SUDAN: KIZIL TOPRAK, SESSİZ ÇIĞLIK

Sudan’da siyonistvari vahşet yöntemleriyle sivil katliamı yapan paramiliter HDK örgütü ile ülkenin fiilî yönetimini elinde bulunduran ordu 2019’da ülkenin o dönemki Devlet Başkanı Ömer El-Beşir’i deviren darbeyi omuz omuza birlikte yaptı. Beşir’i devirdikten sonra servet ve iktidar bölüşümünde aralarında çıkan derin anlaşmazlıklarla ülke âdeta geri dönülemez bir kaosa sürüklendi. Çatışmalar, önceki krizlerden farklı olarak, şehir merkezlerinde yoğun yıkıma ve büyük göç hareketlerine yol açtı. Hartum, Darfur ve Kızıldeniz bölgesi büyük insani krizlerle boğuşmakta. 15 Nisan 2023 tarihinde Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (ABD’nin Birleşik Arap Emirlikleri’yle beraber destekleyip finanse ettiği paramiliter bir örgüt olan HDK) arasında çatışmalar başladı.

HDK’nin, kuzey Darfur eyaletinin başkenti Faşir’i Ekim 2025 sonlarında ele geçirmesiyle beraber sivillere yönelik saldırı ve infazlar, etnik ve kimlik aidiyeti temelli şiddet olayları yoğunlaşmaya başladı. Durumun insani boyutu oldukça ağır. Milyonlarca insan yerinden edilmiş ve insani yardıma muhtaç durumda. Sağlık altyapısı büyük ölçüde çökmüş, birçok hastane saldırıya uğramış; temiz su, gıda ve ilaç erişimi ciddi biçimde azalmıştır. Kolera ve diğer salgın hastalıklar da yayılmaktadır. Nil Havzası’nda süregelen kuraklık, su kıtlığı ve tarımsal çöküş Sudan krizini derinleştiren önemli unsurlar arasında. Savaşın gölgesinde sadece insanlar değil, toprak da ölüyor.

Emsalsiz Vahşet, Kahreden Sükûnet!

HDK milislerince işgal edilen hastanelerdeki hekim ve hastaların infazı, annelerin çocuklarıyla birlikte kurşunlanması, kadınların ve yaşlıların işkenceye uğraması, rastgele toplanan sivillerin toplu olarak yakılması ve önceden kazılmış çukurlarda canlı canlı gömülmeleri gibi barbarlık ve vahşet görüntüleri, tüm vicdan sahibi insanlığı dehşete düşürmüştür. Bu vahşet sahneleri, geçmişte Afrika başta olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarında işgalci ve sömürgeci emperyalist güçlerin uyguladığı yöntemlerle benzerlik taşımaktadır.

Eğer bir üst akıldan söz edilecekse aslında bu türden vahşi eylemlerin küresel çatışma ve işgal bölgelerindeki benzerliğinden ötürü böyle bir olgudan söz edilebilir. Mesela terör çetesi İsrail’in on yıllardır Filistin topraklarında uyguladığı mezalimin aynısını ve hatta daha vahşiyane yöntemlerini Sudan’da görüyoruz. Daha önce Mısır’da, Irak ve Suriye’deki benzer mezalim de aynı zihniyetin ürünüydü.

Sudan’daki toplu sivil ölümleri, yerinden edilmeler ve insani yardımların engellenmesi bazı sivil toplum kuruluşları dışında devletlerin gündeminde hak ettiği yeri bulamamaktadır. Kızılay, İHH ve Sudanlı yerel STK’ların yardım çabaları silahlı gruplarca engellenmiştir. Bu da yardım çabalarında Çad, Güney Sudan, Mısır gibi sınır geçiş noktalarında insani koridor açısından oldukça kritiktir. 2024-2025 döneminde Afrika Birliği, IGAD, Suudi Arabistan, ABD ve BAE arasında Cidde görüşmeleri yürütülmüş, ancak zayıf ateşkes denemeleri başarısız olmuştur. Çatışmanın tarafları aynı inancı paylaştığı iddia edilen gruplar olsa da özellikle HDK milislerinin kullandığı gayr-i insani gaddarca yöntemler ve şiddetin boyutu dış müdahalelerin ve çıkar hesaplarının etkisini göstermektedir.

Güney Sudan’daki ayrılıkçı örgütlerle çatışmalı dönemde ise durum çok farklıydı. O yıllarda Hristiyan ve animist gruplar Sudan’dan ayrılmak için saldırılar düzenlediğinde, devletin sert müdahalesi Batı dünyasında geniş yankı uyandırmakta ve siyonizm güdümündeki uluslararası basın ajansları da Sudan’ı ve Hristiyanların “trajedi”sini ânbeân dünyaya servis etmekteydi. Sudan diasporasının özellikle Londra, Kahire ve Washington’da düzenlediği protesto gösterileri uluslararası medyada yankı bulmamakta ve bugün Sudan’daki mazlum sivillerin trajedisi büyük oranda sessizlikle karşılanmaktadır.

Mazlumun Savunulması ve Sorumluluk

Sudan’da yaşananlar -insani yardımların erişememesi, sivillerin kuşatma altında kalması ve yaşam hakkının tehdit edilmesi- Gazze’deki durumla birçok yönden benzerlik göstermektedir. İslam, kendilerini İslam’a nispet eden topluluklar arasında selamet hâlinin yayılmasını emreder. Sudan için bu şu anlamlara gelir:

Küresel ve yerel savaş baronlarının etki ve manevra alanlarını olabildiğince daraltacak, en başta kalıcı bir ateşkesin sağlanması için çaba gösterilmesi…

Müzakereler yoluyla barış arayışının desteklenmesi…

Çatışma sonrası süreçte yeniden inşa, adaletin tesisi ve zarar görenlere acil yardımların ulaştırılması…

Farklı etnik ve toplumsal gruplar arasında güvenin tesis edilmesi…

Zulmü durdurmak, savunmasız insanları korumak, yaralıya ve muhtaca yardım etmek insani duyarlılığı olan herkes için başta gelen sorumluluklardandır. Bu bağlamda Gazze mezalimine karşı gösterilen haklı ve güçlü tepki, itirazlar, yardım faaliyetleri ve dayanışma eylemlerinin benzerinin Sudan’da âdeta soykırımdan geçirilen mazlumlar için de gösterilmesi güç sahibi herkesin ve her iktidarın üzerine düşen mesuliyetlerdendir.

Mazlumların Kanı Üzerinden İktidar ve Servet Oyunları

Silahlı çatışmalarda tarafların bazı bölgeleri ele geçirdikten sonra tek taraflı ateşkes ilan etmesi, çoğu zaman bir barış çağrısından çok güç mücadelesinin bir parçası olur. Böyle bir adım hem askeri kazanımları korumak, hem bir sonraki saldırı için hazırlık yapmak, hem de uluslararası alanda meşruiyet devşirmek amacıyla kullanılır. Sudan’da HDK komutanının Kasım ayının son haftasında yayımladığı video mesajıyla “üç aylık insani ateşkes” ilan ettiğini duyurması da bu taktiğin bir yansımasıdır. Bu açıklamanın hemen öncesinde ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’dan oluşan Uluslararası Dörtlü’nün sunduğu; üç aylık ateşkes, kalıcı barış ve sivil yönetime geçişi öngören yol haritası da çatışmanın yerel aktörler kadar dış güçler tarafından da biçimlendirildiğini gösteriyor. Sudan’daki savaşın bu diplomatik manevralarla derinleşmesi, bedeli yine sivillerin ödediği iktidar ve çıkar oyunlarının bir başka örneğidir.

Faşir’i sözde stratejik gerekçelerle HDK’ya teslim eden Sudan’ın fiilî yöneticisi Abdulfettah El-Burhan ile rakibi M. Hamdan Dagalu farklı cephelerde görünseler de aslında aynı aynanın iki yüzüdür. Her ikisi de halkın acısı ve ülkenin zenginlikleri üzerinden iktidar savaşı yürütmektedir. Sudan’daki çatışmanın özünde, devleti ve kaynakları kimlerin kontrol edeceği sorusu yatıyor.

Petrol, altın, nadir metaller, su ve verimli topraklar sadece yerel güçleri değil, dış aktörleri de birbirine bağlayan bir çıkar ağına dönüşmüştür. Birleşik Arap Emirlikleri’nden Batılı güçlere, bölgesel aktörlerden eski sömürgeci merkezlere kadar birçok el, Sudan’ın kızıl toprağı üzerinde pay aramaktadır.

Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere bazı bölgesel aktörlerin Darfur’daki altın madenlerine ve Sudan’ın verimli topraklarına ilgisi bilinmektedir. Sudan hem kendi halkını hem de bölge ülkelerini besleyebilecek tarımsal kapasiteye sahipken bu potansiyel, savaşın gölgesinde sömürüye açık hâle gelmiştir. Sudan’ın parçalanma sürecinin yeniden canlanması, ABD, İsrail, İngiltere, Mısır, Etiyopya ve BAE gibi küresel ve bölgesel güçlerin çıkarlarıyla örtüşmektedir.

Kızıl Toprağın Sessizliği…

Tüm bu güç mücadelelerinin, ekonomik çıkarların ve jeopolitik hesapların ötesinde, Sudan’da yaşanan trajedi aslında bir halkın nefesinin tükenişi ve ülkenin ruhunun parçalanışıdır. İstatistiklerin, haritaların ve diplomatik söylemlerin ardında; evlerini kaybeden, çocuklarını toprağa gömen, kimliğiyle var olma mücadelesi veren milyonlarca insanın sessiz hikâyesi yatıyor. Bir yanda iktidar uğruna kararan ufuklar, diğer yanda evlatlarını yitiren annelerin gözlerinde yankılanan sessiz bir çığlık. Belki de Sudan’ın asıl savaşı, toprak ve iktidar için değil, insan kalabilme kudreti içindir. Sudan’ı anlamak, sadece kendi kendini yok eden bir savaşın taraflarını değil, bir halkın tarifsiz mazlumiyetini ve dünyanın suskunluğunu görmekle mümkündür.

Nil’in Mavi ve Beyaz iki kolu Hartum’da birleşir. Aslında, bu birleşme binlerce yıldır bu ülkenin kaderini şekillendiren karşıtlıkların sembolüdür. Kuzey ile Güney’in, Arap ile Afrikalının, çölün susuzluğu ile nehrin bereketinin buluştuğu bir çizgi. Sudan’ın tarihi, sanki bu iki suyun arasında yazılmış uzun bir ağıt gibidir. Zaman zaman umutla kabaran, zaman zaman kana boyanan bir destan misali.

1989’da genç bir subay olan Ömer El-Beşir iktidara geldiğinde ülke zaten yorgundu. Savaşın, kıtlığın ve sömürünün izleri Nil’in kıyılarına kazınmıştı. General Beşir’in iddiası İslami bir yönetim idi. Ancak kısa sürede, İslami ahkâmın ikamesi yerine iktidarın soğuk hesapları egemen oldu. Darfur bölgesi bu dönemde bir coğrafyadan öte bir yara hâline geldi.

2003’te patlak veren Darfur çatışmaları, sadece toprak kavgası değildi; kimliğin, renklerin ve isimlerin savaşıydı. Arap kabileleri ile Afrikalı topluluklar arasında başlayan gerilim, devletin destek verdiği (daha sonra HDK/Hızlı Destek Kuvvetleri adını alacak olan) Cancavid milislerinin eliyle tamamen kontrolden çıktı. Cancavid’in elebaşılığını yapan Dagalu, deve ticaretinden gelen bir kabile çocuğu… Kısa sürede ölümün organizatörlerinden biri oldu. Onun yükselişi, fakirliğin ve umutsuzluğun güce tapınmaya dönüşmesiyle Sudan’ın çöküşünün aynasıydı âdeta.

Uzun yıllar geçti… Hristiyan Güney Sudan koptu/koparıldı. Ülke ikiye bölündü. Ancak Sudan’ın kalbinde bölünme hiç durmadı. 2019’da halk yeniden ayağa kalktı. Ömer El-Beşir’in de saltanatı yıkıldı. Sokaklarda “özgürlük, barış, adalet” sloganları yankılandı. Fakat benzer örneklerde de görüldüğü gibi devrim, halkın elinden kaydı, gasbedildi. Ordu ile HDK, iktidarın iki ucu arasında ülkeyi yeniden ateşe verdi. 2023’te başlayan Hartum savaşları bir kez daha yeniden başa sardı aynı hikâyeyi. Tanklar şehirlere girdi, hastaneler bombalandı, çocuklar göç yollarında öldü.

Bugün Sudan haritada hâlâ aynı yerde, ama ruhen ve manen olmayan diyarlara sürgün edilmiş bir ülke. Toprak hâlâ kızıl, ama bu sefer verimden değil, kandan… Nil hâlâ akıyor, fakat artık hiç kimsenin duymadığı çığlıklara tanıklık ediyor. Çünkü Sudan’da ölümler rakamlarla değil, ölümcül bir sessizlikle ölçülüyor. Tarihsel süreçlerin ve güç mücadelelerinin ötesinde, Sudan’ın hikâyesi aslında insanlığın vicdanını sınayan bir aynadır. Bir ülke yanarken dünya sadece seyirci kalıyorsa, o zaman suçun sınırları yoktur.

Önerilen makaleler