Kârlı Ticaret Sahibi: Suheyb ibni Sinân Er-Rûmî

صُهَيْبُ بْنُ سِنَانِ Ebû Yahyâ Suheyb ibni Sinân ibni Mâlik Er-Rûmî

Geçtiğimiz sayıda Suheyb ibni Sinân’ın (ra) şahsından, ailesinden, iman edişinden, dini uğrunda gördüğü eziyetlerden bahsetmiştik. Bu yazımızda ise Suheyb’in hicretinden bahsedecek, hayatından hayatımıza köprüler kurarak öğüt almaya çalışacağız.

Ticaretin Kârlı Olsun Ey Ebû Yahyâ!

Allah Resûlü (sav) Mekke’de davete başlamasıyla birlikte müşriklerin de daveti engelleme çabası başlamıştı. Kureyş davetin hızla yayıldığını ve her geçen gün müntesiplerinin çoğaldığını gördükçe baskı ve şiddeti arttırıyordu. Özellikle kendisini koruyacak kimsesi olmayan müminlere büyük eziyet ve zulümlerde bulunuyorlardı. Suheyb’in de kendisini koruyacak kimsesi yoktu. Bu yüzden ağır işkencelerin altında kalıyordu.

Amr ibni’l Hakem’den (rh) şöyle rivayet edilmiştir:

“Suheyb ne dediğini bilmeyinceye kadar müşriklerden azap görüyordu…

Şu ayet onlar hakkında indi:

‘Sonra Rabbin, işkenceye uğradıktan sonra hicret eden, sonra cihad edip sabredenlere karşı (evet,) hiç şüphesiz ki Rabbin, (böylelerine) (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) pek Ğafûr, (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.’ ”[1] [2]

Rabbimiz (cc), Suheyb (ra) ve onun gibi, müşriklerden eziyet gören müminleri bir yandan müjdeleyerek teselli ediyor bir yandan da hicrete işaret ederek onları hazırlıyordu. Onlar da böylesi işkencelere sabrediyor ve hicret için bir çıkış kapısı arıyordu. Allah Resûlü (sav) müminlerin kurtulması ve davetin yayılması için Rabbine sürekli münacatta bulunuyordu. Rabbimiz (cc) ise indirdiği ayetlerde tekrar hicrete işaret ediyor ve tekrar sabretmelerini öğütlüyordu.

“De ki: ‘Ey iman eden kullarım! Rabbinizden korkup sakının! Bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah’ın arzı geniştir. (Dininizi yaşayamadığınız yerden hicret edin.) Ancak sabredenlere ecirleri hesapsızca verilir.’ ”[3]

On üç yılın ardından zorluklar had safhaya ulaştığında artık müjde gelmişti. Birkaç fedakâr gencin eliyle bir beldenin kapısı açılacaktı. Allah Resûlü (sav), “Bana hicret yurdunuz gösterildi. İki kara taşlık arasında hurmalık çorak bir yer gördüm.”[4] diyerek Yesrib’i göstermişti. Yesrib, bundan sonra “Medînetu’n Nebî” olacaktı. Bu belde kutlu bir nizama şahitlik edecekti.

Her şeyi arkalarında bırakıp yola koyuldular, birer ikişer hicret yurduna ulaştılar. Herkes gidince Allah Resûlü de (sav) hicret için yola çıktı. Zorlu bir yoldan geçerek birçok tehlikeyi atlatarak Medine’ye ulaştı. Artık Mekke’de Suheyb ile Alî’den (r.anhuma) başka kimse kalmamıştı. Alî emanetleri sahiplerine vermek için, Suheyb de müşrikler tarafından engellendiği için en sona kalmışlardı.

Huzeyme ibni Sâbit’ten (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Medine’ye en son hicret eden kişiler Alî ve Suheyb ibni Sinân’dı. Hicretleri Rebîu’l Evvel ayının ortasında Allah Resûlü (sav) Kuba’dan henüz ayrılmadığı sırada gerçekleşti.”[5]

Ancak Suheyb sona kalsa da engellere takılı kalmamış, bu son yokuşu da aşmış ve yolculuğunu tamamlamıştı. Allah Resûlü (sav) Kuba’da bulunurken yanına varmıştı. Bu kutlu yolculuğundan dolayı Allah (cc) ve Resûl’ü (sav) tarafından büyük bir övgüye nail olmuştu. Rabbimiz, hakkında ayet indirerek, Nebimiz kendisine güzel sözler söyleyerek onu müjdelemişti.

Saîd ibni’l Museyyeb’den (rh) rivayet edildiğine göre  Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“ ‘Bana hicret yurdunuz iki kara taşlık arasında kurak bir yer olarak gösterildi. Orası ya Hecer’dir ya da Yesrib’dir.’

Suheyb dedi ki: Resûlullah (sav) Medine’ye çıkıp gitti. Onunla birlikte Ebû Bekir de (ra) gitti. Ben de onunla birlikte çıkmak için gayret etmiştim, ama Kureyş’in birtakım gençleri beni alıkoymuştu. Bu sebeple ben o gecemi oturmadan hep ayakta geçirdim. Müşrikler, ‘Allah onu karnındaki ağrıyla meşgul ettiğinden size katılamadı.’ dediler. Hâlbuki benim hiçbir şikâyetim yoktu. Sonra kalktılar, ben de bir berîdlik mesafe yol aldıktan sonra onlardan bazı kimseler beni geri çevirmek için bana yetişti. Ben de onlara, ‘Size birkaç ukiyye altın versem siz de yolumu açsanız, beni bırakıp Mekke’ye gitseniz, ne dersiniz?’ dedim. (Onlar bunu kabul etti.) Sonra onlara, ‘Kapı eşiğinin altını kazın. Onun altında (altından) ukiyyeler olacak (onları alın). Ondan sonra filan kadının yanına gidin, ondaki iki takım elbiseyi de alın.’ deyip çıktım. Nihayet oradan ayrıldım ve Resûlullah (sav) oradan -yani Kuba’dan- ayrılmadan önce yanına vardım. Beni görünce üç defa, ‘Ey Ebû Yahyâ alışverişin kârlı oldu.’ buyurdu. Ben de, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Benden önce yanına kimse gelmedi. Sana (bunu) Cibrîl’den (as) başkası haber vermiş olamaz.’ dedim.”[6]

Saîd ibni’l Museyyeb’den (rh) şöyle rivayet edilmiştir:

“Suheyb Medine’ye hicret etmek için yola çıktı. Kureyş’ten bir grup onu takip etti. Bineğinden indi ve sadağından oklarını çıkardı. Sonra dedi ki: ‘Ey Kureyş topluluğu! Kuşku yok ki sizler, içinizde en iyi ok atan olduğumu biliyorsunuz. Allah’a (cc) yemin olsun ki sadağımdaki bütün okları size atarım ve beni ele geçiremezsiniz. Kalanlarınızı da elimdeki kılıçla öldürürüm. Dilediğinizi yapın. Dilerseniz benim malımı alın ve benim yolumu serbest bırakın.’ Kureyşliler onun malını almayı kabul ettiler. Suheyb (ra) Allah Resûlü’nün (sav) yanına geldiğinde Allah Resûlü (sav) ‘Ticaretin kârlı olsun, ey Ebû Yahyâ! Ticaretin kârlı olsun, ey Ebû Yahyâ!’ dedi ve şu ayet nazil oldu:

‘İnsanlardan öylesi de vardır ki; Allah’ın rızasını elde etmek için canını feda eder. Allah, kullarına karşı (şefkatli olan) Raûf’tur.’[7][8]

Suheyb (ra) Allah Resûlü (sav) ile birlikte olup davası için mücadele etmeyi çok arzuluyordu. Bunun için müşrikler tarafından azaba uğradı ve yolundan alıkonuldu. Ama arzusuna kavuşmak için her şeyi göze aldı. Allah’ın rızasına erişmek için hem canını feda etmekten çekinmedi hem de malını. Böylece kıyamete kadar okunacak Kur’ân’ı Kerim’in övgüsüne nail oldu.

Ebû Sâlih’ten (rh) şöyle rivayet edilmiştir:

“İbni Abbâs, ‘İnsanlardan öylesi de vardır ki; Allah’ın rızasını elde etmek için canını feda eder.’[9] ayeti hakkında, ‘Bu ayet Suheyb ibni Sinân ve onun arkadaşlarından bir topluluk üzerine indi. Mekkeliler onları Allah’a şirk koşmaları için tutup azap etmişlerdi.’ dedi.”[10]

Bu yol böyledir. Cennet denildiğinde karşılığının ucuz olması düşünülemez. Onu elde etmek için kişi benliğinden bir şeyler vermelidir. Bu uğurda kimileri hicret esnasında tüm varlığı olan malını verdi. Kimileri de cihad esnasında insanın en kıymetli varlığı olan canını verdi. Onlar en kıymetli varlıklarını takdim ederek en kıymetli nimeti satın aldılar. Yaptıkları bu merabih ticaretle yüksek mertebelere eriştiler.

Tam da Allah Resûlü’nün (sav) buyurduğu gibi korkup yol aldılar, menzile ulaştılar, pahalı cenneti satın aldılar.

Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurdu:

“Korkan yol alır. Yol alan menzile ulaşır. Dikkat edin! Allah’ın satışa sunduğu şey pahalıdır. Dikkat edin! Allah’ın satışa sunduğu şey cennettir.”[11]

Bugün de dinimiz ve davamız bizden karşılığında cenneti vermek için yanımızda kıymetli olan bazı fedakârlıklar istiyor. Özellikle hayatın siyaha kestiği şu zamanda, her şeyin dünyevi çıkarlar üzerine kurulu olduğu şu düzende bu fedakârlıklar daha bir kıymetli hâle geliyor. Bizim de Allah’a doğru hicret ederken yolumuzu kesen yol kesiciler var. Bu bazen şahıslar bazen kurumlar bazen de olgular olabiliyor. İşte böyle ânlarda Suheyb gibi, onlardan kurtulabilmeli ve hicretimizi gerçekleştirebilmeliyiz. Umulur ki Suheyb gibi, bizler de dünyada olmasa da ahirette böyle güzel bir müjdeye nail oluruz. Düşünsenize, Suheyb yaptığı bu fedakârlıktan dolayı kıyamete dek bu müjdeyle anılacak. Gerçek kazanç bu değil midir? Allah Resûlü (sav) şöyle buyurdu:

“Suheyb kazandı, Suheyb kazandı!”[12]

Hoş Bir Latife

Rabbimiz Suheyb’in çamurunu yeryüzünün yumuşak yerinden seçmiş olacak ki şakacı bir tabiata sahipti. Güzel ahlakıyla birlikte insana inşirah veren bir yapısı vardı.

“Suheyb dindeki faziletiyle birlikte şakacı, neşeli, sevinçli biriydi.”[13]

Allah Resûlü’nün (sav) Suheyb’i (ra) çok sevdiğini önceki yazımızda anlatmıştık. Nebi, Suheyb’le arasındaki bu yakın sevgiden olsa gerek hicret edip yanına geldiğinde hoş bir latifede bulunmuştu. Suheyb de kendinden önce hicret edip onu yanına almadığı için biraz sitem etmişti. Aralarında geçen o güzel muhabbeti okuyalım:

Ebû Amr’dan şöyle rivayet edilmiştir:

“Suheyb faziletli, veralı, güzel ahlaklı ve edepli biriydi. Ondan şunu naklettik: 

‘Allah Resûlü (sav) Kuba’da konakladığında yanına geldim. Onların önünde yaş ve kuru hurmalar vardı. Benim de gözlerim iltihaplanmıştı, buna rağmen hurmaları yemeye başladım. Nebi (sav), ‘Gözlerin iltihaplandığı hâlde hurma mı yiyorsun?’ dedi. Ben de, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Sağlam olan diğer gözümle yiyorum.’ dedim. Allah Resûlü (sav) azı dişleri görününceye kadar gülmeye başladı.’ ”[14]

Ömer ibni’l Hakem’den (rh) şöyle rivayet edilmiştir:

“Suheyb, Allah Resûlü (sav) Kuba’dayken ve beraberinde Ebû Bekir ve Ömer varken onun yanına geldi. Onların önünde taze hurma vardı. Ummu’l Cerâzin türünden olan o yaş hurmaları, onlara Kulsûm ibni El-Hidm getirmişti. Suheyb’in gözleri yolda iltihaplanmış ve şiddetli bir açlığa maruz kalmıştı. Bu sebeple hemen hurmalara daldı. Bunu gören Ömer, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Suheyb’i görüyor musun? Gözleri iltihaptan kapanmış olduğu hâlde hurmaları nasıl da yiyor?’ dedi. Allah Resûlü (sav), ‘Gözlerin iltihaptan kapanmış olduğu hâlde nasıl da hurma yiyorsun?’ deyince Suheyb de, ‘Sadece onları gözlerimin (gören) sağlam tarafıyla yiyorum.’ dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü (sav) tebessüm etti.

Akabinde Suheyb, Ebû Bekir’e şöyle demeye başladı: ‘Hicret ederken arkadaşlık yapacağına dair söz vermiştin, ama beni bırakıp gittin.’ (Sonra Allah Resûlü’ne (sav) yöneldi ve) ‘Ey Allah’ın Resûlü! Sen de bana arkadaşlık edeceğine dair söz vermiştin. Ama beni bırakıp gittin. Kureyş beni yakaladı ve hapsettiler. Kendimi ve ailemi malımı vererek kurtardım.’ dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü (sav), ‘Bu alışveriş kazançlı oldu.’ buyurdu ve ardından Allah ‘İnsanlardan öylesi de vardır ki; Allah’ın rızasını elde etmek için canını feda eder.’[15] ayetini indirdi.

Suheyb, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Ebvâ’da, hamur yoğurduğum bir ölçek kadar undan başka bir azığım yokken senin yanına geldim.’ dedi.”[16]

Suheyb (ra) ve Allah Resûlü (sav) onca sıkıntıyı atlattıktan sonra işte böyle, mutluluklarını paylaşıyorlardı. Böylesine zor ve tehlikeli bir durumdan kurtulduktan sonra bu şekilde muhabbet etmeleri çok hoş değil mi? Bu rivayetleri okudukça insan onların sohbetinde bulunmayı ne kadar da çok arzuluyor.

Devam edecek inşallah…


[1]. 16/Nahl, 110

[2]. Mevsûatu’t Tefsîri’l Me’sûr, Dâru ibni Hazm, 12/531, 41214 No.lu rivayet

[3]. 39/Zumer, 10

[4]. Buhari, 2297

[5]. Hâkim, 5698

[6]. Hâkim, 5706

[7]. bk. 2/Bakara, 207

[8]. Et-Tabakâtu’l Kubrâ, İbnu Sa’d, Dâru’s Sadr, 3/288

[9]. bk. 2/Bakara, 207

[10]. Ma’rifetu’s Sahâbe, Ebu Nuaym, Dâru’l Vatan, 4/2233; El-İstîâb fî Ma’rifeti’l Ashâb, İbnu Abdilber, Dâru’l Ceyl, 1/145

[11]. Tirmizi, 2450; Hakim, 7851

[12]. İbni Hibbân, 3419

[13]. bk. El-Bidâye ve’n Nihâye, İbnu Kesîr, Dâru İhyâi’t Turâs, 7/353

[14]. El-İstîâb fî Ma’rifeti’l Ashâb, İbnu Abdilber, Dâru’l Ceyl, 2/732

[15]. bk. 2/Bakara, 207

[16]. bk. Et-Tabakâtu’l Kubrâ, İbnu Sa’d, Dâru’s Sadr, 3/229

Önerilen makaleler

İlk Yorumu Sen Yap

Cevap Ver