HAYBER’İN FETHİ

Hamd Allah’a, salat ve selam O’nun Resûlü’ne olsun.

Peygamber (sav) ashabı ile beraber Hayber kalesini kuşattıklarında, yahudiler Medine yakınlarında müminleri tehdit eden en önemli tehlikelerden sonuncusu idiler. Peygamberimiz (sav) bir strateji güttü ve etrafındaki düşmanların bir kısmıyla meşgul iken diğerleriyle anlaşmalar yapıp onları erteledi. Her zaman tetikte oldu. Ancak Allah Resulü (sav) ve müminleri düşman karşısında bir adım öne çıkartan bu stratejinin özeti; neyi, ne zaman, nasıl yapacağı konusunda bağımsız olmalarıydı. Düşmanları onları bir şeye zorlayamadı. Her zaman onlar birkaç adım sonrasını hesabı katarak hareket ettiler ve başarılı oldular.

Bu sadece savaş stratejisi ile ilgili değildi. Davette de aynı yol izlendi. Kime, hangi konunun, ne zaman anlatılacağı anlık karar verilen şeyler değildi. Netice itibariyle az enerji sarf ederek küçük bir topluluk ile birçok düşman bertaraf edilmiş oldu. Davet kademeli olarak birçok beldeye ulaştı. Buradaki hikmet iyi anlaşılırsa o zaman tüm dünyada var olan tevhid daveti sayıca az, imkanlar açısından güçsüz olsa da Allah’ın izniyle muvaffak olur.

Peygamber (sav) Hayber önünde karargahını kurup hazırlıklarını tamamladı.

“Hücum edecekleri günün gecesinde Resûlullah (sav) :

‘Yarın sancağı öyle bir kimseye vereceğim ki, Allah onun eliyle fethi nasip edecektir. O, Allah’ı ve Resûl’ünü sever; Allah ve Resûl’ü de onu sever.’

O gece insanlar, sancağın kime verileceğini merak ederek sabahladılar. Her biri, o sancağın kendisine verilmesini arzuluyordu. Sabah olunca hepsi sancağı almayı umarak geldiler.

Nebi (sav), ‘Alî nerede?’ buyurdu.

Oradakiler, ‘Gözlerinden rahatsız.’ dediler.

Bunun üzerine Nebi (sav) tükürüğünü onun gözlerine sürüp dua etti. Hemen iyileşti; sanki onda hiçbir ağrı yokmuş gibi oldu. Nebi (sav) sancağı ona verdi.

Alî şöyle dedi: ‘Onlarla bizim gibi oluncaya kadar mı savaşayım?’

Nebi (sav) şöyle buyurdu: ‘Yavaşça yürü, onların sahasına ininceye kadar ilerle. Sonra onları İslam’a davet et. Kendilerine yükümlü oldukları şeyleri haber ver. Allah’a yemin ederim ki senin aracılığınla Allah’ın bir kişiyi hidayete erdirmesi, senin için kızıl develere sahip olmaktan daha hayırlıdır.’ ”[1]

Peygamber (sav) Hayber’e gelmeden önce orduya katılacaklar konusunda ayrım yapmıştı. Zor zamanlarda peygamber ile beraber olanlar orduda kalmış. Ancak münafıklar geride bırakılmıştı. İşte bu rivayet aslında ordunun nasıl seçkinler topluluğundan oluştuğunu göstermekte. Bir kere onlar Allah’ın rızası için yarışan, ihlası kuşanan, ahirete taalluk eden bir hayrı kaçırdıklarında üzülen bir topluluktu. Geride kalan münafıklar ise dertleri dünya olan, ganimetten başka bir şey düşünmeyen, kolay seferlerde orduya katılıp zorluk anlarında sıvışanlardandı.

Müminler hayırda önde olmayı ümit ederken, şayet bu onlara nasip olmaz ise üzülen ama kardeşlerine haset etmeyenlerdi. Münafıklar ise her türlü göreve kendilerinin layık olduğunu düşünen, görev verilen kişileri eleştiren, kıskançlık nedeniyle emirleri gıybet meclislerinde gündem edenlerdi. İşte bu sebeple Allah Resulü uzun sürebilecek olan bir kuşatma için sağlam müminleri seçti. Ve münafıkları geride bıraktı.

Burası bir savaş meydanı. Düşman Yahudiler.

Medine’yi yok etmek için her türlü desiseye baş vuranlar.

Allah Resûlü’nü (sav) dillerine dolayanlar.

Onu öldürmek için hiçbir fırsatı kaçırmayanlar.

Ama Peygamberimiz (sav) sanki ilk defa daveti duyacak bir kavimmiş gibi Ali’ye (ra) tavsiyede bulunuyor. Bunca yaşanmışlıktan sonra içlerinden “İnşallah mümin olmazlar da onlarla savaşırız.” diye temennilerin geçmesi gereken kişilere ilk ve en büyük hedef olarak hidayete çağırma konuluyor. Olabilir ki Hayber’in ganimetleri insanın gözünü büyüleyebilir. Hayır, kızıl develer bile bunun yerini tutmaz. Bir deve sana dünyada bir miktar faydadan başka hiçbir işe yaramaz. İmanına vesile olduğun kişi ise yaptığı tüm hayırlara ortak olduğun için ahirete yönelik en büyük yatırım olur.

Ali (ra) davetini ulaştırdı. Ancak Yahudiler dünyevi gözle olayları değerlendirip, Müslimlerin onlara kalelerinin arkasında zarar veremeyeceklerini düşündüler. Ama birkaç gün içinde yanıldıklarını anladılar.

“Merhab şöyle diyerek ortaya çıktı:

‘Ben o kimseyim ki; anam bana Merhab adını takmıştır!

Tepeden tırnağa silahlı, tecrübeli kahramanım ben,

Harplerin kızışıp şiddetlendiği zamanlarda.’

Ali (ra) de şöyle diyerek onun karşısına çıktı:

‘Ben o kimseyim ki; anam bana Haydar adını takmıştır!

Ben ormanların korkunç görünüşlü aslanı gibiyim.

Düşmanları üçer beşer haklarım!’

Ve Merhab’a bir kılıç vurup başını gövdesinden ayırdı. Bundan sonra fetih gerçekleşti.”[2]

Savaş bu şekilde başladı. Daha öncesinde siyerin birçok yerinde gördüğümüz üzere normal zamanlarda caiz olmayan şeyler savaş sırasında meşrudur. Kişinin kendini övmesi yasaktır. Ama Ali’nin (ra) yerinde olan bir kimsenin yapması gereken tam olarak da budur. Güncel olarak savaş meydanlarında, mücadele sahalarında aslen caiz olmayan ama kafirlerin kalplerine korku salacak şeyler tespit edilmeli ve ilim ehlinin cevazından sonra uygulanmalı.

Önemli savaşçılardan birisini kaybeden Yahudiler her ne kadar moralleri bozulsa da yine de kalelerin arkasında savunmaya devam ediyorlardı. Ancak yavaş yavaş da olsa kaleler tek tek düşüyordu. Kulle kalesinin düşüşünün kıssası ise oldukça ilginçtir.

“Yahudilerden Gazzal adında birisi, Resûlullah’ın (sav) yanına geldi.

‘Ey Ebe’l Kasım! Ben sana, Natat’tan kaçanları bulman için kılavuzluk yaparsam ve seni, Şıkk halkının üzerine götürürsem -ki Şıkk halkı, senden korktuklarından dolayı neredeyse helak oluyorlardır- bana eman verir misin?’ dedi.

Resûlullah (sav), ona ve ev halkına eman verince, Gazzal ‘Sen, bir ay kuşatma altında tutsan, yine de bu kaleyi fethedemezsin. Fakat onların yer altında su kanalları ve ırmakları vardır ki; geceleri gidip oradan su alır içerler, sonra kalelerine döner ve seninle savaşırlar. Eğer onların sularını kesersen, susuzluktan bağıra bağıra helak olurlar.’ dedi.

Resûlullah (sav), hemen Yahudilerin su yollarını kestirdi. Suları kesilince kale halkı, siperlerde daha fazla kalamadılar. Çıkıp şiddetle çarpıştılar. O gün sahabelerden bazıları şehit oldu. Yahudilerden de on kişi öldürüldü. Natat kalelerinin sonuncusu olan Kulle kalesi de, böylece fethedilmiş oldu.”[3]

Bizler Rabbimize dua ederken kendi aciz bakış açımız, dar çerçeveden değerlendirmelerimiz üzerine dua edebiliriz. Ancak bunu daraltmanın bir anlamı yoktur. İşte burada tıkanan bir süreci Allah (cc) bir Yahudinin eliyle açmıştır. Yüzlerce çıkış senaryosu yazılsa akla gelmeyecek bir durumu Allah (cc) dileyince oluvermiştir.

Yahudilerin kaleleri tek tek düşerken Hayber’de ilginç tablolar da yaşanmaktaydı.

Şeddâd ibni’l Hâd’dan (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Bedevilerin biri Nebi’ye geldi. Ona iman etti ve tabi oldu.

Sonra da ‘Yurdum’dan göç edip sizinle birlikte oturacağım.’ dedi.

Nebi (sav) ashabından birine onunla ilgilenmesi için tavsiyede bulundu.

Daha sonra bir savaş oldu. Nebi (sav) düşmandan esirler aldı ve esirleri taksim etti, o kimseye de hissesini ayırdı. O kimse çobanlık yapıyordu. Gelince onun hissesine düşen esiri kendisine verdiler.

O da, ‘Bu nedir?’ dedi. ‘Nebi’nin (sav) sana ayırdığı hissedir.’ dediler.

O hissesine düşen esiri Nebi’ye (sav) getirdi ve ‘Bu nedir?’ diye sordu.

Nebi (sav) ‘Bunu da sana ayırdım.’ dedi.

O adam, ‘Ben ganimet elde etmek için sana tabi olmadım.

-Boğazını göstererek- ben şuramdan ok ile vurulup şehit olup cennete girmek için sana tabi oldum.’ dedi. Bunun üzerine Nebi (sav), ‘Eğer Allah’a karşı sadıksan Allah seni doğrular.’ dedi.

Kısa bir müddet sonra düşmanla savaştılar.

O adamı işaret ettiği yerden okla vurulmuş olarak Allah Resûlü’ne getirdiler.

Allah Resûlü (sav), ‘Bu, o adam mı?’ dedi. ‘Evet.’ dediler.

Nebi de (sav) ‘Allah’a karşı dürüst oldu Allah da onu doğruladı.’ dedi.

Sonra onu kendi cübbesi ile kefenledi ve önüne koyarak namazını kıldı.

Namazda işitilen duası şöyleydi:

‘Allah’ım, bu kulun senin yolunda hicret ederek şehit oldu. Ben de buna şahidim.’ ”[4]

Peygamber’in (sav) de haber verdiği gibi bedeviyi kazananlardan kılan şey samimiyeti, sıdkı oldu. Bazen ahiret yolculuğunda yorgun düşebiliriz, ümitsizliğe kapılabiliriz. İşte bu gibi durumlarda böyle kıssalar elimizden tutar. “Samimi ol yeter.” der. “Sadıklardan olmaya çalış, gerisini Allah’a bırak.” diye nida eder. Mümin kuş gibi hafifler. Ama aynı zamanda ona bir sorumluluk da yükler. Allah için ortaya koyduğu hangi amel olursa olsun zahiren bir başarı elde edemediğini fark ettiğinde kişi eksikliği kendinde görmeli. Sıdk ve samimiyetinde problem var mı diye kontrol etmelidir. Eğer sorun burada ise ne âlâ hemen ıslaha girişmelidir.

Burada bir bedevinin kısasını gördük ama tam zıddı olan bir hadise de yine Hayber günü gerçekleşti.

Sehl ibni Sa’d-i Saidi’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Resûlullah (sav) Hayber Savaşı’nda, müşrik Yahudilerle karşılaşıp çarpışmıştı. O günün çarpışması sona erdikten sonra Resûlullah (sav) karargâhına, düşman da kendi merkezlerine dönmüşlerdi. Fakat Resûlullah’ın (sav) ashabından biri, düşman ordusundan geri kalan veya orduya katılmamış bulunan Yahudilerin peşini bırakmayıp fırsat vermeden takip ediyor ve onları öldürüyordu. (Bu adamın kahramanlığı Resûlullah’a (sav) anlatıldı ve):

‘Ya Resûlullah! Bizden hiç kimse filanın gösterdiği kahramanlığı gösteremedi.’ denildi. Bunun üzerine Resûlullah (sav):

‘Fakat o cehennemliklerdendir.’ buyurdu. Ashabtan bir kişi:

‘Öyle ise ben onu izler ve gözetlerim.’ dedi.

Bu şahıs, o adam ile beraber savaş alanına çıktı. O nerede durduysa diğeri de orada durdu. Ve o, savaşta ne derece çevik davrandıysa diğeri de onu yaptı. Nihayet o adam ağır bir şekilde yaralandı. Bir an önce ölmek için kılıcını yere dayadı ve kılıcın ağzını iki memesi arasına koyarak üstüne yüklendi. Bu şekilde kendini öldürdü. Bunun üzerine onu takip eden kişi Resûlullah’a geldi ve:

‘Ya Resûlullah! Şehadet ederim ki sen muhakkak Allah’ın Resûlü’sün.’ dedi. Resûlullah (sav):

‘Sana ne oldu?’ diye sordu. Adam:

‘Ya Resûlullah! Hani şu cehennemliklerden olduğunu haber verdiğin kimse yok mu? İşte ben, halkın sizin verdiğiniz haberi büyütmesi üzerine bu adamı izler ve gözetlerim dedim. Ve gerçekten arkasından onun hareketini araştırdım. Nihayet bu adam ağır bir şekilde yaralandı ve çabucak ölmek için kılıcının kabzasını yere, keskin ağzını ise iki memesi arasına koydu. Sonra kılıcın üstüne yüklenerek kendisini öldürdü.’ Bunun üzerine Resûlullah (sav): ‘İnsanlar arasında bir sınıf insan vardır ki, halkın gördüğü kadarıyla cennetliklerin amellerini işler. Hâlbuki o, cehennemliktir. Yine bazı insanlar vardır ki; halkın gördüğü kadarıyla cehennemliklerin amellerini işler, ama o, cennetliklerdendir.’ buyurdu.”[5]

İşte mümin bu iki kıssa arasında gidip gelendir. Ümidini hiç kaybetmez ama asla ameline güvenmez. Rabbinin rahmetin iliklerine kadar hisseder ama son nefesinde ne olacağının endişesini yaşamayı sürdürür.

Kalelerin tek tek düşmesi üzerine Yahudiler anlaşmaya yanaştılar. Kendi topraklarında işçi olarak çalışmayı kabul ettiler.

Bunun üzerine Resûlullah (sav), onların çalışmaları ve gelirlerinin paylaşılması şartıyla onlarla sulh yaptı. Fakat onlara “Biz sizi çıkarmayı dilediğimiz zaman sizi çıkarırız.” şartını da koştu. Fedek halkı ile de bu şekilde barış yaptı. Hayber, Müslimler arasında bir ganimet oldu.[6]

Böylece müminler bilmedikleri bir araziye yerleşip vakit ve enerji kaybetmekten kurtulmuş oldular. Aynı zamanda Allah Resulü, dilediği zaman onları çıkaracağını söyleyerek gelecek liderlerin önünü açmış oldu. Zaten Ömer (ra) zamanında bu topraklardan çıkarıldılar.

Böylece Hayber’in fethi tamamlandı ve Medine çevresi rahatlamış oldu.

Duamızın sonu alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’dir.


[1] Buhari, 4210

[2] Müslim, 1807

[3] Rasûlullah (s.a.s)’ın Hayatı İle İslâm’ın Hareket Metodu, 2/98; Vâkidî’den naklen

[4] Nesai, 1953

[5] Buhari, 2898; Müslim, 112

[6] Sîretu İbni Hişâm, 2/337

Önerilen makaleler