Devrimden, Gecikmiş “Karşı Devrim”e Doğru İran

İran, son dört aydır kırk dört yıl önce yönü ve yöneticileri itibarıyla şaibelerden uzak olmayan bir şekilde gerçekleşen Şiî Fars milliyetçisi Devrimden bu yana ülke içinde en karmaşık dönemini yaşıyor. Hayatı tanzim etme şiarıyla Fars milliyetçisi Şiî/Rafizî ideolojinin kırk dört yıllık bir sistem denemesi, sahih tevhid inancı ve Nebevi menhec dışındaki inanç ve yöntemlerin siyasal arenada ve yönetim iddiasında âdeta ölü tabutuna çakılmış son bir çivi gibiydi. Akıbeti de başta ABD ve Yahudiler olmak üzere Şiî/Rafizî dünyası için yarım asırlık bir öykünün dramatik son paragrafı olacak gibi.

Son karışıklıklarda kırk dört yıllık Fars milliyetçisi Rafizî rejim açısından birçok ilk yaşandı. “İslam Devrimi” adıyla ambalajlanarak dünyaya tanıtılan Rafizî rejim döneminde muhtemelen en büyük ve belki de son isyan olmaya doğru evrilen bu karışıklıklar aynı zamanda imparatorluk hayallerinin yeniden canlandırılması ülküsünü de kâbusa dönüştürme potansiyeli barındırmaktadır.

Rejim açısından sembolik anlamda büyük bir önemi olan ve Kum şehrinde Rafizî inancına göre eğitim veren bazı medreseler ile Humeyn şehrinde bulunan ve 1979’daki Fars milliyetçisi Rafizî Devrim ile beraber ülkenin başına getirilen Humeynî’nin doğduğu evin ateşe verilmesi, kırk dört yıllık Rafizî yönetimin karşılaştığı ilk travmatik bir durum. Halk öyle bir noktaya gelmiş/getirilmiş ki rejim ve bu zorba rejimin kurucusu olan Humeynî, artık hemşehrileri tarafından dahi şehirde istenmiyor ve ona ait izler silinmeye çalışılıyor.

Başlangıçtan bu yana yaşanan protestolar, “İslami” etiketli Fars milliyetçisi Şiî rejim yöneticilerinin, krizleri algılama ve süreci yönetme konusundaki yetersizliklerini de ortaya koymuştur. Dikkat çeken bir husus da Şah Rıza Pehlevi’nin devrildiği Devrim sürecinde tekrarlanan sloganlar ülkenin dört bir yanında yeniden yükseliyor: “Merg ber Diktator!/Diktatöre Ölüm!”

Son aylardaki eylemler diğer eylemlerden farklı olarak hiyerarşik örgütsel bir yapıya dayalı değil. Ortada örgüt yok, lider yok. Bu eylemlerin organize olmuş çağrıcıları ve sözcüleri de yok. Spontane/Kendiliğinden oluşmuş amatör bir dalgalanma var. İnsanlar kendi kendilerini bir yerlere toplayıp mobilize ediyor. Belli ki geçmiş yıllardaki protesto gösterilerinden alınmış dersler var ve onu uyguluyorlar.

Protestocu kitleler dağınıktır ve dış güçlerle organik bağları yoktur yahut şu âna dek tespit edilememiştir. Şayet Batılı istihbarat örgütleriyle organik bir bağ var olmuş olsa, öfkeli halkın ateşi daha kısa sürede söndürülürdü. Zira Batılılar için bugünkü İran, yarını belirsiz bir İran’dan çok daha güven vericidir.

Ülkede şehir, mahalle ve sokak bazlı bir hareketlenme var. İşte bu sebeple tüm Orta Doğu’yu anarşiye boğma potansiyeline sahip İran devleti bu kalkışmayı bastırmakta aciz kalıyor. Çünkü “gövde”yi düşürmek için lazım olan “baş” yok!

ABD ve diğer İslam düşmanları, ayrıca ekonomik ve insan kaynakları itibarıyla ciddi anlamda herhangi bir kayba uğramadan İslam coğrafyasını Moğolların yaptıklarından daha beter hâle getiren İran rejiminin yıkılmasını gayet anlaşılır bir şekilde istememektedir. Bütünlüğü korunmuş bir İran, tarihte olduğu gibi, Doğu’daki ve Batı’daki İslam düşmanları için İslam’a karşı savaşta her zaman büyük bir imkân sunmaktadır.

Devrim İhracından “Karşı Devrim”e

Fars milliyetçisi Şiî Devrim kadroları başta Irak, Suriye ve Yemen olmak üzere birçok İslam beldesini zulüm deryasının kısır girdabına soktular. Bizzat siyasi ya da askerî bir amaçla kurup finanse ederek yönettikleri Lübnan’da “Hizbuşşeytan”, Irak’ta Haşdi Şabi, Yemen’de Husi Kabilesi’nden oluşturduğu “Ensaruşşeytan” ve Suriye’de Nusayri Esed rejimini siyasi, askerî ve lojistik desteklerle ayakta tutup mazlum Ehl-i Sünnet halka karşı akla hayale gelmez işkenceler, katliamlar ve sürgünlerin planlandığı bir fesat şebekesi olarak benzer amaçlarla birçok alanda Haçlılar ve Siyonistlerle iş birliği yaptılar. İslam beldelerindeki (Ehl-i Sünnet) halka yaptıklarının aynısını, rejime yönelik tehdit arttığı oranda kendi halkına yapmaktan da çekinmeyeceğini göstermiş oldu.

İran’ın, bahsi geçen ülkelerde körüklediği iç çatışmalar her geçen gün daha da derinleşip yayılma eğilimindedir. Tahran’daki Rafizî yönetim, devrim ihracı adı altında yaptığı bunca cürmü benzer biçimde bu kez kendi halkına yöneltmeye başladı. Şiî/Rafizî rejimin “İslami Vahdet” ve “Ehlibeyt Mektebi” gibi afili isimlendirmelerle başta Türkiye, Mısır, Nijerya ve Azerbaycan olmak üzere birçok ülkede Şiî/Rafizî yayılmacılığı ve nüfuzunu arttırmak için ciddi gayretleri bulunmaktadır.

İran’ın Azerbaycan’daki casusluk şebekesi ve gizli silahlı örgüt yapılanması geçtiğimiz aylarda deşifre edilip büyük ölçüde dağıtıldı. Asıl önemli olan husus şudur: İran’ın hedefindeki diğer ülkelerde yoğun faaliyetlerde bulunan İrancı basın yayın kuruluşları, STK görünümlü etki ajanları, İran casusluk ağı ve gizli silahlı örgütlenmeleri, söz konusu ülkeler Suriyeleştirilmeden Azerbaycan’daki gibi deşifre edilerek etkisizleştirilebilecek midir?

İran’ın Dostları da İslam Düşmanı

Fars milliyetçisi Şiî rejim, 1979 Devrimi’nden itibaren, batıda Kürdistan eyaletinde çoğunluğu Sünni olan halka, güneydoğuda Sistan ve Belucistan eyaletindeki Sünni Beluçlara ve kuzeyde bulunan Azerbaycan eyaletindeki (Güney Azerbaycan) Şiî Azerilere yönelik milliyetçilik ve Şiîlik motivasyonuyla her türlü baskı ve zulmü yapmaktadır. Tüm bunlara rağmen bunca yıldır İran’daki Fars milliyetçisi Rafizî rejimin taraftarı veya hasmı olan hiçbir kesimden herhangi bir tepki gelmemektedir.

Azerbaycan ve Ermenistan arasında yaşanan İkinci Karabağ Savaşı’nda İran’ın Ermenistan’ı açıkça desteklemesinden sonra Azerbaycan tarafında, kendi soydaşları hakkında daha önce benzerine rastlanmayan bir duyarlılık oluştu. Azerbaycan’ın “Güney Azerbaycan” olarak isimlendirdiği bölgedeki Azerilere yönelik baskılara ve hak ihlallerine karşı sesini yükseltmeye başlaması da İkinci Karabağ Savaşı sonrası oldu. Bu da İran rejimini alarma geçiren bir gelişmeydi.

19. yüzyılda Kaçar Hanedanı yönetimindeki İran’ın Çarlık Rusya’sıyla yaptığı 10 Şubat 1828 tarihli Türkmençay Antlaşması’yla Azerbaycan ikiye bölünerek “Güney Azerbaycan” İran hâkimiyetine bırakıldı. Yirmi beş milyon civarında bir nüfusu olan ve zengin petrol ve doğal gaz rezervine sahip bu bölgede yaşanacak geniş çaplı huzursuzluklar İran Devleti’nin beka sorunuyla yüz yüze kalmasına ve süreç içerisinde İran’dan ayrılarak (Kuzey) Azerbaycan’la birleşmek gibi ciddi sonuçlar doğmasına sebep olabilir. İran, Azerbaycan’a karşı Ermenistan’la açıkça aynı safta bulunarak Ermeni ordusuna yardım etmeyi dahi göze almak suretiyle de olsa bu stratejik bölgeyi elinden çıkarmayı hiçbir zaman istememektedir. 

Başta Batılılar olmak üzere dış dünya, özellikle de Ehl-i Sünnet’e aidiyetlerinden dolayı İran’daki Ehl-i Sünnet Kürtler ile Beluçların ve güneybatıda Basra Körfezi kıyılarına sınırı olan Hürmüzgan ve Buşehr eyaletlerinde yaşayan Ehl-i Sünnet Arapların maruz kaldığı baskı, zulüm, yargısız infazlar ve hak ihlallerine karşı sessiz ve tepkisiz. Bunun başlıca sebeplerinden biri de Batılıların, İran’ın Şiî kimliği ve Şia yayılmacılığıyla İslam coğrafyasında en büyük fitne kaynağı olmasından duydukları memnuniyettir.

İran halkının sosyoekonomik mahrumiyetinin yegâne sebebi, Ehl-i Sünnet düşmanlığı temelinde şaşaalı imparatorluk hayallerini gerçekleştirme yolunda çaba sarf eden Safevî artığı Fars milliyetçisi Şiî/Rafizî yöneticilerin söz konusu ülkelerdeki şebekelere aktardığı muazzam para kaynaklarıdır.

İran’ın Fars milliyetçisi Şiî Devriminin şimdiki yöneticileri ülkenin bütün gelirlerini ve zengin yer altı/yer üstü kaynaklarını halkının refahı ve yeni nesillerin istikbali için değil, kendi hinterlandı olarak gördüğü yerlerdeki iş birlikçi faaliyetlere harcamayı tercih etmektedir.

İran rejiminin en sadık destekçisi olan kesimlerden biri de nüfusu otuz bin civarında olduğu tahmin edilen İran’daki Yahudi cemaatidir. Yahudi cemaatine bağlı üst düzey isimler, rejim sahiplerinin çektiği peşrev tonunda olmasa da zaman zaman “amcazadeleri” sayılan yönetime yaranmak maksadıyla İsrail karşıtı açıklamalarda bulunuyorlar.

İran’ın takiyeci ve pragmatik liderliğinin bu krizi atlatmak için “Ahlak Polisi” kurumunun lağvedilmesi (veya bunu yapıyormuş gibi yapması) ve hatta örtüsüzlük/hicapsızlık serbestiyeti de dâhil olmak üzere hiç umulmadık biçimde şapkadan peş peşe tavşanlar çıkarması, kendilerini ve itikadlarını bilenler açısından hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. Böylelikle Batılıların “sevgili ve alternatifsiz gizli partneri” olmayı sürdürmekle beraber “düşman” görünümlü Batılı dostları da devrimin her şeye rağmen yoluna devam etmesine katkıda(!) bulunacaklardır.

Jin, Jiyan, Azadî![1]

Sosyalist, Batıcı, laik bazı Kürt grupları arasında oldukça popüler olan bu politik slogan, İslami olan her şeye etiyle kemiğiyle karşı çıkan, özellikle de sol tandanslı ideolojik fraksiyonlarca benimsenmekte ve İran’daki protestolarda da kullanılmaktadır. Bu slogan; kadınların temiz fıtratından, yüksek ahlaki meziyetlerden, kendisine daha çok yakışan iffetli duruştan ve aile bağlarından koparak “özgür”leştirilmesi amacını sembolize eden ve ülkemizdeki Batı ülkelerinden fonlanan fesat medyalar tarafından da yaygınlaştırılmaktadır.

İran’da ülke genelindeki üniversite öğrencileri de bu protestolara etkin bir şekilde katılmakta ve ısrarla devam ettirmekteler ki bu durum rejim sahiplerini biraz daha endişeye sevk etmekte ve hırçınlaştırmaktadır. İran’ın üst düzey bürokrasisinin yakını olan kadınlar başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinde eğitim imkânından yararlanıp diledikleri gibi yaşıyorlar. Halkın diğer kesimindeki kadınlar için 2005 yılında Ahlak Polisi adıyla bir teşkilat kuruldu ki rejimin gücü ve görünürlüğü halk içerisinde daha kuvvetli bir biçimde müşahede edilsin.

Şia itikadında neredeyse vacip amellerden sayılan ve muta yoluyla kadınları sadece şehvet objesi olarak gören bir rejim, sokakta başlarını açmasınlar diye kolluk teşkilatı kuruyor! İran’daki bütün türbelerde, camilerde ve hüseyniyelerde görevli Şiî mollalarının elinde sekiz dokuz yaşlarındaki kız çocuklarından başlayarak orta ve üzeri yaşlardaki kadınlara kadar on binlerce kadının fotoğraflarının olduğu “Özel Muta Kataloğu” bulunmaktadır. Muta yapmak isteyen bir erkek buralarda görevli bir mollaya gidip söz konusu katalogdan beğendiği kadınla birkaç saatliğine muta yaptırarak bedelini mollaya öder.

Böylesi necis bir tefessüh çarkının Şia dinine göre vacibattan görülerek sistematik biçimde tatbik edildiği toplum içerisinde, sokakta örtünü neden şöyle bağlamadın diye kadını yasalara saygılı olmaya davet eden(!) bu rejimin amaçlarından biri de Şia/Rafizî geleneğin tarih boyunca sahih İslam’a yönelik düşmanlığı ve sanki İslami imiş gibi bir intiba uyandırarak birtakım kavram ve uygulamalar üzerinden toplumların tevhid ve sünnetten nefret edip uzaklaşmalarını sağlamaktır. 

Devrimin gerçekleştirilmesinde büyük katkıları olan ve 1979 Devrimi’nin en önemli aktörlerinden olan kadınların hatırı sayılır bir kesimi bugün aynı rejim için giderek büyüyen bir tehdide dönüşmüş durumda. Alî’nin (ra) taraftarları olduğunu iddia edip, “muhaliflere mızrakların ucunu gösteren” müesses nizamın dinî ve siyasi ricali endişelenmektedir. Muta çirkefliğinin mefulü olmak istemeyen ve “İslam” diye dayatılan şehvet, öfke ve cinayete dayalı Şia inanç ve uygulamalarını benimsemeyen kadınlar, böylelikle İslami inanç ve hayat tarzından nefret ederek, aslında “İslam”dan kaçtıkları zehabına kapılmaktalardır.

Fıtratı bozulmamış her insan böyle yoz bir sistemden nefret eder. Tefessüh etmiş sistemden kaynaklı kötülüklerden nefret ederken tüm bu nefret ve teberrinin Rabbani nizam ve Nebevi menhec olan İslam’a yönelmesi bu insanlar için de büyük bir tehlikedir.

Korku Eşiğini Aşan Halk, Rejimi Geri Adım Atmaya Zorluyor

Her geçen gün müşahede edildiği üzere protestolar üzerinden aylar geçtikçe kitlelerin daha da güçlenip genişlediğini ve derinleşerek farklı toplumsal grupların eklemlendiğini görüyoruz. Ülkedeki protestocu kitleler şu âna dek kalıcılıklarını ispatlamış oldu. Başlangıçta kadınlar ve öğrencilerin protestosu olarak çok kısa bir sürede biteceği öngörülmüştü. Esas itibarıyla bu protestoların bu kadar uzun sürmesinin başta gelen sebebi giderek artan kitlesel bir desteğe sahip olmasıdır. Halkın büyük bir kısmı fikren ve ruhen bu protestoları destekliyor. Çoğu, sokakta olmasalar da bu desteği veriyorlar. Bu açıdan bakıldığında anlaşılmaktadır ki bu protestolar ekranlara yansıyan görüntülerden ve sokakta göründüğünden daha güçlüdür.

Son üç dört aylık süreç göstermiştir ki Şiî/Rafizî İran yönetimi kendisini dünyaya ve iç kamuoyuna sunarken farklı maskeler kullanmaktadır. Son olaylarla beraber herkes, çocuk öldüren ve “saçı gözüktü” diye şer’an ve vicdanen kabul edilemez bir şekilde kadın öldüren gaddar bir yönetimin gerçek suretini görüyor. Bundan dolayı rejim, halk karşısında tüm ahlaki üstünlüğünü kaybetmiştir. Bununla beraber halkla olan ilişkileri hasmane, çatışmacı bir ilişkiye döndü. Toplumla ilişkilerinde hemen hemen aracı tüm kurumlar devre dışı kaldı. Artık insanlar ne mutacı mollalara ne de herhangi bir propaganda aracına inanıyorlar. Her geçen gün şiddetin dozu biraz daha arttırılarak halkla ilişkiler daha fazla gerilmiş vaziyette.

Doğuma Gebe Bir Devrim Mutlaka Gerçekleşir

Son aylarda yaşanan gelişmeler şunu göstermektedir ki baskı altına alınmış, hakları gasp edilmiş, ekonomik kaynakları İslam coğrafyasındaki kargaşa ve katliamların finansmanında heder edilen, katledilen ve âdeta boğulan bir halkın isyanını, kararlılıkla sürdürülmesi hâlinde Batılı veya Doğulu hiçbir güç durduramayacaktır. Batılı yahut Doğulu İslam düşmanları “Karşı Devrim” sürecini durduramayacağını anladıklarında ise yönlendirip yönetme gayreti içerisine gireceklerdir. Nitekim bu durum, İslam coğrafyasındaki birçok ülkede yaşanan devrim ve darbeler sürecinde de yaşandı.

İran’da topluma hükmeden baskıcı yöneticilerin yönetim anlayışından kaynaklı ve yukarıda bahsettiğimiz ülkeleri kan deryasına çeviren ve şu sıralar aynı yöntemleri kendi halkı üzerinde tatbik eden bu kifayetsiz yönetim anlayışı ve uygulamalarına öfke duyan halkın da kırk dört yıldır bu anlayış altında ezildiği böylece herkes tarafından görülmüş oldu.

Komşu halkları ateşe atıp içerideki ateşi küllerle söndürmeye çalışsalar da sokaklarındaki ateş yeniden alevlenerek ateş sahiplerini eteklerinden tutuşturacaktır.

Devrim Muhafızları’nın kara dehlizlerinde, kötülüğün kılıçları altında ve darağacındaki nice mazlumun yüreği kana bulanmış ve ruhu paralanmıştır. Şimdiyse o damla damla akıtılmış kanlar yıkıcı bir sele dönüşmek üzeredir. 

Kimileri İran’daki Şiî/Rafizî mollaları âlim, adil ve hakkaniyetli zannederek söz konusu din adamlarının, halkı ülkenin meseleleri karşısında duyarsız kalmaya devam etmelerini anlamakta güçlük çekmektelerdir.

Memleketin dört bir yanı yanıp tutuşurken mutacı Şiî/Rafizî mollalar sadece sahip oldukları imtiyazları kaybetmemek için değil, halkına zulmeden rejimi Hüseyin (ra) ile özdeşleştirip bu zulmü işleyen rejime karşı geniş çaplı protestolar gerçekleştiren halkı da Yezîd taraftarları şeklinde kodladıklarından dolayı mazlum(!) rejimin safında yer almanın “Huseynî” bir tavır olduğuna itikat ettikleri için seslerini çıkarmazlar.

Uzun yıllardır bu ümmete âdeta kan kusturan, İngilizler, Siyonistler ve ABD’den kat be kat daha fazla mazlum insanın kanına girmiş rejim sahiplerinin yüzüne karşı hakkı haykırdıklarını duymak halkın hakkı olsa da bu durum mutacı mollaların umurunda bile değildir. Esas itibarıyla Şia teolojisine göre böyle bir şeyin gerçekleşmesi mümkün görünmemektedir. Bunun bir sebebi de geçtiğimiz yılın (2022) ortalarında vefat eden Irak asıllı ve Şiî hiyerarşide Hüccetü’l İslam unvanına sahip Hasan El-Mûsâvî’nin[2] sözleridir: “Allah için ve tarih huzurunda şehadet ederim ki Şiîliğe birçok farklı inanç karışmıştır. Yahudilik, Mecusîlik, Budizm ve Hristiyanlık mirası Şia inanç ve uygulamalarına karışmış durumda…”

Hâkimlere iyiliği emredip kötülükten sakındırması gereken ve hüseyniyelerde, Resûlullah’ın (sav) ashabına ve müminlerin anneleri olan eşlerine iftira ve hakaret etmek konusunda birbirleriyle yarışan hatiplerin kendi halkına zulme karşı çıkmayı öğretmeleri mümkün değildir.

Bu ve buna benzer başka sebeplerden dolayı Şiî/Rafizî din adamları mazlum halkın yanında değillerdir. Mazlum ve mahrumlara teselli vermiyorlar. Böyle davranmakla kendilerine göre fıkhı, takvayı ve fazileti biriktirmiş oluyorlar! Biriktirdikleri bu “fıkhı, fazileti ve takvayı(!)” da başka bir yerde değil, İslam beldelerinde karışıklıklar çıkarıp Ehl-i Sünnet ahaliyi katliamdan geçirmek için kullandıklarına herkes tanıklık etmektedir.

“Hüccetü’l İslam”, “Âyetullah”, “Sikatü’l İslam”, “Âyetullâhu’l Uzmâ” gibi afili unvan sahipleri, bu toplumsal krizde halkın isyanına kalplerini ve kulaklarını tıkamakla dünya halkları nezdinde İslam’ı lekeleme çabalarında yeni bir aşamaya gelmiş olacaklar. 1979’dan bu yana devlet gücünü arkalarına alarak çabaladıkları şey de esasen budur. Bu tutumlarıyla Orta Çağ’ın o kan emici kral ve feodal yapı etrafında saf tutmuş kilise ve keşişlerine ve “Karşı Devrim”in ibret objesine dönüşmek üzereler.


[1]. Türkçesi: Kadın, Yaşam, Özgürlük!

[2]. Bu zat, vefat etmeden önce tevbe ederek Şia akidesinden beraatini ilan etmiştir.

Önerilen makaleler

İlk Yorumu Sen Yap

Cevap Ver