Kana Kana İçilen İmtihan!

Kur’ân-ı Kerim’de geçmiş kıssaların zikredilmesi, eskiyi yâd etmek değil, bu kitaba hakkıyla iman etmiş insanların tilavet esnasında öğüt almaları içindir elbet. Lakin kıssalarda anlatılan olay ve olgunun günlük yaşama güncellenememesi, hayatın bam teline dokunan mesajların anlaşılmasının önünde bir engeldir. Bu problemi aşmak için çağlar öncesinde yaşanan bir kıssadan bahsedip içerisinden çıkarılabilecek dersleri aramaya çalışalım:

Asırlar öncesinde kavmin eşrafından bir grup, kendilerine gönderilen elçiye, zamanın şartları göz önüne alındığında -zahiren- çok makul bir taleple geldiler. Gayet soğukkanlı, kendinden emin, kalpleri etkileyecek ve var olan şartlara işaret ederek güzel bir sunum yaptılar:

“Musa’dan sonra İsrailoğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar nebilerine demişlerdi ki: ‘Bize bir komutan tayin et, (onun komutanlığında) Allah yolunda savaşalım…’ ”[1]

Evet, dillerinde bir talep vardı: Cemaat şuuruyla başarılı amellere imza atabilmek için topluluğa yön vermesi gereken bir emir/komutan… Ağızlarından çıkan sözü kulakları duymuyor olacak ki peygamberleri onlara önemli bir hatırlatmada bulundu:

“…Ya savaş size farz kılındıktan sonra savaşmazsanız?..”[2]

Öyle ya! Ya farz kılındıktan sonra o emirin komutasında söz verdikleri şeyi yapmasalardı? Bu cümle, elçi tarafından ufak ama derin bir hatırlatmaydı, o kadar… Bu ikazın akabinde talebin en can alıcı noktası ve onu süsleyen nedenleri sıraladılar:

“…Biz yurtlarımızdan sürülmüş ve evlatlarımızdan menedilmişken nasıl olur da Allah yolunda savaşmayız?..”[3]

Durum gerçekten de bahsedildiği gibi çok vahimdi! Hem yurtlarından sürülmüş hem de evlatlarından menedilmişlerdi. Zahirî tüm sebepler ortaya dökülmüşken harekete geçmek için nasıl bekleyebilirlerdi ki? Onları bundan alıkoyan tek şey, başlarında -peygamber olmasına rağmen (!)- bir emîrin olmamasıydı. Peki, sahiden öyle miydi?

“…Savaş onlara farz kılınınca azı hariç (savaşmaktan imtina ederek Allah’ın emrinden) yüz çevirdiler…”[4]

Sonuç ne oldu? Savaşacak tüm esbabın var olduğunu ve bundan dolayı bir amel için harekete geçilmesi gerektiğini savunanlardan geriye sadece “kalîl” diye ifade edilen azıcık bir topluluk kaldı. İlginç, değil mi?

Burada biraz soluklanalım…

İnsan bazı olaylarla karşılaştığında “Neredeeen nereye…” diyor ya hani kendi kendine. Gerçekten de bu kıssada anlatılan durum tam anlamıyla öyle. Tilavet ederken beş satır öncesine kadar İslami Hareket için bir şeylerin olmasını isteyenler, çok değil beş satır sonra bu sözlerinden vazgeçtiler. Tıpkı “İslam için bir şeyler yapmamız gerek” cümlesiyle dertlice (!) yola çıkanların, sıra emek vermeye, bir amelin ucundan tutmaya, fedakârlık yapmaya geldiğinde takındıkları tavır gibi. Hiç yabancı gelmiyor değil mi? Düşünülmesi gereken asıl nokta, “Acaba biz hangi grupta yer alanlardanız?” sorusu olmalıdır.

Burada, İslam davasına destek olup uğruna bedel ödedikleri bu yolda, muvahhidlere her ân karşılaşabilecekleri ve hayatlarını tamamen etkileyebilecek bir örnek gösterdi Allah (cc). İslam’ın yücelmesi için samimi ve ihlaslı olmanın, sabır ve sebat edebilmenin, söz vermenin ne demek olduğunun ve büyük kalabalıkların nasıl dökülebileceğinin şifreleri verildi. Dönemler, imtihanlar, şahıslar, mazeret cümleleri değişse de bu ahlaka sahip karakterlerin her dönemde kendini mutlaka ortaya çıkardığını önümüze sunan bir tablo resmedildi. Öyle ki bu manzaradan ibret alarak hayatımıza ve konuştuklarımıza (ahitlerimize) dikkat etmemiz istendi. Zira Müslim (kadın erkek fark etmeksizin) verdiği sözlere sadakat göstermeliydi. O, mesele din, dava olunca durumun ne kadar ciddiyet kazandığını unutmamalıydı.

Satırlar arasında ufkumuzu genişletecek bazı şeyler öğrendiysek, kıssa devam ederken ayetlerin bir bölümünü hatırlayalım, daha sonra güncel yansımalarına değinelim.

“Nebileri onlara demişti ki: ‘Allah, size komutan olarak Talut’u atadı…’ ”[5]

İşte, topluluk tarafından beklenen komutan geldi! Bundan sonra niyetler, öneriler, dertler, enerjiler, projeler, sözler amele dönüşecek ve artık zillet hâli bu topluluktaki herkesin üzerinden kalkacaktı. Süreç yakınlaşmıştı… Gerçekte de öyle miydi?

“…Demişlerdi ki: ‘O (Talut) bizim başımıza nasıl yönetici olabilir? (Oysa) biz yöneticiliğe ondan daha layığız…’ ”[6]

Biraz önce zillet hâlinden kurtulmak için harekete geçmenin sebeplerini bir bir sıralayan ve masumane, samimi (!) bir taleple gelen kavim, şimdi ne diyordu? Sahi, madem yöneticiliğe daha layıklardı, “Bizi yönetici yap.” diye bir öneri de sunabilirlerdi. Neden bu şekilde değil de “Bize bir komutan tayin et.” demişlerdi?

Yöneticiliği kendine layık görenler toplum içerisinde bunu direkt dile getir(e)mezler.[7] Zira insanlar arasında bu istek hoş karşılanmayabilir. Peki bu nasıl olur? Bazen bir emîrin yaptığını açıktan eleştirir, bazen (ayette olduğu gibi) emîrin özelliklerinin/vasıflarının eksik olduğunu zikreder ve kâmil özelliklerin de kendisinde toplandığı imasında bulunur, bazen “Hep yanlış yapılıyor…” gibi sözlerle ortalıkta yer edinir, fakat sıra amel/hizmet etmeye gelince ortadan kaybolur; bazen de meseleler hakkında ucu açık, muallak, kapalı cümleler kurar. Öyle sözler sarf eder ki işler kötüye gidince o durumdan sıyrılmak ve kendine pay çıkarmak için “Ben zaten demiştim.” havasına bürünür. Peki, bu portreyi bilmek bize ne kazandırır? Emirlik konusunda çevremizde kalbimizi rahatsız eden bir söz/fiil fark ettiğimizde bunun yorumunu ehil sahiplerine götürerek hem fitnecilerin hem de fitne olabilecek durumların şerrinden korunmuş oluruz. Sinsice yaklaşan bir fitneye alet olmamış olur ve İslam cemaatinin bütünlüğünü koruruz.

Kıssadan devam edelim… Bundan sonra kendince öneriler, projeler üreten bu topluluk savaş için yola çıktı:

“Talut ordusuyla beraber yola koyulunca demişti ki: ‘Şüphesiz Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Bir avuç içenler dışında, kim de o nehirden tatmazsa şüphesiz ki o bendendir…’ ”[8]

Akıllı bir yönetici… Ki Allah (cc) bu ayetin öncesinde onun hakkında “Şüphesiz Allah, onu sizin için seçti ve onun ilim ve beden gücünü arttırdı…”[9] diyerek buna işaret etmişti. Koskoca orduyu, cemaati sınıyordu. Oldukça ilginç, hem de o ân hayatlarının ve güçlerinin idamesi için en değerli madde olan su ile…

Kıssayı üstünkörü okuduğumuzda insanın, “Bu kadar da değil!” diyesi geliyor. Bu topluluk onlarca kilometre yol katetmiş, bitap düşmüş, cemaat içerisindeki her ferdin arzuladığı şey karşılarına çıkmış, fakat komutan, aksi bir emirde bulunmuş: “Bu nehirden su içmeyeceksiniz!”

Muhtemelen insanlar hem ihtiyaçlarına hem de komutanın basit (!) içerikteki bu emrine baktılar. Ölçtüler, biçtiler, nasıl olabilirliğini düşünüp zihinlerinde -Allah en iyisini bilir- “Bu kadar kalabalığın arasında beni kim fark eder ki?” ya da “Bu kuralda bir yanlışlık var, şu kastedilmiş olmalı!” veya “Bu ne arkadaş, o kadar yorulduk, düşmanla karşılaşacağız, su da mı içmeyeceğiz!” şeklinde bahanelerini, sebep kalkanlarını oluşturdular. Ve birer birer o yasaklı maddeden içmeye başladılar. Alt tarafı basit bir su; bu emre karşı itaatsizliğin karşılığı ne olabilirdi ki? Bakalım…

“…Çok azı hariç o sudan içtiler. Talut ve onunla beraber iman edenler onu (nehri) geçince: ‘Bizim bugün Calut’a ve ordusuna karşı savaşacak bir gücümüz yoktur.’ demişlerdi…”[10]

Bir hikmete binaen imtihan için yasaklanmış sudan kana kana içmek, bir emri küçümseyip kendince bahaneler üreterek bir kuralı çiğnemek, insanı düşman karşısında acziyete düşürebilir miydi? Basit bir su emrine itaatsizlik etmek insanın ayaklarını kaydırabilir miydi? Kıssa gösteriyor ki olabilirdi…

Onlar gelip geçmiş bir ümmetti, asıl husus burada bizi ilgilendiren şu soru olmalıdır: İslam cemaati içerisindeki hangi aykırılıklarımız, hangi küçük (!) itaatsizliklerimiz bir gün bizi düşman karşısında zelil edebilir, istikametimizi bozabilir, amelden geri bırakabilir, sözümüzden dönmeye sebep olabilir? Hangi standartlarımız, alışkanlıklarımız ve vazgeçilmezimiz bizi esfel-i safiline düşürebilir? Ev, araba, vakit, çocuk, eş, uyku, samimi arkadaş, telefon, internet, para, rahata düşkünlük, belli standartlarda yaşama, şahsi kurallar edinme… Hangisi? Bu kıssada geçen “su içmek” örneğinin günlük yaşamımızdaki karşılığı hangi fiil olabilirdi? Hangi imtihanı kana kana içerdik? Hangi kuralı genel ortamlarda veya yalnızken kana kana çiğniyor olabilirdik?

İslami harekete mensup her birey bu soruyu iyi düşünmeli ve tahlil etmelidir. O gün suyla imtihan olundu, bugün ise başka bir şeyle… Değişen ortam ve şartlarda imtihan maddesinin de değişebildiğini, söz verdiği durumların farklılık arz edebildiğini unutmamalıdır. Şu da unutulmamalıdır; her insan hata yapabilir, önemli olan, kişinin fark ettiği aykırılıklarında Rabbine yönelmesi ve istiğfar ederek istikametini düzeltmesi için adım atmasıdır. Samimi niyetle O’na yönelenlerin hatalarını örtecek ve onları ıslah edecektir Allah (cc).

Bir soru zikrederek İslami Hareket mensuplarını itaat noktasında düşünmeye sevk edelim ve yazımızı sonlandıralım:

Sahi Talut, ordunun başında bir komutan olduğu hâlde ordusunu imtihan ederken neden “Allah sizi bir nehirle imtihan edecek.” dedi de “Sizi ben sınayacağım.” demedi? Bunun hikmeti; ulu’l emre itaatin, Allah’a itaat kapsamında olduğunun mesajı olabilir miydi?

Sağlıcakla kalın…

 


[1]. 2/Bakara, 246

[2]. 2/Bakara, 246

[3]. 2/Bakara, 246

[4]. 2/Bakara, 246

[5]. 2/Bakara, 247

[6]. 2/Bakara, 247

[7]. Ümmetin selametini sağlayacak özel meselelerde, kendi şahsından başka bir kimsenin bulunmadığı özel durumlarda emirlik istemek kınanmamıştır. Bu duruma Yusuf’un (as) emirlik istemesi örnek verilebilir. Yerilen şekli ise bu durumun bir menfaat, insanlara karşı üstün olmak ve toplum tarafından saygı görmek için yapılmasıdır. Bu da insanların kalplerinin yansıması olan ağızlarında geveledikleri sözlerinde ve sahadaki küçük büyük amellere iştirak hâllerinde gizlidir.

[8]. 2/Bakara, 249

[9]. 2/Bakara, 247

[10]. 2/Bakara, 249

Önerilen makaleler

İlk Yorumu Sen Yap

Cevap Ver