ESARET BİLANÇOSU VE ÖZGÜRLÜK POTANSİYELİ

Geniş çaplı göç hareketleri insanlık tarihi boyunca toplumsal yapıları ve medeniyetleri şekillendiren önemli bir dinamik olmuştur. Göç ve esaret farklı olgular olmakla birlikte, bazı tarihsel ve modern örneklerde zorunlu göç süreçlerinin esaret biçimleriyle kesiştiği görülmektedir. İnsanlık tarihinde inanç veya siyasi görüş nedeniyle yaşanan esaret ve mahpusluk ise göçten bağımsız olarak en acı gerçeklerden biridir. Bugün dünyada savaşlar, işgaller, zulümler, toplumsal gerilimler, genel istikrarsızlık, anarşi, siyasi baskılar ve ekonomik kaynakların sömürülmesi neticesinde sayıları on milyonlarla ifade edilen nice insan göçmenlik/muhacirlik hâlinde yaşamaktadır. Bu bağlamda esir ve mahpusların sayısı da az değildir.

Dünyadaki göç sorununu görünür ve karmaşık hâle getiren bir faktör de birçok devletin hukuk, vicdan ve insan haklarını ikinci plana iten ve sadece ulusal çıkarları doğrultusunda uyguladıkları politikalarıdır. Bazı Batılı hükûmetler, göç politikalarını çoğunlukla nitelikli iş gücü seçimi ekseninde oluşturmaktadır. Bu durum, doğal olarak göçmenlerin tamamı için eşit fırsatlar sağlanması açısından sınırlamalar getirmektedir. Bununla birlikte Batı hükûmetlerinin uygulamaları arasında da önemli farklılıklar bulunmaktadır

Hayat, İman ve Özgürlük

Bu trajik durum Müslimler tarafından ahlaki ve fiilî bir sorumlulukla beraber tevhidî bir bilinç ve adalet zemininde gündemde tutulmalıdır. İslami camialar veya daha genel anlamda İslam ümmeti hakiki manada kardeşlik modelini sadece geçmişte yaşanmış tarihsel bir olay olarak değil, sosyal hayatın bir pratiği şeklinde değerlendirmelidir. Dayanışmanın toplumun sürekliliğinin en temel unsurlarından biri olduğu bilinci diri tutulmalıdır.

Âdem’den (as) günümüze değişmeyen en yalın ve güçlü hakikat şudur: Gerçek özgürlük, sadece Allah’a (cc) kul olmakla elde edilebilir. Bu kaide, halklar arasındaki tüm insani ilişkilerin adalet ekseninde kurulmasını ve devam ettirilmesini icap ettirir. Şüphesiz ki her kim Allah’tan başkasına kulluk istikametine yönelirse, esaret kendisi için kaçınılmaz olur. Bu hakikate istinaden diyebiliriz ki insanın gerçek anlamda özgürleşmesi, aynı zamanda tevhidî bir diriliştir. Sadece bireysel bir kurtuluş değil, ümmetin yeniden ayağa kalkışıdır. İslam; göç, esaret ve mahpusluk olgularına sadece hukuki yönüyle değil, vicdani ve insani çerçeveden de yaklaşmıştır. İslam’ın bu konuyla alakalı temel kaidesi şudur:

“Andolsun ki, insanoğlunu onurlu/değerli/izzetli kıldık.”[1]

Bu ayet, insanın doğuştan sahip olduğu onur ve özgürlük hakkının Rabbani bir temele dayandığını gösterir. Tevhid, bu hakları insanın yaratılış gayesine bağlayarak her türlü esareti reddeder. Allah (cc) insanı, yarattığı diğer varlıkların çoğundan üstün kılmıştır. Donanımı, bünyesi ve mükemmel anatomik yapısı itibarıyla insanı onurlu bir şekilde yaratmıştır. Bu hususla ilgili merhum Seyyid Kutub’un şu tespitlerini kaydetmek yararlı olacaktır:

“Allah (cc), insanın yaratılışında çamur ile İlahi soluğu birleştirmiştir. Böylece insanın bünyesinde âdeta yer ile gök bir araya gelmiştir. Allah (cc) insanın fıtratına yerleştirdiği yeteneklerle de onu şereflendirmiştir. İnsan bu yetenekleriyle yeryüzünü imar edebilir, hayatı kolaylaştırıcı ve daha da yaşanabilir kılan değişimlere öncülük edebilir, yer değiştirebilir, bilim ve üretimle uğraşabilir. Böylece hayat için takdir edilen olgunluk ve kemal derecesine ulaşabilir. Allah (cc), yarattığı kâinatın devasa ihtişamıyla insanı karşılamasıyla ve istifade edebileceği şekilde elverişli kılmasıyla da onu şereflendirmiştir. Allah’ın bu ikramı, yüce katından yeryüzüne gönderilmiş, sonsuza dek kalacak olan Kitab’ı Kur’ân’da, insanın bu onurlandırılışının tümüyle yer alması da onun için bir şereftir. Tevhid inancı, esas itibarıyla insanın kulluğunu sadece Allah’a tahsis ederek her türlü beşerî esareti reddeder. Bu yönüyle tevhid, sadece bir inanç ilkesi değil, aynı zamanda değerini bilenler için bir özgürlük manifestosudur.”[2]

Tevhid ve Özgürlük

Tevhid, insana Allah’tan (cc) başkasına boyun eğmemeyi öğreten temel yapısal bir formül niteliğindedir aynı zamanda. İslam, esareti ve köleliği/köleleştirilmeyi bir kader değil, insan eliyle üretilmiş bir zulüm biçimi olarak tanımlar. Yukarıda naklettiğimiz ayet[3] bunu teyit etmektedir. Bu ayet, insanın yaratılıştan itibaren değerli ve özgürlük hakkına sahip olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla tevhidî bir toplum, hiçbir insanın başka bir insanın tahakkümü altında olmasına rıza göstermez.

Tevhid, yalnızca Allah’a kulluğu kabul eder. Dolayısıyla insanın insana kulluğu, köleleştirilmesi veya siyasi baskı altında tutulması İslam’ın temel esaslarına aykırıdır.

Bu anlayıştan hareketle, esirlik, mahpusluk veya göçmenlik gibi zorlayıcı durumların ortadan kaldırılması, yalnızca insani bir görev değil, İslami bir sorumluluk hâline gelir.

Göç, Esaret ve Nebevî Örneklik

Resûlullah’ın (sav) esirler ve muhacirler konusundaki tavrı; merhamet, adalet, irşad ve ıslah eksenindedir. Resûlullah’ın (sav) Ensâr ve Muhâcir (yerliler ve göçmenler) arasında “Muâhât” (مُؤَاخاة)/kardeşleştirme projesini uygulaması; Medine Dönemi’nde muhacirlerin kabulü ve onların onurlu bir biçimde topluma entegre edilmesinin en güzel örneğidir. Tarihte bunun bilinen örnekleri oldukça azdır. Ensâr (Medine yerlileri), mallarını ve evlerini paylaşarak modern anlamda “sosyal dayanışma ekonomisi”nin temellerini atmıştır.

Hudeybiye Antlaşması’nda dahi esirlerin iadesi konusu, toplumun tevhid daveti ile aralarındaki bariyerlerin kalkması, Arap Yarımadası’nda huzurun daimî olarak tesisi, şirk ve putçuluğun kökten temizlenmesi ve olası fitnelerin önlenmesi esasına göre ele alınmıştır. Bu örnekler, tevhid ve sünnet nizamında insanın hem özgür hem de onurlu yaşama hakkının temel ilke olduğunu gösterir.

Bedir Savaşı esirlerini de örnek olarak gösterebiliriz. Bedir Savaşı sonrasında ele geçirilen esirler iki temel yöntemle serbest bırakılmıştır:

1. Fidye karşılığı,

2. Topluma (okuma yazma öğretmek gibi) katkı sağlamaları yoluyla.

Bu uygulama hem insan onurunu korumuş hem de eğitimi teşvik eden örnek bir model sunmuştur. Bununla beraber kölelik ve esaret aşamalı olarak tasfiye edilmeye çalışılmıştır. Fıkıh tarihinde esirlik, savaş hukukunun bir parçası olarak görülse de Kur’ân ve Sünnet köleliği aşamalı olarak ortadan kaldıran bir süreç başlatmıştır. Mesela köle azadı, birçok kefaretin şartı olarak belirlenmiştir.[4] Esirlerin salıverilmesi, Allah’a (cc) yaklaşma vesilesi kabul edilmiştir.[5] İslam uleması, saldırgan düşman ordusundan ele geçirilen esirlere dahi adil davranılması gereği hususunda görüş birliğindeler.

Günümüzdeki göç hareketlerine baktığımızda bunun sadece zorunlu bir nüfus hareketi değil, bir yönüyle de kimliksel bir sürgün hâline geldiğini görüyoruz. İslam’ın hicret anlayışı ise tam tersidir: Hicret, inançla anlam bulan bir yeniden doğuştur. Resûlullah’ın (sav) Medine’ye hicreti, sadece bir tebdil-i mekân değil; yeni bir toplumun, yeni bir devletin ve yepyeni bir medeniyetin inşa yolculuğudur.

Tarihsel Olarak Köleliğe Üç Farklı Yaklaşım

Bugün İslam’a karşı ön yargılı ve hasmane tutum içerisinde bulunan grupların başında Yahudi ve Hristiyanlar gelir. Bu durum, çoğu zaman tarihsel hafızanın onların lehinde seçici işletilmesinden kaynaklanmaktadır. Nitekim muharref Tevrât ve İncîl’in köleliğe bakışı ile İslam’ın köleliği tedricî olarak kaldırma stratejisi karşılaştırıldığında aradaki farkın ne kadar büyük olduğu ortaya çıkar.

Muharref Tevrât kişinin öz kızını cariye olarak satmasına izin verirken[6] aynı zamanda borcunu ödeyemeyen kişinin, borcuna karşılık kendisini köle olarak satmasından[7] ve borçlu kişi öldüğünde eğer malı yoksa çocuklarının köle olarak alınmasından bahseder.[8] Muharref Tevrât’a göre borçlarını ödeyemediği için kendisini köle olarak satmak zorunda kalan bir Yahudi ancak altı yıl bu statüde çalıştırılabilir, yedinci yılda onun serbest bırakılması gerekmektedir.[9] Biraz belirsizlik payı olmakla birlikte efendisi tarafından tek gözü kör edilen ya da dişi kırılan kölenin de hürriyetine kavuşma hakkı doğar.[10]

Muharref İncîl’in kölelere bakışının ise onun “sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin”[11] tavrında özetini bulan, teslimiyetçi ruhuna uygun olduğu görülür: “Ey köleler, dünyadaki efendilerinizin sözünü Mesih’in sözünü dinler gibi saygı ve korkuyla, saf yürekle dinleyin. Bunu, yalnız insanları hoşnut etmek isteyenler gibi göze hoş görünmek için yapmayın. Mesih’in kulları olarak Tanrı’nın isteğini candan yerine getirin. İnsanlara değil, Rabb’e hizmet eder gibi gönülden hizmet edin. Çünkü ister köle ister özgür olsun, herkesin yaptığı her iyiliğin karşılığını Rab’den alacağını biliyorsunuz.”[12]

Bununla birlikte tarihsel doğruluk gereği şu husus da belirtilmelidir: 18 ve 19. yüzyıllarda, özellikle bazı Protestan gruplar arasında (Quakerlar, Evanjelikler, Clapham Sect gibi) kölelik karşıtı hareketler güçlenmiştir. Bu hareketler, Batı’da köleliğin kaldırılmasına yönelik toplumsal baskıyı arttırmış, İngiltere ve Amerika’da yasaların değişmesine katkı sağlamıştır. Ancak bu tarihsel gelişme, muharref Tevrât ve İncîl’in köleliği ilkesel olarak ortadan kaldıran sürdürülebilir hukuki bir sistem sunmadığı gerçeğini değiştirmez. Bu bağlamda kölelik karşıtı hareketler, vahyin hükmünün doğal sonucu olmaktan ziyade, tarihsel şartların, toplumsal tepkilerin ve modern ahlak anlayışındaki değişimlerin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.[13]

İslam ise köleliğe hem daha tutarlı hem de daha sistemli biçimde yaklaşmış; köleliğin kaynağını savaş hukukuyla sınırlamış, köle azadını ise ibadet, kefaret ve Allah’a yakınlaşma vesilesi hâline getirerek tedricî bir tasfiye süreci başlatmıştır. Nafaka, adaletli muamele, azat teşviki ve köleleri özgür fertler statüsüne yükseltme yönündeki hükümler, İslam’ın, köleliği yapısal olarak çözme çabalarının temellerini oluşturmuştur.[14]

Halife Ömer (ra) Dönemi’nde fetih bölgelerindeki esirler köleleştirilmemiştir. Köleleştirme uygulamaları önemli ölçüde sınırlandırılmış, esirlerin çoğunlukla çalışma ve ücretlendirme gibi daha insani yöntemlerle değerlendirilmesi tercih edilmiştir. Osmanlı vakıf sistemi içerisinde yer alan “esir azadı vakıfları” kölelerin ve esirlerin kurtuluşu için önemli görevler ifa etmekteydi. Esir Azadı Vakfı (veya “Vakf-ı İtk”, “Vakf-ı Tahrîr-i Abîd”, “Vakf-ı İtâk”) denilen kurumlar, köleleri veya esirleri hürriyetlerine kavuşturmak için kurulmuş vakıflardı. Kurucular genellikle saraya yakın mütedeyyin zenginler, üst düzey bazı devlet görevlileri veya tüccarlardı. Bu tür vakıfların amacı İslam’ın teşvik ettiği bir hayır olan “köle azat etme” işini kurumsallaştırmaktı. Özellikle Akdeniz liman kentlerinde faaliyet gösteren bazı vakıflar da deniz korsanları tarafından esir alınan Müslümanların fidyelerini ödeyip kurtarmak amacıyla kurulmuş idi.[15] Bu türden çabalar tarihsel süreç içerisinde köleliğin yasal ve fiilî olarak tamamen kaldırılması sonucu doğurmuştur.[16]

Esaret ve Hürriyet Arasında İnsan

İslam’da esaret konusu, tarih boyunca hem dinî hem de toplumsal normlarla şekillenip tevarüs eden bir hukuki kurum olarak ortaya çıkmıştır. İslam’ın esirlik, göçmenlik ve mahpusluk gibi sorunlara yaklaşımı sadece hukuki normlarla sınırlı değil, İslami ve insani bir derinliğe de sahiptir. İslam’ın bu yaklaşımı modern dünyanın düzensiz göçmenler, savaş mağdurları, beşerî sistemlerdeki uzun süreli mahpusluk ve esirler gibi sorunları için ahlaki bir model sunabilir.

Fıkıh metinlerinde, esirlerin hakları, özgür Müslimlerin esirler üzerindeki sorumlulukları ve köleliğe geçiş süreci ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. Kur’ân ve Sünnet’in öngördüğü hükümler, savaş esirleri için adil muamele, karşılıksız serbest bırakma veya fidye karşılığı azat etme gibi mekanizmaları içermektedir.

Tevhid, insanın hem Rabbine hem de topluma karşı sorumluluğunu hatırlatan bir çağrıdır. Esirleri özgürleştirmek, mahpusları kurtarmak, muhacirlere yurt kazandırmak Allah’ın (cc) yeryüzündeki adaletini gerçekleştirme amelleridir. Gerçek hürriyet, yalnız Allah’a kul olmaktan geçer. Bu bilinçle hareket eden toplumlar hem kendi esaretlerini hem de başkalarının tutsaklıklarını sonlandırabilirler. Şüphesiz ki bir toplum ancak yerli veya muhacir tüm fertlerin sahih inanç, salih amel ve adalet temelinde gerçek özgürlüğüne kavuşabilir.

Uygulanabilir Çözüm Önerileri

Modern çağda, İslami hareketler siyasal açıdan alan kazandıkları ve güç yetirebildikleri ölçüde tevhidî bir dayanışma bilinciyle uluslararası insan hakları söylemine ahlaki bir ruh kazandırabilirler. Bu, Batı merkezli değil, tevhid ve sünnet merkezli ve insanlık onuru temelli bir anlayış oluşturmak anlamına gelir. Tarihsel anlamıyla yasal veya fiilî olarak kölelik günümüzde mevcut değil gibi görünüyor, ancak modern manada köleliğin farklı formlarda var olup olmadığı hususu ayrıca tartışılabilir bir konudur. Aşağıda sıralayacağımız öneriler, Müslümanların mevcut kapasiteleri ve zorunlu olarak uluslararası konjonktürün elverdiği şartlarda kademeli biçimde uygulanabilecek bir yol haritası olarak sunulmuştur.

Esirler ile mahpusların kurtuluşu ve muhacirlere yardım faaliyetlerinin etkin ve kesintisiz bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için kurumsal bir kimlikle vakıf sistemi yeniden canlandırılmalıdır. Tarihte “esir azadı vakıfları” gibi kurumlar, bireysel değil, toplum temelli çözümler üretmiştir. Bu yaklaşım günümüzde dijital platformlar aracılığıyla yeniden canlandırılabilir; örneğin, “Esir ve Muhacir Yardım Platformu” adı altında bir web ve mobil uygulama üzerinden bağış toplama, gönüllü katılım, proje izleme ve şeffaf raporlama yapılabilir. STK’lar, dernekler ve vakıflar platform üzerinden iş birliği yaparak daha geniş bir etki alanı yaratabilir.

Batı ülkelerinde veya İslam coğrafyasında yaşayan Müslümanların, esir ve muhacirlerin özgürleşmesi için “Esir ve Muhacirlerle Küresel Dayanışma Ağı” şeklinde maddi, diplomatik ve manevi yardım ve dayanışma mekanizmaları kurulabilir. Ağ, sadece maddi destek sağlamakla kalmayıp hukuki danışmanlık, psikososyal destek ve farkındalık eğitimlerini de içerecek şekilde tasarlanabilir. Yıllık raporlar ve çevrim içi toplantılarla dayanışmanın görünürlüğü arttırılabilir.

İslam hukukçularının, klasik fıkıh birikimini güncel insan hakları söylemiyle yeniden yorumlayarak uluslararası düzeyde geçerli bir “İslami İnsani Hukuk” modeli geliştirmesi için yetkin hocaların gerekli girişimleri başlatması isabetli olacaktır. Bu model, pilot projeler aracılığıyla test edilebilir ve örneğin belirli bir şehirde muhacir hakları üzerine uygulanarak, uluslararası rapor ve akademik iş birliğiyle yaygınlaştırılabilir.

İslami referansla toplum yararına faaliyetlerde bulunan vakıf, dernek gibi STK’lar ve cemaatler, esir ve muhacirlerin rehabilitasyonu konusunda Resûlullah’ın (sav) “Muâhât” (مُؤَاخاة)/kardeşleştirme modelini modern versiyonla uygulayabilir. Bu amaçla “Mentor Kardeşlik Programları” geliştirilebilir; toplumun farklı kesimlerinden gönüllüler, pilot çalışma alanı olarak belirlenen yerlerde en başta seçilmiş muhacirlerle eşleştirilerek sosyal, eğitimsel ve ekonomik destek sağlayabilir. Böylece gıda kolisi veya nakdî ve ayni yardım döngüsünden çıkılarak daha nitelikli ve ileri düzeyde sürdürülebilir toplumsal dayanışma ve entegrasyon sağlanabilir.

İslam’ın sadece birtakım zikir ve ibadetle değil; adalet, özgürlük, dayanışma ve sorunlara çözüm üretimiyle yaşanması gerektiğini vurgulayan eğitim modelleri geliştirilip uygulanmalıdır. Bu kapsamda okullarda, mescidlerde veya online platformlarda modüler eğitim programları oluşturulabilir. Konular; insan hakları, toplumsal adalet, afet ve kriz yönetimi, gönüllülük ve dayanışmayı kapsayabilir.

Tüm projeler için şeffaf izleme ve değerlendirme mekanizmaları oluşturulmalıdır. Performans ve etki raporları hazırlanarak toplumsal güven arttırılabilir, uluslararası iş birliği kolaylaşabilir ve başarılı modeller diğer bölgelerde de uygulanmak suretiyle çoğaltılabilir.

Bu öneriler, Müslüman toplulukların mevcut kaynaklarını ve kapasitelerini etkin biçimde kullanarak hem yerel hem uluslararası düzeyde insan hakları ve dayanışma kültürünü geliştirmelerine imkân sağlar. Kurumsal yapıların güçlendirilmesi, dijitalleşme, çağdaş “Muâhât” (مُؤَاخاة)/kardeşleştirme modelleri ve eğitim programlarıyla somut, uygulanabilir ve istikrarlı bir şekilde sürdürülebilir bir yol haritası oluşturulabilir. Gayret bizden, muvaffakiyet Allah’tandır (cc).


[1] bk. 17/İsrâ, 70

[2] bk. Fî Zılâl-il Kurân, Bileşik Yayınları, 9/351 İsrâ Suresi 69. ayetin tefsiri

[3] bk. 17/İsrâ, 70

[4] bk. 4/Nisâ, 92

[5] bk. 90/Beled, 13

[6] Çıkış, 21:7

[7] Levililer, 25:39

[8] II. Krallar, 4:1-7

[9] Çıkış, 21:2-6

[10] Çıkış, 21:26

[11] Matta, 5:39

[12] Efesliler, 6:5-6-7-8

[13] Britannica Ansiklopedisi, Clapham Sect (Clapham Tarikatı) başlığı

[14] Osmanlı Devleti’nde Köleleştirme ve Azat Etme Yöntemleri, Hüseyin Bayarslan, Ulakbilge Sosyal Bilimler Dergisi, C 5, S 10, s. 442

[15] Ekmeleddin İhsanoğlu (ed.), Osmanlı Ansiklopedisi, “Vakıf” ve “Esir” maddeleri

[16] Sultan I. Abdülmecid Dönemi’nde (1839 Tanzimat Fermanı’ndan sonra) 1857’de Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde genel köle ticareti yasağı ilan edilmiş ve yürürlüğe konmuştur.

Önerilen makaleler