Müslümanlık iddiasındaki her fert için sorgulanamaz hayat nizamı olan Kur’ân-ı Kerim’in sunduğu çağrı, ilk andan itibaren yalnızca ritüellerle sınırlı bir dini öğreti değil, fertten başlayıp topluma, toplumsal hayattan siyasete, ekonomiye ve uluslararası ilişkilere kadar uzanan bütüncül bir dönüşümü amaçlar.
Kur’ân-ı Kerim’in ilk nazil olan ayeti “İkra” emriyle başlayan süreçte vahyin hedefi, insanın aklını, kalbini ve toplumsal sorumluluğunu yeniden tanzim etmektir. Kur’ân-ı Kerim, tevhidi yalnızca bir inanç ilkesi değil, aynı zamanda sosyal ve siyasal düzen, değerler manzumesi, ahlak ölçüsü ve toplumsal adalet çağrısı olarak tanımlamaktadır.
İslam ümmetinin mahiyetini ve görevini, insanlık âlemini yaratan Aziz ve Celil olan Allah belirlemiştir. Bu ümmete, görevini ve konumunu tanımayı, büyüklüğünün bilincine varmayı, rolünü gerçek boyutları ile değerlendirmeyi ve bu rolü oynamaya yaraşır biçimde hazırlıklı olmayı öneriyor. Bu önerinin merkezinde ise “orta/vasat/seçkin/hayırlı ümmet”[1] kavramı bulunmaktadır. Mümin olmak iddiası aynı zamanda adaleti ikame etmeyi, şer’i/Nebevi ölçüyü korumayı, zulme ve tuğyana karşı sessiz kalmamayı ve hakikati temsil etmeyi gerektirir. Tevhid inancı, esas itibariyle bütün peygamberlerin ortak çağrısı ve müjdesidir. Ancak tevhid kelimesi sırf dile getirilerek sorumlulukların ifa edilebileceği bir inanç cümlesi de değildir.
Tevhid inancı ve ikrarı aynı zamanda bir otonomi ilanı, Allah’ın (cc) hâkimiyeti karşısında konumlanmış olan (tuğyana) karşı bir otorite reddi ve tümüyle özgün bir özgürlük manifestosudur. İslâm’da namaz, oruç ve hacdan evvel esasen şu ilkeler vazedilmiştir: Hâkimiyetin kaynağı Allah’tır. Hükmün kaynağı vahiydir. Hakikatin ölçüsü Kamalist, batıcı, laik, kapitalist yahut sosyalist devlet otoritesinin dayattığı kriterler değil, ilahî hitaptır. “Sistemin açtığı alanda ve gösterdiği kıbleye yönelerek uygun gördüğü kadarıyla Müslümanlık” diye sakat bir anlayış net bir şekilde reddedilir.
İslam coğrafyasında ve ülkemizdeki fitne ve bozulmanın yalnızca dış müdahaleler, kültürel ve ahlaki tefessühle değil, aynı zamanda Müslümanlık iddiasındaki halkların kendi üretim mekanizmalarıyla da oluşturulduğunu görüyoruz. Bu nedenle 20. Yüzyılın başlarından itibaren modern dönemde tevhid davetçileri ve ıslah hareketleri iki temel sorunla aynı anda mücadele etmek zorunda kalmıştır: Dış Baskılar ve İç Zaaflar.
Dış baskılar; laiklik, ulusçuluk, demokrasi veya modernleşme söylemleri üzerinden siyasal müdahaleleri meşrulaştıran küresel güç ilişkileri, kültürel sömürgecilik, ahlaki tefessüh ve uluslararası sistemin bölgesel düzenlerini koruma kaygısıyla gerçekleştirilen siyasi operasyonları kapsar.
İç zaaflar ise; yerli aktörlerin küresel emperyalist yapılarla uyumlu politikaları, toplumda adalet duygusunun zayıflaması, tarikatçılık adı altında kimi grupların toplumu manipüle ederek dini istismar etmeleri, taklitçilik, şer’i ilimlerin metalaşması ve halkın uzun vadeli biçimde cehaletle yüz yüze bırakılması gibi unsurlarla belirginleşmektedir.
“Sakıncalı Din”e Karşı “Makbul Din”
Peygamberlerin (as) gönderiliş amacı olan tevhid, modern laik-ulus devletlerin en büyük korkusudur. Zira tevhid, toplumun zihninde ve ruhunda kurulmak istenen gayrı şer’i otoritelerin meşruiyetini kabul etmez. Birçok modern ulus-devlet, tevhid temelli toplumsal söylemlerin kendi resmî ideolojik sınırlarıyla çatıştığını düşündüğünde bunları farklı yöntemlerle sınırlamaya veya kontrol altına almaya çalışmaktadır. Böylece dini kamusal alanda sınırlı bir çerçeveye oturtma ve kontrol edilebilir bir kurum olarak sürdürme eğilimi gösterir.
Bu devletlerin İslam’dan istedikleri şudur aslında: Diplomatik teamül ve nezaket ile protokol kurallarına uygun, laik yaşam tarzını sindirebilecek ibahi formda bir esneklik, sistemin meşruiyet problemini ortadan kaldırmaya elverişli söylem üretip dolaşıma sokma, egemen rejime payandalık ve koşulsuz sadakat gösterecek bir ‘Din’ anlayışı. Şüphesiz ki İslam bu türden süfli emellerden uzaktır. Firavun, Nemrut ve Ebu Cehil gibi tarihte küfrün ve zulmün önder ve simge isimleri böyle bir “Din” bulamamanın hasretiyle kahrolup gittiler.
İşte bu sebeple laik-ulus devletlerde devasa camiler inşa edilir ve halka açıktır; ancak hutbelerde yüzde yüz yanlış da olsa devlet politikaları asla eleştirilemez ve sorgulanamaz. Kur’ân kurslarına izin vardır, ama Kur’ân’ın otorite/hâkimiyet içeriğinden bahsedilemez. Kur’ân-ı Kerim’i hıfzeden kız ve erkek çocuklara plaketler, sertifikalar ve ödüller verilir ama Kur’ân’ın tüm yaşam alanlarını kuşatıcı bir hayat nizamı öngördüğünü dile getirenler derdest edilir. Müslüman’a kimlik olarak izin vardır, ama Müslüman’ın Şer’i Şerif’in meşru görmediği kurumların yerine vahyi hakem yapması yasaktır. Laik-ulus devletler, dini bir kimlik olarak sever; ama bir hakikat iddiası olarak gördüğünde ciddi bir tehdit algısıyla hareket etme temayülündedir. Tevhidi düşünce ise tam burada devreye girer: “Hakikatin ışığı, siyasal otoritenin gölgesinde solmaz.”
Sistem Açısından Tehdit ve Tehlike Algısı
İlim ehli ve ilim talebesi insanların, ideolojik ve mafyatik tedhiş çetelerine ve azgın canilere dahi reva görülmeyen şok operasyonlarla derdest edilmeleri bir hukuk devletinde pek rastlanan bir olay değildir. Ancak Türkiye’nin kendine özgü şartları birçok kesimden insana karşı geçmişte yaşanan ve halen yaşanmakta olan hukuksuzlukların izahını neredeyse imkânsız kılıyor. Geçmişte ordu ve bürokratik oligarşiyle ilişkilendirilen zorbalıkların ve hukuksuz uygulamaların, bugün farklı aktörlerin sorumluluğu altındaymış gibi tartışıldığı görülmektedir. Duyarlı toplumun vicdanını yaralayan haksız uygulamaların sorumluluğunu yetkili organların hiç birisi üstlenmiyor ve yaşatılan bu hukuksuzluklara âdeta “cami avlusunda buluntu bebek” muamelesi yapılmaktadır.
Son operasyon, devlet kurumlarında laik-Kamalist yaklaşımın hâlâ etkili olduğunu ve sistemin belirlediği ideolojik sınırları aşan tevhidî söylemleri bir ‘tehdit’ olarak görmeye devam ettiğini açık biçimde ortaya koymuştur. Buna karşılık, kamuoyunda yoğun tartışmalara yol açan bir başka mesele ise, muharref Tevrat’ta yer aldığı iddia edilen ‘Arz-ı Mev’ud’ hedefi doğrultusunda Gazze’de işlenen katliamlarla ilişkilendirilen ve Türkiye vatandaşı olduğu bildirilen ve İsrail ordusunda görev için giden binlerce katliamcı siyonist kişi hakkında devlet mekanizmalarının kayda değer bir adım atmamasıdır. Bu durum, benzer konularda sergilenen tutumlar arasındaki belirgin farklılık sebebiyle vicdan sahibi geniş bir kesimde ‘büyük bir çelişki ve çifte standart’ eleştirilerine yol açmıştır. Karşılaştırmalı bu tablo, sistemin özellikle İslami düşüncenin siyasal bilinç de taşıyan biçimlerine yönelik yüksek duyarlılığının, diğer ciddi güvenlik ve insan hakları ihlallerine kıyasla daha yüksek olduğu yönündeki kanaati güçlendirmiştir.
Bu misalden de anlaşılmaktadır ki aslında genel anlamıyla dini değil, özellikle ve seçicilikle İslam’ı yalnızca ahlaki, psikolojik ve bireysel bir alan olarak görmek isteyen sistem siyasi bilinç taşıyan her İslami söylemi bastırıp susturmak istemektedir. Gözden kaçırılan bir hakikat de şudur. İslam’ın ve müslümanların temel itirazı devlete değil, devletin mutlak ve sorgulanamaz bir konuma taşınmasına yöneliktir. İslam; devleti kutsallaştıran zihniyeti, beşer aklının ve hevasının eseri olan birtakım yasaları “mutlak otorite” sayan düşünceyi ve âdeta toplum mühendisliği yaparak nesilleri istediği kalıba sokmak ve şekillendirmek iddiasındaki sistem aklını reddeder. Adalet, hakkaniyet ve fıtrat temelli bu reddediş söylemi düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gerekirken sistem açısından “güvenlik riski” olarak etiketlenir.
Otorite ve Hakikat Arasında
İktidar, madem hakikatleri dile getiren davetçileri susturmak istiyor onların karşısına silahlı, tam teçhizatlı ve devlet gücünü arkasına almış kolluk kuvvetlerini değil; Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu üyesi profesörleri, üstad, hocaefendi, kanaat önderi, bilge, şeyh, seyda, allame vb. sıfatlarla toplum önünde arzı endam eden gerçek anlamda ilmi donanım sahibi, ahlâklı ve edepli zatları çıkarmalıydı. Zira kendilerine yönelik onlarca hukuksuz operasyonlara rağmen hakikatin açıklayıcısı ve sözcülerinden olan tevhid davetçileri barışçıl bir şekilde irşad ve eğitim faaliyetlerine devam etme iradesini korumaktalar.
Kamalizmin gölgesindeki otorite ve hakikat davetçileri arasındaki temel problem şudur: Kamalist otorite: “Sınırları, ‘gökten indirildiği zannedilen Kitab’ değil, ben çizerim.” der. İslam davetçileri ve davet için ortaya çıkan hareketler yalnızca dinî değil; aynı zamanda sosyal, politik, ahlâki ve kültürel krizlere verilen cevap niteliğinde şunu der: “Sınırları vahiy çizer.” Bu, aslında uzun boylu çatışmanın kısa bir özetidir.
İnanç, Düşünce ve İfade Hürriyetine Gözaltı
Sistem, bu gözaltılarla yalnızca bireyleri hedef almıyor; aynı zamanda dini düşüncenin bağımsızlık iddiasını sınırlamayı amaçlıyor. Özgün ve asli dini söylem, laik-Kamalist-batıcı sistemi rahatsız eder. Bu sisteme göre kendisinden icazet almayan hiçbir hakikat iddiası “makbul” sayılmaz. Sorgulayan, muhasebe eden, eleştiren İslami düşünce beyanı her zaman risk barındırır.
Bu gözaltılar, vicdan sahibi insanlar nezdinde otoritenin sınırlandırarak sunduğu “Din”e daveti reddedenlere verilen mesajıdır. Oysa hakikat her devrin iktidar sahiplerine göre eğilip bükülemez. Esasen iktidar; değil hakikatin sahibi, koruyucusu bile olamaz. Dinin sınırları hiçbir iktidar tarafından çizilemez. Din, makamların, bürokrasinin, protokollerin izin verdiği ölçüde yaşanmaz. Özgürlük, devletin verdiği bir lütuf değil, Allah’ın (cc) insana doğrudan verip şereflendirdiği en büyük nimetlerdendir.
Hakikatin Gücü, Otoritenin Kaygısı
İslam’a hasım bir otorite karşısında hakikatleri dillendirmek tarih boyunca özellikle ilim ehli için riskli, tehlikeli ve genellikle de bedel isteyen bir sorumluluktur. İslam; baskı altında bile sözün haktan yana olması gerektiğini söyler. Bu nedenle hakkı söylemek, ilim ehli için aynı zamanda ahlaki cesaret de gerektirir. Burada şu hususun altını çizmek gerek. Hakkı söylerken maksat ıslah, ihya ve arınmadır. Fitnelere sebep olmak değil, adaleti ayakta tutmaktır.
Netice itibariyle yaşanan gözaltılar otorite ile dini düşüncenin bağımsızlık iddiası arasında ortaya çıkan bir gerilim olarak görülebilir: İktidarın belirlediği dini anlayış değil… toplum mühendisliğiyle üretilen vatandaşlık kalıpları değil… güvenlik siyasetine göre biçimlendirilen bir iman değil…
Allah’ın (cc) çizdiği, vahyin belirlediği, otoritesini iktidardan değil Rab’den alan bir din. Hakikati dile getiren aydınlar, alimler ve davetçiler susturulsa bile, hakikatin kendisi tarih boyunca varlığını sürdürme kararlılığı göstermiştir.
[1] 2/Bakara, 143



