Hamd Allah’a, salât ve selam Resûl’üne olsun.
İslam tarihinin her sayfası, sadece askerî zaferlerin değil, aynı zamanda insan ruhunun sabır, tevekkül ve hidayetle imtihan edilişinin eşsiz örnekleriyle doludur. Hudeybiye Antlaşması’yla Mekke cephesinde sağlanan diplomatik başarı ve hemen ardından Hayber’in Fethi’yle Yahudi fitnesinin merkezinin dağıtılması, Medine İslam Devleti için yeni bir stratejik safhanın kapılarını aralamıştı. Ancak Medine’nin huzuru sadece sabit merkezlerden gelen tehditlerle değil; aynı zamanda çölde yaşayan, kural tanımaz bedevi kabilelerinin hareketliliğiyle de sınanıyordu. Hayber gibi büyük bir lojistik ve finans merkezinin Müslimlerin eline geçmesi, bu kabilelerin “iş sahalarını” daraltmış ve onları daha agresif bir tutuma itmişti. Peygamber Efendimiz (sav), bu dağınık ama tehlikeli unsurları yerinde durdurmak ve onlara İslam’ın izzetini göstermek amacıyla Hicretin yedinci yılında, Necid topraklarına doğru Zâtu’r Rika’ Gazvesi’ni başlattı.
Bu gazve, büyük çarpışmaların yaşandığı bir meydan savaşından ziyade sahabe neslinin Allah yolunda katlandığı fiziksel ve manevi meşakkatlerin sembolü hâline gelmiştir. Sıcakta yürümekten dolayı mücahidlerin ayakları yarılmış, onlar da ayaklarına bez parçaları sarmışlardır.
Ebû Mûsâ El-Eş’arî’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:
“ ‘Resûlullah (sav) ile bir gazaya çıktık. Biz altı kişiydik ve aramızda sırayla bindiğimiz bir deve vardı. Ayaklarımız yarıldı, benim de ayaklarım yarıldı ve tırnaklarım döküldü. Ayaklarımıza bezler sarıyorduk. Bu sebeple bu gazaya, ayaklarımıza sardığımız bezlerden dolayı Zâtu’r Rika’ Gazvesi adı verildi.’
Bu hadiseyi anlattıktan sonra bundan hoşlanmadı ve şöyle dedi: ‘Bunu niçin anlatmış oldum ki?’
Sanki, yaptığı bir amelin açığa çıkmasını istememiş gibi bir tavır takındı.”1
Ancak onlar ne geri döndüler ne de şikâyet ettiler. Bu tablo bizlere, İslam davasının sadece dille değil; terle, kanla ve dökülen tırnaklarla omuzlandığını hatırlatır. Bugün bu şartlarda İslam’ı yaşamaya çalışırken, ayaklarına bez sarıp dava sancağını taşıyan o neslin samimiyetini tefekkür etmek ve İslam davası uğruna fedakârlıkta bulunmanın ne derece önemli olduğunu muhasebe etmek bizim için şarttır.
Şu bir gerçektir ki İslam kalesinin asırlar boyunca iç ve dış etkenlere karşı bu kadar dayanıklı olabilmesinin birincil sebebi temellerinde yatan bu fedakârlıktır. Mirasyedi pozisyonuna düşmemek, geçmişe vefa göstererek hem bizim hem de gelecek kuşaklarımız için İslam sancağının en yükseklerde olmasını sağlamak; yine aynı yoldan geçmekle mümkündür. Feda ettiklerimizin sayısı çoğaldıkça temellerimiz de daha sağlam olacaktır.
Sahabe nesli aynı zamanda şu hususta da bize örnektir: Onlar üzerine ciltlerce kitaplar yazılıp asırlar boyunca anlatılması gereken hadiseleri ihlassızlık endişesiyle kendilerine saklama gayretinde idiler. Fedakârlık Allah için yapılmışsa kişinin bilmesi yeterlidir. Ancak burada bir dipnot eklemekte fayda vardır: Şayet bu vakıalar başkaları için örnek olacak, onlara yol gösterip teşvik edecekse o zaman anlatılması gerekir. Kişi hem bunu söyler hem de kalbini yoklamayı bırakmaz. Ve tabii ki şer’i bir hüküm içeren bir durum varsa onun da anlatılması şarttır.
Korku Namazı
Zâtu’r Rika’ Seferi, sadece askerî bir hareketlilik değil, aynı zamanda kulluğumuza dair yeni hükümleri öğrendiğimiz bir seferdir. Düşmanın her ân baskın yapabileceği o ortamda, “Korku Namazı” (Salâtu’l Havf) ilk kez meşru kılınmıştır. Allah Teâlâ, müminlere en zor şartta dahi huzurundan ayrılmamayı öğretmiştir. Allah Resûl’ü (sav), orduyu gruplara ayırmış; bir grup namaz kılarken diğeri de nöbet tutmuştur.
“(Savaş ve korku durumunda) onların içinde olur ve onlara namaz kıldırırsan onlardan bir topluluk seninle beraber (namaza) dursun ve silahlarını yanlarına alsınlar. (Namaz kılanlar) secdeye vardığında (namaz kılmayanlar) arkanızda (sizi korumak için) dursunlar. (Birinci grup namazı bitirince kalksın,) namaz kılmayan diğer topluluk gelsin ve seninle beraber namaz kılsınlar. Tedbirlerini ve silahlarını alsınlar. Kâfirler size bir defada/ânsızın hücum edebilmek için silahlarınızdan ve eşyalarınızdan habersiz olmanızı isterler. Yağmurdan dolayı eziyet görüyorsanız ya da hastaysanız silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Tedbirlerinizi alınız! Şüphesiz ki Allah, kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.”2
“Sahabeler korku namazı kıldılar. Bu namazın kılınışı şöyledir: Bir grup Resûlullah’ın (sav) arkasında saf tuttu. Diğer grup düşman karşısındaydı. Resûlullah beraberindekilere bir rekât kıldırdı. Sonra ayakta bekledi. Arkasındakiler namazlarını tamamladılar, sonra gidip düşmana karşı durdular. Ondan sonra diğer grup geldi; Resûlullah, onlarla kalan bir rekâtını kıldı. Sonra oturarak bekledi. Onlar kılmadıkları birinci rekâtı kıldılar. Daha sonra Resûlullah, onlarla birlikte selam verdi.”3
“Resûlullah (sav), birinci gruba iki rekât namaz kıldırdı. Sonra onlar geri çekildiler. Resûlullah, diğer gruba da iki rekât kıldırdı. Resûlullah, böylece dört rekât kılmış; arkasındakiler iki rekât kılmış oldu.”4
Bu durum, namazın bir ‘‘boş vakit etkinliği’’ değil; hayatın tam kalbinde yer alan direnişin ve sebatın kaynağı olduğunu ispat eder. Bir mümin için cemaatle namaz, düşman karşısında dahi terk edilemeyecek kadar hayati bir sığınaktır. Müminlerin günün belli vakitlerinde bir araya gelmeleri ve omuz omuza vermeleri onların aralarındaki bağı kuvvetlendirirken düşmanlara da en net mesajı verir.
Tevekkülün Zirvesi
Câbir ibni Abdullah (ra), şöyle haber verdi:
“Resûlullah’la (sav) birlikte Necid taraflarına bir gazaya katıldım. Resûlullah geri dönerken ben de onunla birlikte döndüm. Öğle istirahati (kaylûle) vakti ağaçları bol olan bir vadiye geldiler. Resûlullah konakladı, insanlar da ağaçların altına dağılarak gölgelenmeye başladılar. Resûlullah da bir akasya ağacının altına indi ve kılıcını o ağaca astı. Biz de uykuya daldık. Sonra birden Resûlullah bizi çağırmaya başladı. Yanında bir bedevi vardı.
Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: ‘Bu adam, ben uyurken kılıcımı kınından sıyırmış. Uyandım, bir de baktım ki kılıç elinde çıplak hâlde duruyor. Dedi ki: ‘Şimdi seni benden kim koruyacak?’ Ben de, ‘Allah!’ dedim. Bu durum üç kez tekrarlandı.’
Resûlullah (sav) onu cezalandırmadı ve adam oracıkta oturdu.”5
Gazve dönüşü bir vadide mola verildiğinde yaşanan suikast girişimi, Peygamber Efendimizin (sav) sarsılmaz imanının en somut örneklerinden biridir. Efendimiz bir ağacın gölgesinde tek başına istirahate çekilmiş, kılıcını ağaca asmıştı. Bu fırsatı değerlendiren bir bedeviye Peygamberimiz (sav) büyük bir vakar ve sükûnetle tek bir kelime söyledi: ‘‘ALLAH!’’
Bu cevapta öyle bir yakin ve teslimiyet vardı ki; suikastçinin eli titredi, kılıç yere düştü. Bu hadise, Allah’a tam tevekkül eden bir kalbin dünya üzerindeki tüm kılıçlardan daha keskin olduğunu bizlere gösterir. En önemli husus ise Nebi’nin (sav) kavmine anlattığına ve kendisine vahyolunana en başta kendisinin inanmasıdır.
Şimdi sıra Efendimizdeydi. Kılıcı aldı ve aynı soruyu sordu. Bedevi aman dileyince Peygamberimiz (sav) onu cezalandırmak yerine serbest bıraktı. Böylece bedevi gittiği kabilede ashabı öyle bir anlattı ki kavminin hepsi İslam’ı kabul etti. Burada da net bir şekilde cihadın gayesinin insanların dünya ve ahiretini kurtarmak olduğunu görüyoruz.
Sahabenin Kur’ân ile Münasebeti
“Peygamber (sav) ile ashabı konak yerlerinden bir vadi geçidinde konakladıkları sırada Peygamber, ‘Gecemizde bizi kim bekleyecek?’ diye sordu. Muhacirlerden Ammâr ibni Yâsir ve Ensar’dan da Abbâd ibni Bişr, ‘Biz bekleriz, ya Resûlallah.’ dediler. Peygamber, ‘İkiniz vadinin ağzında bulununuz ve göz kulak olunuz.’ buyurdu.
Ammâr ibni Yâsir (ra) ve Abbâd ibni Bişr (ra) geçidin ağzına doğru gittiler. Abbâd ibni Bişr, Ammâr ibni Yâsir’e, ‘Sen gecenin hangi kısmında, önünde mi yoksa sonunda mı beklemek istersin?’ diye sordu. Ammâr ibni Yâsir, ‘Ben gecenin önünde beklemek isterim.’ dedi ve yanının üzerine uzanınca uyuyuverdi.
Abbâd ibni Bişr (ra) ise kalktı, namaza durdu. O sırada kadının kocası çıkageldi. Uzaktan bakınca onun sahabelerin ileri karakolu, gözcüsü olduğunu anladı. Derhâl bir ok atıp isabet ettirdi. Abbâd ibni Bişr, bedenine isabet eden oku çekip yere bıraktı ve namaz kılmaya devam etti. Kadının kocası, ona ikinci bir ok daha isabet ettirdi. Sonra ona üçüncü bir ok daha attı, isabet ettirdi. Abbâd ibni Bişr, bedenine isabet eden oku yine çekip yere bırakarak rükûya ve secdeye vardı. Selam verdikten sonra Ammâr ibni Yâsir’i uyandırdı ve ‘Kalk, otur! Ben kımıldayamayacak hâlde yaralandım.’ dedi.
Ammâr ibni Yâsir (ra) derhâl kalkıp oturdu. Oku atan adam, onları görünce kendisini fark ettiklerini anladı ve dönüp kaçtı. Ammâr ibni Yâsir, Abbâd ibni Bişr’den kanlar aktığını görünce, ‘Subhanallah, adam sana ilk oku attığında beni uyandırsaydın ya!’ dedi. Abbâd ibni Bişr, ‘Ben sureyi okumaya başlamıştım, onu bitirmedikçe kesmek istemedim. Oklar üzerime art arda gelmeye başlayınca, uyandırıp sana haber vermek için okumayı kestim, rükûya vardım. Vallahi, Resûlullah’ın (sav) korumayı emrettiği geçit ağzı nöbetini zayi etmek korkusu olmasaydı sureyi okumaya devam ederdim. Sureyi bitirmeden de adam benim işimi bitirirdi.’ dedi.”6
Abbâd ibni Bişr ve Ammâr ibni Yâsir’in bir vadi ağzındaki bu ribâtları, sadece askerî bir nöbet değil, kalbin bir namaza nasıl bağlandığının ve sorumluluk bilincinin nasıl üst seviyelere çıkarılabileceğinin en güzel örneklerindendir.
Abbâd ibni Bişr’in (ra) vücuduna birbiri ardına saplanan oklar, onun kıyâmını bozmaya yetmiyor. O, okuduğu surenin lezzetini, aldığı fiziksel acıya tercih ediyor. Namaz, onun için sorumluluğu üzerinden atmak değil; bitmesi asla istenmeyen bir buluşma sanki. Dünya telaşının, dertlerinin ve musibetlerinin üzerimize ok gibi yağdığı zamanlarda Abbâd ibni Bişr’in duruşu bize şunu der: “Sana isabet eden hiçbir acı, Allah (cc) ile olan bağını koparmaya mazeret olamaz.”
Abbâd’ın (ra) namazını nihayete erdirmesine engel olan tek bir endişe vardı: Resûlullah’ın (sav) emrini zayi etme korkusu. Bu söz, her müminin kendi hayatını sorgulaması gerektiğini hatırlatır. Sahabe sorumluluk bilinci ile canını bile tehlikeye atmayı göze alan bir nesildir. Bugün bizden istenen fedakârlık nedir?
Ammâr ibni Yâsir ile Abbâd ibni Bişr arasındaki o kısa diyalog, bir davanın nasıl paylaşıldığını gösterir. ‘‘Gecenin hangi yarısında beklemek istersin?’’ sorusu, bir yükü beraber omuzlamanın özetidir. Biri dinlenirken diğeri uyanık kalır, ama hedef tektir: ‘‘Emaneti korumak.’’
Duamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’dir.
1 . Buhari, 3899
2 . 4/Nisâ, 102
3 . Buhari, 4129; Müslim, 842
4 . Buhari, 4136; Müslim, 843, 311
5 . Buhari, 2910
6 . Ebu Davud, 198; Ahmed, 14704



