Hamd Allah’a, salat ve selam O’nun Resûlü’ne olsun.
Mekke ile yapılan anlaşma neticesinde Peygamber (sav) ve ashabı, stratejilerinin yeni aşamalarını devreye sokmaya başladılar. Medine’nin içerisinde ve çevresinde tehlike barındıran bazı oluşumlar vardı. Mesela Yahudiler aşama aşama Medine’den uzaklaştırıldılar. Yine aynı şekilde münafıklar, inen ayetler ile manevra kabiliyetlerini kaybettiler. Ancak Hendek Savaşı’nda ciddi darbe almış olsalar da paralı askerler yine de tehdit oluşturmaya devam ediyordu. Aynı zamanda yakın coğrafyada Hayber kalmıştı.
Hayber hem korunaklı hem de sürgün edilen Yahudilerin elebaşlarının sığındığı, yine aynı şekilde paralı askerler olan Gatafanlılardan da destek alınan bir bölgeydi. Yani İslam Devleti’nin aleyhine propaganda yapacak beyinler için de maddi kazanç elde edecek paralı askerler için de son sığınaktı. En önemlisi Medine’ye çok yakındı. İslam ordusu herhangi bir harekâta giriştiğinde akıllar hep Medine’de kalıyordu.
Bu gerekçelerle harekata başlayan Peygamberimiz (sav) asker seçimlerinde kısıtlamaya gitti. Sadece Rıdvan beyatına katılanları orduya aldı. Bu da münafıklarda bir rahatsızlığa neden oldu. Çünkü İslam Devleti güçlendikçe Medine’de oturan pozisyonda olmak sonraki propagandaları için onları etkisiz hale getiriyordu. Ayrıca Hayber’e cihad değil de dünyevi kazanç gözüyle bakıyorlardı. Eğer savaş kazanılırsa müminler ciddi anlamda ganimet elde edecekler, savaşa çıkamazlarsa bu sefer bundan mahrum olacaklardı.
“Ganimetleri almaya gittiğinizde (savaştan) geri bırakılanlar: ‘Bırakın da sizin peşinizden gelelim.’ diyecekler. Allah’ın sözünü değiştirmek istiyorlar. De ki: ‘Peşimizden gelmeyeceksiniz. Allah, önceden de böyle buyurmuştu.’ (Onlar:) ‘İşin aslı bizi kıskanıyor, çekemiyorsunuz.’ diyecekler. (Hayır, öyle değil!) Bilakis, onlar çok az anlarlar.”[1]
Hayber Yahudileri, Peygamberimizin (sav) ordusuyla yola çıktığını görünce hazırlıklara başladılar. Kalelerine çekildiler. Kalelerde yaklaşık bir yıllık erzak vardı. Aynı şekilde daha önceden iş verdikleri Gatafan Kabilesi’nden paralı askerler ile de anlaştılar. Böylece on dört bin kişilik bir ordu ile Allah Resûlü’nü (sav) karşılamaya hazır hale geldiler. Ancak Gatafanlılar, Hayber’e doğru yola çıkarken bir olay meydana geldi.
“Resûlullah (sav) Medine’den Hayber’e doğru çıktığı zaman İsr’e doğru gitti ve kendisine orada bir mescid inşa etti. Sonra Sahba üzerinden gitti. Resûlullah (sav) askeriyle ilerledi. Gatafanlıların Hayber halkına yardım etmemeleri için bu iki kavim arasında bulunan ve Reci denilen bir vadide konakladı. Gatafanlılar, Resûlullah’a (sav) karşı Yahudilere yardım ediyorlardı.
Gatafan, Resûlullah’ın (sav) Hayber üzerine yürüdüğünü işittiği zaman toplandılar. Sonra Yahudilere yardım etmek için çıktılar ve bir müddet yürüdükten sonra arkalarında bıraktıkları mallarına ve ailelerine bir şeyler olduğunu ve sahabelerin arkadan geldiklerini işittiler. Bunun üzerine geri dönerek ailelerinin ve mallarının yanında kaldılar. Böylece Resûlullah (sav) ile Hayber’in arasını boş bırakmış oldular.”[2]
Ne Peygamberimiz ne de ashabı Gatafanlıların aileleri üzerine yürümüştü. Ne de böyle bir propaganda yapmışlardı. Bu apaçık bir şekilde Allah’ın (cc) yardımıydı. Kalplere inen korku onları gerisin geriye çevirmişti. Birçok savaşta ve zor hadisede olduğu gibi burada da Allah (cc) mümin kullarını yalnız bırakmamıştı. Yola çıkan ve O’na (cc) güvenen her müminin karşılaşacağı tablo da budur.
Peygamberimiz ordusu ile beraber harekete geçtiğinde sahabeler, Amîr (ra) isimli sahabeden ezgi söylemesini talep ettiler. Böylece yolculuk hem onlar için hem de binekler için daha kolay hale gelecekti. O da daha önce Peygamberimizden (sav) duyduğu Hendek Gazvesi’nde de okunan şu ezgiyi söyledi:
“Peygamber (sav) Hendek Günü karnı tamamen toprakla kaplanıncaya kadar toprak taşıyordu ve şöyle diyordu:
‘Vallahi, Allah olmasaydı biz doğru yola ulaşamazdık.
Sadaka veremezdik, namaz kılamazdık.
(Allah’ım) üzerimize sakinlik gönder, eğer düşmanla karşılaşırsak ayaklarımızı sağlam kıl.
Öncelikle onlar bize karşı haddi aştılar.
Fitne isterlerse biz diretiriz, istemeyiz. (Biz diretiriz, istemeyiz derken sesini yükseltti.)’ ”[3]
Yolda dikkat çeken başka bir durum ise Hayber Yahudilerinin başvurdukları bir taktikti.
“Resûlullah (sav), Abbad ibni Bişr kumandasında bazı süvarileri keşif ve casusluk için ileri gönderdi. Abbad ibni Bişr, Eşca Kabilesi’nden Yahudiler hesabına casusluk yapan bir bedevi yakaladı.
Ona, ‘Sen kimsin?’ diye sordu.
Bedevi, ‘Ben kaybettiğim devemi arıyorum.’ dedi.
Abbad ibni Bişr, ‘Sende Hayber hakkında bir bilgi var mı?’ diye sordu.
Bedevi, ‘Yakın geçmişte orada idim. Sen benden Hayber hakkında mı, yoksa Hayberliler hakkında mı bilgi istiyorsun?’ dedi.
Abbad ibni Bişr, ‘Yahudilerden!’ dedi.
Bedevi, ‘Olur! Kinane ibni Ebi Hukayk ve Hevze ibni Kays, Gatafan’dan olan müttefiklerinin yanına destek olmak için gittiler. Onlara yardım etmeleri şartıyla bir sene Hayber’in ürününü vermeyi taahhüt ettiler. Onlar da bunu kabul edip silahlarıyla ve bütün savaş hazırlıklarıyla Utbe ibni Bedir komutasında Hayber’e geldiler. Onlar şimdi Yahudilerle birlikte kalelerdedir. Kalelerde on bin savaş eri vardır! (Onlar, Muhammed ve ashabıyla çarpışmak için bekliyorlar.) Onlar, oklarla vurulmaz, başa çıkılmaz kalelere sahip kimselerdir. Üstelik yanlarında pek çok silah ve yiyecekleri vardır. Yıllarca kuşatılacak olsalar bile bunlarla idare edebilirler. Onların kalelerinde devamlı akan suları da vardır. Onlara hiçbir kimsenin dayanabileceğini sanmıyorum.’ dedi.
Abbad ibni Bişr, kamçısını kaldırıp ona birkaç kamçı vurdu ve ‘Sen, ancak onların bir casususun! Bana doğrusunu söyle! Yoksa boynunu vururum!’ dedi.
Bedevi, ‘Sana doğrusunu söylersem bana eman verir, kanımı bağışlar mısın?’ diye sordu.
Abbad ibni Bişr: ‘Evet!’ dedi.
Bedevi, ‘Onlar, Yesrip Yahudilerine (Beni Kurayza ile Beni Nadirlere) yapmış olduğunuz şeyden korkuya düşmüş bir topluluktur. Medine Yahudileri, Medine’ye ticaret için giden amcamın oğlunu buldular ve ona sizin sayıca, at ve silahça az olduğunuzu haber vermesi için Kinane ibni Ebi Hukayk’a gönderdiler.
Ona demişler ki, ‘Muhammed, şimdiye kadar sizin gibi iyi çarpışan bir kavimle karşılaşmamıştır. Sizlerin harp malzemelerinizin, sayınızın ve silahlarınızın çokluğunu, kalelerinizin sarplığını bilemeden Muhammed’in üzerinize yürümesi, Kureyşlileri ve diğer Arapları sevindirmektedir. Kureyşliler ve diğerleri, durumu dikkatle izlemektedirler.’
Kureyşiler, ‘Hayber Yahudileri Muhammed’i yenecektir! Evet! Şayet Muhammed muzaffer olursa, bu temelli horluk olur!’
Ben bütün bunları işittim. Kinane ibni Ebi Hukayk bana: ‘Sen git, yolda onların önünde dur. Onlar senin ne niyetle orada bulunduğunu anlayamazlar. Sen onları bizim için korkut. Bir dilenci gibi yanlarına kadar sokul. Onlara sayımızın ve yardımcılarımızın çokluğunu anlat ve onlar hakkında bilgi toplayıp hemen bize getir.’ dedi.’
Abbad ibni Bişr (ra), Bedevi’yi Resûlullah’ın (sav) yanına getirdi ve kendisinden aldığı bilgileri Resûlullah’a (sav) anlattı.
Ömer, ‘Onun boynunu vur!’ dedi.
Abbad ibni Bişr, ‘Ben kendisine eman verdim!’ dedi.
Resûlullah (sav), ‘Ey Abbad! İş belli oluncaya kadar onu yanında tut.’ buyurdu.
Bedevi bir iple bağlandı. Resûlullah (sav) Hayber’e varınca, ona İslamiyet’i anlattı ve ‘Seni üç kere İslamiyet’e davet edeceğim. Müslim olmazsan boynundan ip çıkarılmayacaktır.’ buyurunca, bedevi Müslim oldu.’ ”[4]
Aslında bu, çok bilinen bir yöntemdir. Zayıf olan, savaştan mücadeleden korkan muhatabının gözünü korkutmak için bu taktiklere başvurur. Ancak mümin feraset ehlidir. Bu yöntemler ile yolundan dönmez. Hemencecik kandırılmaz. Çünkü o batılın son nefesini verirken ki taktiklerini, üstün ve büyük görünme çabalarını insanlık tarihinden okumuş, yakın tarihinden de bizzat şahitlik etmiştir.
Günümüzde var olan ve her şeye hâkim olduğunu, kontrol ettiğini söyleyen sistemler de aslında bu muameleyi hak ederler. Misal olarak; Allah’ın (cc) izniyle gerçekleşen doğa olaylarındaki acizlikleri, onların ne kadar zayıf olduklarını göstermeye yeter de artar bile. Sünnetullahın bize öğrettiği şey şudur: Bu sistemlerin enkaza dönüşmeleri an meselesidir. Müminler kendi üzerine düşeni yapar ve kadrolarını hazırlarsalar insanlığa sunulacak yeni reçetede imzaları olur.
Hayber yolunda karşılaşılan başka bir olay da yine bizlere bir hatırlatma içerir.
“Resûlullah (sav) Hayber’e gazve yaptığı zaman insanlar bir vadiye vardılar ve tekbir getirerek yüksek sesle ‘Allahu Ekber, Allahu Ekber, lâ ilâhe illallah’ demeye başladılar. Bunun üzerine Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
‘Kendi nefsinize merhamet edin! Siz sağır ya da uzakta olan birine dua etmiyorsunuz. Bilakis, işiten ve yakın olan birisine dua ediyorsunuz ve O sizinle beraberdir.’
Ben de Resûlullah’ın (sav) hayvanının arkasındaydım.
‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.’ (Güç ve kuvvet ancak Allah iledir) dediğimi duydu ve şöyle buyurdu:
‘Ey Abdullah ibni Kays! Sana cennetin hazinelerinden bir hazine olan bir kelime öğreteyim mi?’
‘Evet, ey Allah’ın Resûlü! Annem babam sana feda olsun.’ dedim.
Buyurdu ki: ‘Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.’ ”[5]
Zikir bir mümin için hava su gibidir. Dinin zirvesi olan bir amel yapılırken bile ona her şeyden daha çok ihtiyaç vardır.
“Ey iman edenler! Bir toplulukla karşı karşıya geldiğinizde sebat edin. Allah’ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz.”[6]
Ancak her işte olduğu gibi burada da Peygamberimize bir çerçeve çizilmiş, zikrin nasıl olması gerektiği haber verilmiştir:
“Gönülden yalvararak, korku ile ve yüksek olmayan bir sesle, sabah ve akşam Rabbini zikret. Sakın gafillerden olma!”[7]
Ayetten anlaşıldığı üzere bu sıfatlara sahip olduğunda ancak Allah’ın (cc) razı olacağı bir amel gerçekleşir. O zaman kendi halimize bakmalı. Ümmet olarak zikir halkaları adı verilen yerlerde, ayette belirtilen ile hiç alakası olmayan şeyleri nasıl yaptığımız üzerine düşünmeliyiz. En küçüğünden en büyüğüne kadar tüm amellerde rüştümüze döndüğümüz zaman, işte o vakit gerçekten Nebi’nin (sav) ümmeti olma hakkını kazanmış oluruz.
Duamızın sonu alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’dir.
[1] 48/Fetih, 15
[2] Sîretu İbni Hişâm, 2/330
[3] Buhari, 4104
[4] Meğâzi’l Vâkidî, 2/640-641
[5] Buhari, 4205
[6] 8/Enfâl, 45
[7] 7/A’râf, 205



