yere yurtlarından çıkarılmışlardır. Allah, insanların bazısını diğer bir kısmıyla savıp (yeryüzünde bozgunculuk yapmalarına engel olmasaydı) şüphesiz ki manastırlar, kiliseler, havralar, içinde Allah’ın adının çokça anıldığı mescidler yıkılırdı. Elbette Allah, kendisine yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz ki Allah, (güç ve kuvvet sahibi olan) Kaviy, (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) Azîz’dir.”[10]
Ayetin Genel Anlamı
Ayeti kerime cihada izin veren siyakta varid olmuş ve Allah (cc) yolunda cihada izin verilmesinin illetini izah etmiştir. Mevdudi (rh) tefsirinde der ki:
“Bu cümlede İlahi bir kural ortaya konulmaktadır: ‘Allah (cc) hiçbir topluluğun ve hiçbir grubun sürekli hâkim durumda olmasına izin vermez. Her an bir grubu başka bir grupla defeder.’
Eğer böyle olmasaydı, sürekli hâkim olan grup sadece siyasi ve ekonomik alanlarda karışıklık çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda ibadet yerlerini de yakıp yıkardı. Bu kurala Bakara Suresi’nin 251. ayetinde de değinilmiştir.’’[11]
Ayetin delalet ettiği genel anlamı anladıktan sonra, Bakara Suresi’nin 251. ayetinde zikrettiğimiz maddelere ek olarak şu hususları istinbat edebiliriz:
Cihadın meşru kılınmasındaki hikmetlerden biri, zalim ve güçlü olanların yeryüzünü ifsad edip Allah’ın (cc) adının anıldığı mabedlere zarar vermesini engellemektir. Bu ayet aynı zamanda zalimin ve müstekbirlerin tabiatına dair bir gerçekliğe işaret eder. Şöyle ki, zalim güçlendikçe azgınlaşır; din, vicdan ve insanlığın ortak değerlerini adım adım yıkar. Öyle ki, bir noktadan sonra “ortak dokunulmaz” olan mabedlere dahi saldırır, insanların ibadet etme hak ve özgürlüğünü ellerinden alır…
Sa’dî (rh) şöyle der:
“Eğer Allah (cc) insanların bazısının zararını diğerleriyle önlemiş olmasaydı kâfirler Müslümanlara egemen olur, onların mabedlerini tahrip eder ve dinlerinden çevirmek için onlara işkence ederlerdi. İşte bu buyruk, cihadın, saldırganların ve eziyet edenlerin geri püskürtülmesi, müminlerin onlara karşı savunulması için meşru kılındığının ve yine cihadın, bizatihi değil sağladığı faydalar dolayısıyla amaçlandığının delilidir. Aynı şekilde huzur içinde Allah’a (cc) ibadet edilen, mescidleri mamur olan ve dinin bütün şiarlarının uygulandığı ülkelerdeki bu hâlin, mücahidlerin fazilet ve bereketinin bir sonucu olduğuna da delildir. Onlar sayesinde Yüce Allah, kâfirlerin zararını o ülkelerden uzaklaştırır.”[12]
Allah (cc) nezdinde mabedlerin yıkılması bozgunculuktur, bazı mabedlerden razı olmasa dahi onların yıkılmasından hoşnut olmaz.
İbnu’l Kayyim (rh) bu hususta şöyle der:
“Bu ayet bir olguyu göstermektedir. Yoksa mescid dışındaki havra, kilise ve manastır gibi yerlerin sevimli ve hoş mekânlar olduğunu belirtmemektedir. Yüce Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile defetmemesi durumunda İslam’dan önce katında sevimli olan bu yerlerin yıkılıp gideceğini bildirmiştir. İslam’dan sonra -her ne kadar rızası olmasa da- o mabedlere müsaade etmiştir.
Nitekim onlarda ibadet eden gayri Müslimlere de -kızıyor olsa da- müsaade etmiş ve onları Müslimler vasıtasıyla savunmuştur. Hoşnut olmadığı halde onların mabedlerini de aynı şekilde Müslimler vasıtasıyla korur. Yüce Allah, onların mabedlerinin korunmasını hem ezelde yaratıcı iradesiyle takdir etmiş hem de bunu hoşnut olduğu dinî bir gereklilik saymıştır. O mabedlerden hoşnut değildir ama onların savunulmasından hoşnuttur.
Nitekim o mabedlerde tapınan gayri Müslimlerden hoşnut değildir, ama onların savunulmasından hoşnuttur. Allah’ın (cc) izniyle tercih edilen görüş budur. Ayet hakkında İbni Abbas’ın (ra) görüşü de bu istikamettedir.”[13]
Ayette Allah (cc) “Elbette Allah, kendisine yardım edene yardım edecektir.” buyurur. Buna göre zafer ve yardım, İslam davasına yardımcı olanların mükâfatıdır. Hak ile bâtılın kavgası öyle ya da böyle mutlaka var olacaktır. İlahi yardıma talip olanlar, bu kavgada bilinçli taraf olmalı, Allah’ın zalimleri defettiği bilinçli toplulukların yanında yer almalılardır.
Her İki Ayetin İşaret Ettiği Ortak Mesajlar
İşlediğimiz bu iki ayette işaret edilen tedâfu yasası, def’ullah terkibiyle ifade edilir. Bu da yeryüzünde toplumlar arasındaki tüm denge, itme ve karşılaşmaların Allah’ın (cc) iradesi ve hükmüyle olduğunu gösterir. Bugün Müslimlerin kaybettiği en önemli değerlerden biri de vakıayı tedâfu yasası ışığında değil, siyasi ve ideolojik okumaya tabi tutmalarıdır. Oysa her savaş; kazanan ve kaybedenden, zalim ve mazlumdan bağımsız olarak tedâfu yasasının bir yansımasıdır. Bazen iki kavmin savaşı, konuyla hiç ilgisi olmayan başka bir zalim topluluğun engellenmesine vesile olur. Savaşmanın siyasi, askeri ve ekonomik yükünü göze alamayan bir zalim, daha dikkatli adımlar atar.
İki ayetin ortak işaret ettiği bir diğer hakikat, zalimin zulmünü durduracak ve zulme engel olacak tek şeyin yine güç olduğudur. Delillerin güçlü olması, mazlumun sesini duyurması ve mustazafların kalabalık oluşu asla zalimi caydırmaz, zulme engel teşkil etmez. Zulmü ifşa etmek, zalimin zulmünü dille inkâr etmek ve zalimin karşısında mazlumun yanında tavır almak; münkeri inkâr vesilelerinden olsa da zulmü sonlandırmak için nihai çözüm değildir. Zulmü nihai olarak sonlandırmanın tek yolu gücün karşısına güçle çıkmak, zorba zalimleri zorla durdurmaktır…
Her iki ayet de tedâfu yasasının yalnızca bir çatışma gerçeğini değil, aynı zamanda yeryüzünün düzenini ve dengesini koruyan İlahi bir rahmet olduğunu ortaya koymaktadır. Zulmün mutlak hâkimiyet kurmaması, bâtılın tümüyle yeryüzünü kuşatmaması bu yasanın bir sonucudur. Eğer yeryüzünde tek taraflı ve mutlak bir egemenlik söz konusu olsaydı fesat kaçınılmaz olurdu. Allah (cc), toplumları ve güçleri birbirleriyle dengeleyerek yeryüzünün tamamen çökmesini engeller.
Yine iki ayet de def ve tedâfu’nun insanla ilgili olmadığını, hak ile bâtıl arasındaki düşmanlığın İlahi olduğunu gösterir. Hak ile bâtıl karşılaştıkları ânda aralarında bir husumet baş gösterir. Bu hak ve bâtılın gücü veya diğerine karşı tutumundan bağımsız olarak hak ve bâtılın tabiatından kaynaklanır:
“Andolsun ki biz, ‘Allah’a ibadet edin.’ diye (davet etmesi için) Semud’a kardeşleri Salih’i yolladık. (Davet başladığı anda) birbirlerine hasım olan iki grup oluverdiler.’’[14]
Tedâfu yasası yalnızca şehadet âleminde gerçekleşmez, gayb âleminde dahi hak ile bâtıl arasında bir kavga ve düşmanlık vardır.[15]
“Böylece her peygambere insanların ve cinlerin şeytan olanlarını düşmanlar kıldık. Bazısı diğer bir kısmını aldatmak için sözün yaldızlısını vahyeder/fısıldar. Şayet Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. (Öyleyse) onları uydurdukları iftiralarıyla baş başa bırak.’’[16]
“İnsî ve cinnî şeytanları resûllere ve onların vârislerine düşman kılan Allah’tır (cc). Bu, O’nun (cc) iradesi olduğundan değiştirilmesi, engellenmesi veya sulh yoluyla sonlandırılması mümkün değildir. O (cc) El-Kahhâr’dır/El-Kâhir’dir, bütün varlık O’nun (cc) hükmüne boyun eğmiştir. Öyleyse Müslim, bu hakikati bilerek mücadele yoluna çıkmalıdır. Bunu sonlandırmaya, değiştirmeye ve sulh yoluyla çözüme kavuşturmaya yönelik tüm çaba ve çağrıları elinin tersiyle itmeli, vaktini ve emeğini boşa harcamamalıdır.”[17]
Tedâfu yasasına işaret eden her iki ayet, müminlerin kalbine umut aşılayan bir hakikate işaret eder, o da şudur: Toplumlar arasındaki kavgada Yüce Allah taraftır. Müminlerin safında, onlarla beraber; şirk, zulüm ve tuğyana karşı savaşmaktadır. Hâliyle bu kavgada müminler asla yılgınlığa düşmemeli, düşmanın sayı ve alet üstünlüğüne aldanıp mücadeleden geri durmamalıdır.
Bakara Suresi’nin 251. ayetindeki ‘‘Allah’ın izniyle (Calut ve ordusunu) bozguna uğrattılar. Davud, Calut’u öldürdü. Allah ona yöneticilik ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti.” cümlesiyle Allah’ın (cc) müminlerin yanında olduğu, onların dualarına[18] icabet edip onları zafere taşıdığına işaret edilmiştir. Hac Suresi’nde yer alan tedâfu yasasına işaret eden ayet pasajı ise şu ayetle başlamıştır: “Şüphesiz ki Allah, iman edenleri savunur/müdafaa eder.”[19]
Yüce Allah, kavganın her safhasında müminlerle olan beraberliğini onlara hissettirir. Kimi zaman Talut ve Calut kıssasında olduğu gibi dualarına icabet eder, kimi zaman kalplere indirdiği sekînetle onları korku ve kaygılarından arındırır. Kimi zaman ise göğün ordularını onların hizmetine sunar; böylece gayb âlemi ile şehadet âlemi omuz omuza, bâtıla karşı mücadele eder.[20] Bu, müminlere yalnız olmadıklarını hatırlatır ve onların inanç ve kararlılıklarını güçlendirir.
Tedâfu Yasası Yalnızca Savaş İçin Geçerli Değildir
İmam Taberî (rh) Hac Suresi’nin 40. ayetinin tefsirinde, Allah’ın (cc) bir toplulukla başka bir topluluğu defetmesinin yalnızca savaşlarla olmadığını, bunun çok daha geniş bir anlamı olduğunu açıklar:
“Bu husustaki sözlerin en isabetlisi şöyle denmesidir: ‘Eğer Yüce Allah’ın, insanların bir kısmını diğeriyle savması olmasaydı yukarıda zikredilen yerlerin yıkılacağını haber vermiştir. Allah’ın (cc) bu ‘savma/defetme’ eyleminin içine şunlar girer: Müşriklerin saldırılarını Müslimler vasıtasıyla engelleyerek bu yıkımı önlemesi, insanların birbirlerine zulmetmesini bazıları vasıtasıyla engellemesi (tebaanın birbirine zulmetmesine engel olan hükümdar/sultan örneğinde olduğu gibi), yine hak sahiplerinin hakkının zayi olmasını engellemek için şahitliği kabul edilen kişiler vasıtasıyla haksızlıkları önlemesi ve buna benzer durumlar…
Bunların tamamı, Allah’ın (cc) insanları birbirinden koruması (savması) demektir. Eğer bu olmasaydı, insanlar birbirlerine zulmeder; güçlü olanlar zayıf olanların manastırlarını, kiliselerini ve ayette adı geçen diğer yerlerini yıkıp geçerdi. Yüce Allah, bu ‘savma’ eylemiyle sadece belli bir grubu kastettiğine dair akli bir delil koymadığı gibi, bu konuda boyun eğilmesi gereken (sınırlayıcı) bir naklî haber de bildirmemiştir. Bu sebeple ayet, daha önce açıkladığım üzere zikrettiğimiz tüm bu durumları kapsayacak şekilde zahirî ve genel (umum) anlamı üzere kabul edilmelidir.”[21]
Günümüz Müslimlerinin en büyük yanılgılarından biri, tedâfu yasasını yalnızca düşmanın saldırıları üzerinden okumalarıdır. Oysa tedâfu yasası, sadece dış tehditlerle değil; iç zaaflar, zulümler ve adaletsizliklerle de işler. Bugün İslam coğrafyalarında yaşanan zilletin önemli bir sebebi, tedâfu yasasının gerektirdiği ahlaki ve amelî duruşun terk edilmesidir. Zulme sessiz kalmak, bâtılla uzlaşmak, adaleti maslahat adına feda etmek; tedâfu sürecinde Müslimleri zayıf düşüren tercihlerdir. Hak ile bâtıl arasındaki mücadelede tarafsızlık diye bir alan yoktur. Mümin, ya dengeyi adalet lehine kuran tarafta yer alır ya da kurulan zulüm düzeninin bir parçası hâline gelir. Tedâfu yasası gereği ikinci yolu tercih edenler, er ya da geç o zulmün altında ezilirler.
Tedâfu yasasının ihlali, çoğu zaman açık bir inkâr şeklinde gerçekleşmez. Bilakis bu ihlal; susarak, alışarak, meşrulaştırarak ve “hikmet” adına zulümle uzlaşarak vuku bulur. Hak ile bâtıl arasındaki itişmenin durduğu yerde denge kurulmaz, aksine bâtıl tahkim edilir.
Kur’ân sadece zalimleri gündemine almaz; zalimle iş birliği yapan, zalimi meşrulaştıran ve zulme meyledenleri de zalimlerle birlikte tehdit eder:
“Sakın zulmedenlere/zalimlere meyletmeyin! Yoksa size ateş dokunur. Allah’ın dışında dostlarınız olmaz, sonra yardım da olunmazsınız.’’[22]
Zalim olmamak kadar zalimin yanında yer almamak ve zulme meyletmemek de önemlidir. Bundan olsa gerek ölüm ânında insanlara sorulacak ilk soru, “Nerede idiniz/hangi saftaydınız?” sorusu olacaktır:
“Melekler, nefislerine zulmedenlerin canını aldığında, ‘Nerede idiniz/hangi saftaydınız?’ derler. Derler ki: ‘Biz yeryüzünde (müşriklerin safında yer almak zorunda olan, çaresiz) mustazaflardık.’ (Melekler,) ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!’ derler. Bunların barınağı cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o!’’[23]
Bugün İslam toplumlarının yaşadığı dağınıklık, güçsüzlük ve itibarsızlık; büyük oranda tedâfu yasasının terk edilmesinin bir sonucudur. Zulme karşı net bir duruş sergilemeyen, adaleti kendi iç dünyasında ve toplumsal ilişkilerinde ayakta tutamayan toplumlar; kaçınılmaz olarak zulmün nesnesi hâline gelirler.
Tedâfu yasası gereğince bâtılla kavgaya girmeyen, bâtılla kavga veren Müslimlerin yanında saf tutmayan veya bâtılın safında onun karartısını çoğaltanlar; kabul etsinler veya etmesinler, bu davranışlarıyla zulüm ve şer lehine bazı tasarruflarda bulunmuş olurlar:
Zulme karşı pasiflik, onun yaygınlık ve meşruiyet kazanmasına, zamanla da sorgulanmamasına neden olur. Bu durumdan yararlanan bâtıl, kendisini tek ve vazgeçilmez hakikat olarak topluma sunar.
Bunun akabinde hakkı savunanlar yalnızlaşır, mahallenin delisi muamelesi görürler. Zira herkesin susup uzlaştığı güçlerle mücadele içerisine girmiş, zahiren maceracı bir tavır takınmış olurlar.
Son adım, tedâfu yasası gereği zulme başkaldıranların radikal, aşırı ve kargaşa çıkaran bozguncular olarak algılanmasıdır ki toplumda ıslah edicilerin bu tip yaftalarla etiketlenmesi, başka sünnetlerin işlemesine neden olur. Bunlardan biri de -ileride işleyeceğimiz- ıslah edicilere tepki gösteren kavimlerin maddi veya manevi helake uğraması, maddi veya ahlaki anlamda yıkım yaşamasıdır.
Bu nedenle olsa gerek Kur’ân, tedâfu yasasında direkt veya dolaylı olarak zulmün yanında yer alan mustazafları şiddetle kınar; onların zayıflıklarını, zaaflarına mazaret kabul etmez:
“Hepsi beraber Allah’ın huzuruna çıkarlar. (Tağutlar tarafından sömürülüp fakirleştirilerek, işkence ve zorbalıkla onursuzlaştırılmış olan) mustazaflar, müstekbirlere derler ki: ‘Biz (dünyada) sizin tebaanızdık. Şimdi siz, Allah’ın azabına karşı bizi koruyabilecek misiniz/bize bir faydanız olacak mı?’ Diyecekler ki: ‘Şayet Allah bizi hidayet etmiş olsaydı, biz de sizi hidayet edebilirdik. (Artık bir önemi yok.) İster (bu azaba) sabredelim, ister dövünüp yakınalım farketmez, bizim için kaçış yoktur.’ ”[24]
Tedâfu Yasasında Yeni Durum
Tarih boyunca tedâfu yasası, İslam ümmeti ile küfür milleti arasında kimi zaman meydanlarda, kimi zaman masalarda tecelli etti. Bazen kılıçlar konuştu, bazen deliller; fakat her hâlükârda taraflar birbirini dengelemeye devam etti. Ne var ki küfür milleti, gerek kılıçla gerek de hüccetle arzu ettiği neticeyi elde edemediğini fark edince tedâfu yasasını bambaşka bir alana taşıdı. İslam beldelerinin kapısından mağlup çıkıp penceresinden galip olarak geri döndüler. İslam ümmetinin tamamını karşılarına almak yerine onun yöneticilerini, âlimlerini ve aydınlarını hedef aldılar. Uzun ve sabırlı çabalar sonunda bu kesimleri işbirlikçiye dönüştürüp ümmetin başına birer bekçi olarak diktiler.
Artık İslam beldelerini yöneten yöneticiler, onların istediği doğrultuda siyaset üretiyor; ordular, onların çıkarları uğruna harekete geçiriliyor; ümmete, onların arzuları doğrultusunda zorbalık reva görülüyor. Din âlimleri, bu düzeni meşrulaştıran ve toplumu yöneticilere karşı edilgenleştiren bir din dili inşa ediyor. Okullar ise bâtılın yenilmezliğine inanan, celladına hayran nesiller yetiştiriyor…
Bâtılla iş birliği yapan bu üç kurum, tedâfu yasasının işlemesine engel oluyor; işgal edilen, katledilen ve sömürülen İslam ümmetinin düşmanıyla yüzleşmesini bilinçli olarak geciktiriyorlar. Bununla da yetinmiyor, bugünün insanını pasifleştirip işbirlikçi mustazaflara dönüştürürken yarının düşman karşısına dikilecek nesillerini de tedâfu yasasının anlamsızlığına ikna etmeye çalışıyorlar.
Oysa bilmedikleri bir hakikat var: Güneş’in doğuşunu belirleyen yasalar nasıl iptal edilemezse sünnetullah olan tedâfu yasası da asla iptal edilemez. Onlar tedâfu yasasına karşı tuzaklar kurarken Allahu Teâlâ da tuzak kurmakta, nesillerin kalplerini ve zihinlerini mayalamaktadır. Tedâfu yasasını idrak etmiş, tevhid inancıyla inşa olmuş, vahyin rehberliğinde yürüyen nesiller yetişmektedir. Tarihte de böyle olmadı mı? Firavun da tuzaklar kurdu, İsrailoğullarını korkutabildiği kadar korkuttu ve tedâfu yasasını iptal edebileceğine inandı. Karşısına kimsenin çıkmaması için bir ümmetin erkek çocuklarını katletmeyi bile göze aldı. Ama unuttuğu bir şey vardı: O tuzak kurarken, tedâfu yasasının sahibi de tuzak kuruyordu. Mûsâ’yı (as) Firavun’un sarayında büyütmüş, ardından tedâfu yasasının tecellisi olarak onu Firavun’un karşısına dikmişti. Firavunun kaçtığı akıbet, kendi yanında yetişmiş ve sonunu getirmişti…
Sonuç olarak tedâfu yasası, yalnızca tarihin bir kesitinde işleyen geçici bir kural değil; hak ile bâtıl arasındaki mücadelenin değişmez İlahi çerçevesidir. Bu yasa, Müslimlere hem bir sorumluluk hem de sarsılmaz bir umut yükler. Sorumluluktur; çünkü zulme karşı tarafsız kalma imkânı yoktur. Umuttur; çünkü bâtıl ne kadar tahkim edilirse edilsin, Allah’ın (cc) sünneti gereği mutlak hâkimiyet kuramayacaktır. Müminler, sayılarının azlığına, imkânlarının sınırlılığına ve düşmanın gücüne bakarak yılgınlığa düşmezler; zira bilirler ki bu kavganın sahibi Allah’tır ve O (cc), kendi tarafında duranları asla yalnız bırakmaz. Bugün bizlere düşen; tedâfu yasasını inkâr edenlerin değil, onu idrak edip gereğini yerine getirenlerin safında yer almak, tarihin akışını seyreden edilgenler değil, hak lehine denge kuran şahitler olmaktır. Çünkü bu mücadele, er ya da geç, Allah’ın (cc) vaadine uygun biçimde nihayete erecek; kazananlar, O’nun sünnetine teslim olup bedel ödemeyi göze alanlar olacaktır. Rabbim, bizleri o bahtiyarlardan kılsın. Allahumme âmin.
[1] 2/Bakara, 251
[2] Mevsûatu’t Tefsîri’l Me’sûr, 4/447, 10096 No.lu rivayet
[3] Tefsîru’s-Sa’dî, Guraba Yayınları, 1/273
[4] Müslim, 1920
[5] Tefsîru İbni Atiyye, Dâru’l Kutubi’l İlmiyye, 1/337-338
[6] 6/En’âm, 129
[7] 6/En’âm, 129
[8] Mevsûatu’t Tefsîri’l Me’sûr, 8/609-610, 26219 No.lu rivayet
[9] El-Bidâye ve’n Nihâye, Dâru Hecr, 17/458
[10] 22/Hac, 40
[11] bk. Tefhîmu’l Kur’ân, 1/196
[12] Tefsîru’s-Sa’dî, Guraba Yayınları, 3/372
[13] Ahkâmu Ehli’z Zimme libni’l Kayyim, Dâru Atââti’l İlm, 2/280
[14] 27/Neml, 45
[15] bk. Es-Sunenu’l İlahiyye, Ahmed Seyyid, s. 41
[16] 6/En’âm, 112
[17] Vahyin Rehberliğinde En’âm Suresi Tefsiri, s. 302
[18] “Calut ve ordusuyla karşı karşıya geldiklerinde, ‘Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfir topluluğa karşı bize yardım et.’ demişlerdi.” (2/Bakara, 250)
[19] bk. 22/Hac, 38
[20] “Hani Rabbin meleklere vahyediyordu: ‘Şüphesiz ki ben, sizinle beraberim, iman edenleri sabit kılın. Ben, kâfirlerin kalplerine şiddetli bir korku salacağım. (Öyleyse) vurun boyunların üstüne, vurun onların bütün parmaklarına!’ ” (8/Enfâl, 12)
“İmanlarına iman katsınlar diye, müminlerin kalbine sekineti indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah, (her şeyi bilen) Alîm, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm’dir.” (48/Fetih, 4)
[21] Tefsîru’t Taberî, Dâru’t Terbiyeti’t Turâs, 18/647
[22] 11/Hûd, 113
[23] 4/Nisâ, 97
[24] 14/İbrahîm, 21



