Allah’ın adıyla,
Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.
Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,
İnsan birkaç damla kan, binbir düşünceden ibarettir.[1] Düşünce ise insandan bağımsız, onun varlığının bir parçasıdır. Çoğu zaman düşünceler insana rağmen onun kalp ve zihnine üşüşür. Üşüşen bu düşüncelere “havâtır” denir[2] ve insan havâtırdan mesul değildir. Ancak insan, bu düşüncelerin peşine düşüp onlar üzerinde kafa yormaya başladığında veya o düşünceleri dillendirip onlarla amel etmeye koyulduğunda artık o düşüncelerden sorumlu olmaya başlar.
Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:
“Allah, içinden geçen (vesveselerle) amel etmediği ve konuşmadığı müddetçe ümmetimi bağışlamıştır.”[3]
İnsanın sorumlu olduğu düşüncelerden biri de zandır. Zan, bazı emarelere dayanarak oluşan düşüncedir. Emarelere dayalı zan güçlendikçe ona ilim, güçlenmezse vehim denir.[4] Bazı âlimler de zannı, iki düşünceden birinin tercih edilmesi olarak tarif eder. Eşit ihtimale sahip olan iki düşünceden, yani şekten biri tercih edildiği ân tercih edilen, zan olur.[5]
İnsanın söz, eylem ve duyguları düşüncelerinin eseridir. Zira kulluğun merkezi kalptir, kalp ise düşüncelerle şekillenir. Güzel düşünceler kulluk zeminine atılmış temiz tohumlar gibidir; mutlaka salih söz, amel ve duygulara evrilecektir. Düşünceler fasid olduğunda ise aksi istikamette sonuçlar doğuracaktır. İslam güzel düşünceleri hüsn-ü zan, çirkin düşünceleri ise su-i zan diye isimlendirir. Biz de bu ayki yazımızda -ve gelecek sayılarda- Allah’a (cc), müminlere, insanın öz nefsine ve bilgi kaynaklarına karşı zan konusunu ele alacağız.
Allah’a Karşı Hüsn-ü Zan
Kişinin Allah’a karşı hüsn-ü zan hâlini koruması, Allah (cc) hakkında taşıması gereken nezih itikada sahip olduğunun göstergesidir. O’nun varlığına, birliğine, güzel isimlerine ve yüce sıfatlarına inanmak; Allah’ın kuluna merhamet edip onu yardımsız bırakmayacağına itikad etmek, O’nun (cc) vaadlerine güvenmektir.
Allah’a Karşı Hüsn-ü Zannın Hükmü
Allah’a (cc) karşı hüsn-ü zan beslemek, farzdır. Kul namazına, orucuna veya zekâtına dikkat ettiği kadar, hatta daha fazla Allah (cc) hakkındaki zannına dikkat etmelidir. Bunun nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
Allah Resûlü (sav) hüsn-ü zannı emretmiş ve her insanın, Rabbine karşı zannını güzelleştirmesini buyurmuştur:
Câbir’den (ra) Allah Resûlü’nün (sav) şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Sizden biri sakın Allah’a karşı güzel zan beslemeden ölmesin.”[6]
Kulun bu dünyadan ayrılırken, yanında taşıyacağı en değerli sermaye, Rabbine karşı hüsn-ü zannıdır. Sahabe, ölüme yakın insanların hüsn-ü zan sahibi olmasını sevinçle karşılamışlardır.
Hayyân Ebu’n Nadr’dan (rh) şöyle rivayet edilmiştir:
“Vâsile ibni El-Eska’ ile beraber, ölüm döşeğindeki Ebu’l Esved’i ziyarete gittiğimizde bizlere selam verip doğrularak oturdu. Daha sonra Ebu’l Esved, Vâsile’nin sağ elini alıp yüzüne ve gözüne sürdü, çünkü o (elleriyle) Allah Resûlü’ne (sav) biat etmişti. Vâsile ona, ‘Sadece bir şey sormak istiyorum.’ deyince o, ‘Nedir?’ diye sordu. Vâsile, ‘(Ölünce sana nasıl muamele edeceği hususunda) Allah hakkındaki zannın nedir?’ dedi. Ebu’l Esved başıyla güzel anlamına gelen bir işarette bulundu. Bunun üzerine Vâsile dedi ki: ‘Müjdeler olsun! Zira ben, Allah Resûlü’nün (sav) şöyle buyurduğunu işittim: ‘Yüce Allah şöyle buyurdu: ‘Ben kulumun beni zannettiği gibiyim. Benim hakkımda dilediğini düşünsün.’ ’ ’ ”[7]
Allah’a karşı hüsn-ü zan, birçok farzın/vacibin gerçekleşmesi için gereklidir. Üzerinde ittifak oluşan şiarlardan biri de “Vacibin kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir.”[8] kaidesidir. Buna, tevekkül sorumluluğunu örnek verebiliriz:
“Müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.”[9]
“Onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.”[10]
“Şayet yüz çevirirlerse de ki: ‘Allah bana yeter. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Yalnızca O’na tevekkül ettim. O, büyük arşın Rabbidir.’ ”[11]
Allah’a (cc) tevekkül etmek imanın, İslam’ın ve tevhid inancının en önemli rükunlarından biridir. Peki kul, Allah’a nasıl tevekkül edecektir? Hadis imamlarından Muhammed ibni Yahyâ Ez-Zuhlî, hocası Hureybî’ye tevekkülü sormuştur. Hureybî (rh), “Kanımca tevekkül, Allah’a karşı hüsn-ü zandır.” diye cevap vermiştir.[12] İbni’l Kayyim (rh), Allah’a karşı hüsn-ü zan ile tevekkül arasındaki ilişkiyi şöyle kurmuştur:
“Beşinci Derece: Allah’a (cc) iyi zan beslemedir. Allah’a hüsn-ü zannın ve O’ndan umman ne kadarsa O’na tevekkülün de o derecedir. Bu sebeple sufilerden birisi, tevekkülü ‘Allah’a hüsn-ü zan beslemek’ olarak açıklamıştır. Gerçek şu ki; O’na olan hüsn-ü zan, insanı O’na dayanıp güvenmeye (tevekküle) çağırır. Çünkü kötü zan beslediğin bir kimseye, kendisinden bir şey ummadığın bir kimseye tevekkül etmen düşünülemez bile.”[13]
Rabbimize ve çevremize karşı birçok sorumluluğumuz var. Bunları yerine getirebilmek için, Rabbimize karşı hüsn-ü zan sahibi olmak durumundayız. Örneğin kâfirlerin tehdit ve tekliflerinin saptırıcı etkisini hepimiz biliyoruz. Öyle ki bu teklif ve tehditler bazen nebileri (as) dahi zorlamış, sarsıntının eşiğine getirmiştir:
“Neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını, bize karşı uydurasın diye seni fitneye düşüreceklerdi. (İstediklerini verdiğin takdirde) o zaman seni dost edinirlerdi. Şayet (ayağını) sabit kılmasaydık, neredeyse onlara az bir şey meyledecektin. O zaman biz sana, hayatın da ölümün de katmerli azabını tattırırdık. Sonra bize karşı kendine bir yardımcı da bulamazdın.”[14]
Bu tehdit ve teklifler karşısında istikameti bozmadan nasıl duracağız? Yüce Allah her tehdidin karşısına bir vaad koymuş; kullarına yardım edeceğini, onları kâfirlerin tuzaklarından koruyacağını ve onların kalbine sebat vereceğini garanti etmiştir. Ancak Rabbine güvenen ve O’nun vaadinden dönmeyeceğine dair güzel bir zanna sahip olanlar, Yüce Allah’ın vaatlerine güvenerek istikametlerini koruyabileceklerdir. İslam’dan sonra nifaka düşenlerin çoğu, Allah’ın (cc) vaadine güvenmemeleri ve O’nun (cc) Resûl’üne yardım etmeyeceğine dair su-i zanları sebebiyle münafık olmuşlardır:
“(Ayrıca) münafık erkek ve münafık kadınlara, müşrik erkek ve müşrik kadınlara (Allah’ın) azap etmesi içindir. (Onlar,) Allah hakkında kötü zan besleyenlerdir. Kötülük döngüsü, onların başına olsun/başlarından kötülük hiç eksik olmasın. Allah onlara öfkelenmiş, lanet etmiş ve onlar için cehennem hazırlamıştır. O, ne kötü bir dönüş yeridir.”[15]
“Allah hakkında yakışık almayan bu zan; Allahu Teâlâ’nın Resûl’üne yardım etmeyeceği, işinin dağılıp yok olacağı ve Allah’ın, Resûl’ünü öldürülmeye terk edeceği şeklinde açıklanmıştır. Yine bu zan; müminlerin uğradıkları bu belânın Allah’ın kaza ve kaderiyle olmadığı ve Allah’ın bunda bir hikmeti bulunmadığı şeklinde de açıklanmıştır. Ayrıca hikmetin, kaderin, Resûl’ünün işini tamamlamasının ve İslâm’ı bütün dinlere üstün kılmasının inkâr edilmesi şeklinde de açıklanmıştır. İşte bu zan, Fetih Suresi’nde buyurulduğu gibi, münafıkların ve müşriklerin Allahu Teâlâ’ya karşı besledikleri kötü zanlarıdır: ‘(Ayrıca) münafık erkek ve münafık kadınlara, müşrik erkek ve müşrik kadınlara (Allah’ın) azap etmesi içindir. (Onlar,) Allah hakkında kötü zan besleyenlerdir. Kötülük döngüsü, onların başına olsun/başlarından kötülük hiç eksik olmasın. Allah onlara öfkelenmiş, lanet etmiş ve onlar için cehennem hazırlamıştır. O, ne kötü bir dönüş yeridir.’[16] Bu ancak kötü bir zan, cahiliyet devri insanlarına has bir cahiliye zannı ve gerçek dışı bir zandır. Allah’ın hikmetine, hamdine ve tek rabb tek ilah oluşuna, caymayacağı sadık vaadine yaraşır olanın ve peygamberlerine yardım edeceğine ve onları hor ve zelil bırakmayacağına ve galiplerin kendi ordusu olacağına dair daha önce vermiş olduğu söze yaraşır olanın aksine bu zan, O’nun en güzel isimlerine (esmâ-i hüsnâsına), en yüce sıfatlarına, bütün kusurlardan ve kötülüklerden arınmış zatına yakışmayan bir zandır. Kim ki, O’nun, Resûl’üne yardım etmeyeceğini, işini tamamlamayacağını, onu desteklemeyeceğini; kendi grubunu desteklemeyip onları yüceltmeyeceğini ve düşmanlarına karşı zafere erdirmeyip üstün kılmayacağını; kendi dinine ve kitabına yardım etmeyeceğini; hiçbir zaman ayağa kalkamayacak bir yok olmayla tevhidi ve hakkı yok edeceği bir daimî galibiyet ile tevhid üzerine şirki, hak üzerine bâtılı galip kılacağını zannederse Allah hakkında kötü zanda bulunmuş ve O’nu kemâline, celâline, sıfatlarına ve niteliklerine lâyık olanın aksine nisbet etmiş olur. Zira O’nun hamdi ve izzeti, hikmeti ve ilahlığı, buna tenezzül etmediği gibi taraftarlarının ve ordusunun boyun eğmesine, sürekli yardım ve daimî zaferin kendisinden yüz çeviren müşrik düşmanlar tarafında olmasına da razı olmaz. Kim Allah’ı böyle zannederse O’nu tanımamış, isimlerini, sıfatlarını ve kemâlini bilememiş demektir.”[17]
Allah’ın (cc) insana muamelesi, insanın Rabbine karşı zannıyla şekillenir. Kim Rabbi hakkında güzel düşünceler taşırsa Allah (cc) ona hayır ve iyilikle muamele edecektir. Rabbine karşı su-i zan besleyen insan ise aksi bir muameleyle karşılaşacaktır.
Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle demiştir:
“Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘Ben, kulumun benim hakkımdaki zannı üzereyim. O beni zikrettiğinde onunla beraberim. Kim, beni kendi nefsinde anarsa ben de onu kendi nefsimde anarım. Kim, beni bir topluluğun içerisinde zikrederse ben kulumu daha hayırlı bir topluluğun içerisinde zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zir’a yaklaşırım. O bana bir zir’a yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.”[18]
Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:
“Ben, kulumun bana olan zannı üzereyim. Eğer benim hakkımda hayır düşünürse, bu onun için hayır olur; eğer şer düşünürse, bu da onun için şer olur.”[19]
Allah’a (cc) karşı hüsn-ü zan beslemeyen insan, zorunlu olarak Rabbine karşı su-i zan sahibi olacaktır. Allah’a karşı su-i zan ise bütün kötülüklerin temeli, insanı dünya ve ahirette alçaltan itikadi bir sapmadır:
“Kulaklarınız, gözleriniz ve derilerinizin aleyhinize şahitlik edeceğini (düşünmediğinizden dolayı, isyan ederken) sakınmadınız. Fakat (işin hakikati) siz, yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini zannederdiniz. Bu, sizin Rabbinize karşı beslediğiniz ve sizi helaka sürükleyen zannınızdır. Böylece hüsrana uğrayanlardan oldunuz.”[20]
Allah (cc) kendi hakkındaki yanlış zanları, sahibini helaka sürükleyen zan diye isimlendirmiştir. Gerçekten de öyledir; Allah hakkındaki su-i zan dünyadaki itikadi sapkınlık ve zilletin, ahiretteki ebedî azabın sebebidir.
İbni’l Kayyim (rh) Allah’a karşı su-i zannın insanı nasıl şirke ve helaka sürüklediğini şöyle izah eder:
“Şirk ve ta’til (sıfatları işlevsiz hale getirme) Allah (cc) hakkında kötü zan beslemekten kaynaklanmaktadır. Bu sebeple muvahhidlerin önderi İbrâhîm (as) tartıştığı müşriklere şöyle demiştir:
‘Allah’tan başka bir takım uydurma ilahlar mı istiyorsunuz? Siz, Alemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?’[21]
Ayetteki mana her ne kadar ‘Siz O’nunla beraber başkalarına ibadet etmişken ve O’na ortaklar kılmışken, O’nun size nasıl bir muamelede bulunmasını bekliyorsunuz? Size nasıl bir karşılık vermesini umuyorsunuz?’ şeklinde olsa da bu tehdidin altında şöyle bir manayı da görebilirsin: ‘Siz Rabbinize nasıl bir kötü zan beslediniz ki O’nunla beraber başkalarına ibadet ettiniz?’
Şöyle ki müşrik, ya Allah’ın (cc) âlemi yönetme konusunda bir vezire, bir yardımcıya veya bir desteğe ihtiyacı olduğunu zannederek şirke düşer. Bu ise her şeyden müstağni olan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu zat hakkında büyük bir iftiradır. Ya da Allah’ın kudretinin ancak ortaklarının kudretiyle beraber tamam olacağını zannederek şirke düşer. Ya da O’nun bir şeyi ancak bir vasıtanın haber vermesinden sonra bilebileceğini, o vasıtanın O’nu merhametli kılmadığı müddetçe merhamet edemeyeceğini, O’nun tek başına yeterli gelmeyeceğini, kuluna bir şey yapmak istediği zaman tıpkı yaratılmışın yaratılmışa aracılık ettiği gibi o vasıta aracılık etmediği sürece bunu yapamayacağını, şefaatçiye olan ihtiyacı ve onunla faydalanması için onun şefaatini kabul etmek zorunda olduğunu, o şefaatçiyle kıtlıktan bolluğa, güçsüzlükten kuvvete çıktığını, bu aracının duaları kendisine yükseltmediği müddetçe -tıpkı dünyadaki hükümdarlar gibi- kullarının dualarına icabet edemeyeceğini zannederek şirke düşer. Ki bu sonuncusu insanların şirke düşmesinin asıl nedenidir. Ya da Allah’ın (cc) kullarının dualarını, uzak olması sebebiyle duyamayacağını, ancak bir aracının kendisine iletmesi durumunda duyabileceğini zanneder. Ya da bir yaratılmışın O’nun üzerinde bir hakkı olduğuna inanır, bu üzerindeki hakkı sebebiyle de onun üzerine yemin eder, O’na bu yaratılmışla tevessül eder. Tıpkı insanların, ileri gelenlere ve hükümdarlara, onların değer verdikleri ve geri çeviremeyecekleri kimselerle tevessülde bulundukları gibi…
İşte bu zikrettiklerimizin hepsi rububiyetin anlamını tam bilememek ve hakkını yerine getirememektir. Müşrik her ne kadar Allah’ı (cc) sevse de, O’ndan korksa da, O’ndan ümit etse de, O’na tevekkül etse de, O’na yönelse de bunları Allah (cc) ve O’na ortak koştuğu varlık arasında bölüştürdüğü için müşriktir. Bu tazim, bu sevgi, bu korku ve bu ümit -az veya çok- Allah’tan başkasına yönlendirilirse azalır, zayıflar ve hatta ortadan kalkar.
Evet şirk, Rabbe eksiklik izafe etmektir. Müşrik bu eksikliği O’na izafe etmek istese de istemese de durum böyledir. Bu sebeple Allahu Teâlâ rububiyeti gereği, kendisine şirk koşan kimseyi bağışlamayacak, ona ebedî azabı tattıracak, onu yaratılmışların en bedbahtı kılacaktır.
Hangi müşrike bakarsan bak onun, şirkiyle Allah’ı (cc) yücelttiğini zannettiği hâlde O’na eksiklik izafe ettiğini görürsün.”[22]
Uhud Günü’nde Allah Resûlü’nü (sav) ve müminleri yüzüstü bırakanlar da Yüce Allah hakkındaki cahiliye zanları nedeniyle o yanlışı yapmışlardı:
“Bir topluluk da kendi canlarını dert ediniyor, Allah’a dair hak olmayan cahiliye zannına kapılıyorlardı. Diyorlardı ki: ‘(Bu savaşla ilgili) bizim bir karar yetkimiz var mı?’ De ki: ‘(Savaş konusunda) yetki tamamen Allah’a aittir.’ ”[23]
Allah’a Karşı Hüsn-ü Zannın Kısımları
Allah’a karşı hüsn-ü zannı iki kısma ayırabiliriz: Allah’ın (cc) yarattığı kadere ve Allah’ın indirdiği şeriata karşı hüsn-ü zan.
Allah’ın kaderine karşı hüsn-ü zan, O’nun eksiksiz ilmine, kudretine ve hiçbir şeyin, karşısında direnemeyeceği meşietine olan inançtır. Bu inancın özü şudur: O (cc) neyi yaratmışsa en güzel surette yaratmış, neyi dilemişse en hikmetli olanı dilemiştir. O (cc) kullarına karşı öz annelerinden daha merhametli, onlara şah damarlarından daha yakın, onlar ile kalpleri arasına girecek kadar hâllerinden haberdardır.
“En güzel isimler Allah’ındır. (Öyleyse) bu isimlerle O’na dua edin.”[24]
Allah’ın (cc) en güzel isimlere ve en yüce sıfatlara sahip olduğuna inanmak, o isim ve sıfatlarında en mükemmel tecellilere sahip olduğuna inanmayı iktiza eder. Bu sebeple O’nun kulları O’na güvenir, tevekkül eder ve tüm ihtiyaçlarını O’ndan (cc) isterler. Dini O’na (cc) halis kılar, O’nunla aralarına hiçbir aracı koymazlar. O’nun (cc) rahmetini umar, O’nun (cc) azabından korkarlar. O’na dönmeyi, O’nu görmeyi, O’nun ebedî nimetlerine kavuşmayı arzular, O’nun (cc) yüceliği karşısında içten içe ürperti duyarlar…
Allah’ın şeriatına dair hüsn-ü zan ise O’nun (cc) her indirdiğinin hayır olduğuna, her sözünün adalet ve doğruluk yönünden tamamlandığına inanmaktır. O’nun dininden daha üstün bir din olmadığına inanmak, O’nun (cc) şeriatının her zaman ve mekâna uygun olduğunu bilmektir. O’nun şeriatının mutlak hakemliğine inanmak; dinî, siyasi ve ekonomik sorunların çözümünde O’nu (cc) mutlak hakem kabul etmektir.
“Yoksa cahiliyenin hükmünü mü istiyorlar? Yakinen inanmış bir kavim için kim Allah’tan daha güzel hüküm sahibi olabilir?”[25]
“Rabbinin kelimesi (Kur’ân), doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semi’ ve (her şeyi bilen) El-Alîm’dir.”[26]
Allah’a Karşı Hüsn-ü Zannın Sebepleri
Allah’a (cc) karşı hüsn-ü zannı koruyup su-i zandan sakınmak için bazı şer’i sebepler vardır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
Yüce Allah’ı İsim ve Sıfatlarıyla Tanımak
“İnsanların pek çoğu kendilerine has ya da başkalarına karşı yaptığı davranışlarda Allah hakkında haksız yere kötü zan besliyorlar. Bundan ancak Allah’ı tanıyan, isimlerini ve sıfatlarını bilen, hamdinin ve hikmetinin gerektirdiğini idrak eden kişiler kurtulabilir. Kim O’nun rahmetinden ümit keserse ve rahmetinden umutsuz olursa Allah hakkında kötü zanda bulunmuştur.”[27]
Yüce Allah’a karşı çeşitli sorumluluklarımız vardır, bunlardan biri de O’na (cc) karşı hüsn-ü zan beslemektir. O’nun (cc) her bir ismi O’na dair doğru inanç edinmemizi, dolayısıyla O’na (cc) karşı sorumluluklarımızı istikamet üzere inşa etmemizi kolaylaştırır. Örneğin Kur’ân’da Allah’a karşı su-i zan besleyen topluluklar anlatılır:
“(Ayrıca) münafık erkek ve münafık kadınlara, müşrik erkek ve müşrik kadınlara (Allah’ın) azap etmesi içindir. (Onlar,) Allah hakkında kötü zan besleyenlerdir.”[28]
Kurtubî (rh) tefsirinde bu ayeti, bir başka ayetle tefsir eder:
“ ‘Kötü zan’ ile kastedilen de Hudeybiye’ye çıkışları esnasında Peygamber’in de (sav), ashabının da tekrar Medine’ye geri dönemeyeceklerini, müşriklerin onları toptan imha edeceklerini zannetmeleridir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: ‘Daha doğrusu siz Resûl’ün ve müminlerin ebediyyen ailelerine dönmeyeceklerini sandınız.’[29] ”[30]
Buna göre onlar, Allah’ın, Nebi’sini yardımsız bırakacağını, Nebi’nin ve ashabının güçlü düşman karşısında yenilip Medine’ye dönemeyeceklerini düşündüler. Tüm bu kötü zannın nedeni, onların Allah’ın En-Nesîr olduğunu bilmemeleri veya unutmaları, O’nun sözünden dönmeyeceğinde gaflete düşmeleridir.
Tüm cahiliye toplumları Allah’ı hakkıyla tanımadıkları için, su-i zanları onları Allah’a karşı su-i edebe sevk eder. Bu edepsizlik hususunda modern cahiliye insanı Kur’ân’da örneklerini okuduğumuz ilkel cahiliye insanından fersah fersah ileridedir. Zira, ilkel cahiliye insanının Yüce Allah’a karşı su-i zannı, Allah’ı (cc) tanımamasından kaynaklanır. Modern cahiliye insanı ise Allah’ı tanımamasının yanında, bir imtihan olarak verilen teknik gelişmeler nedeniyle Rabbine karşı su-i zan besler. Modern insanın dünyasında doktor/hastane şifa dağıtır, psikiyatr/psikolog sorun çözer, yaşam koçu başarılı bir kariyer planlar, ziraat mühendisleri/bilim adamları temel besinlerin sorunsuz şekilde üretimini sağlar, sosyal medya iletişimi sağlar, devlet/patron yasal bir zorunluluk olarak rızık dağıtır, mühendis afetlere dayanıklı barınak yapar… Modern cahilin hakkıyla Allah’ı tanımasının önünde sayısız engel vardır. Bunların her biri Allah’a (cc) meydan okuyan ve Allah’ın bahşettiği gelişmeleri kendi çabalarına, bilimsel gelişmelere mal eden engellerdir.[31]
Resûllerin Allah’a Hüsn-ü Zannını Örnek Almak
Yüce Allah, nebilerini bizim için örnek ve ölçü kılmıştır. Başta Rabbimizi tanımak olmak üzere her konuda onlar bizim rehberimizdir:
“Andolsun ki sizin için, Allah’ı ve Ahiret Günü’nü uman ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah Resûlü’nde güzel bir örneklik vardır.”[32]
Onlar, Allah’a hüsn-ü zan beslemek konusunda en güzel örnekliği sergilemiş, kendilerinden sonra gelen ümmetlerine Allah’a karşı nasıl hüsn-ü zan besleyeceklerini göstermişlerdir.
“İki topluluk birbirini görünce, Musa’nın arkadaşları, ‘Kesinlikle biz yakalandık.’ demişlerdi. Demişti ki: ‘Asla! Rabbim benimle beraberdir ve mutlaka bana yol gösterecektir.’ ”[33]
“Demişti ki: ‘Rabbim! Kemiklerim zayıfladı, saçlarım bembeyaz oldu. Sana dua etmem nedeniyle hiç mutsuz/bedbaht olmadım. (Her ne zaman dua ettiysem icabet ettin.)’ ”[34]
“Siz ona (Resûl’e) yardım etmezseniz, muhakkak Allah ona yardım etmiştir. Hani kâfirler iki kişiden biri olarak onu (Mekke’den) çıkarmışlardı ve ikisi mağaradayken arkadaşına (Ebû Bekir’e), ‘Üzülme! Allah bizimle beraberdir.’ demişti. Allah onun üzerine (güven veren ve kalbini yatıştıran) sekînetini indirmiş, görmediğiniz ordularla onu desteklemiş ve kâfirlerin sözünü (şirke davetlerini) en alçak kılmıştı. Allah’ın sözü (tevhid daveti) ise en yüce olandır. Allah (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) Azîz, (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm’dir.”[35]
Onların siretini çokça okuyan Müslim, onların her hâllerinde Allah’a (cc) güvendiklerini, her işlerinde O’na (cc) tevekkül ettiklerini ve O’na olan hüsn-ü zanlarını hiçbir surette yitirmediklerini görecektir.
“Sana, resûllerin kıssalarından her (vahyettiğimizi), kalbini sağlamlaştırmak için anlatıyoruz.”[36]
Nefse Karşı Su-i Zan
İnsan zayıf ve aciz bir varlıktır. Ümidini yitirdiğinde veya istemediği bir olayla karşılaştığında bu acziyet ve zayıflık açığa çıkar. Zaafa düşen insan aceleci davranır; önce düşüncelerinin, sonra sözlerinin ayarı bozulur. Rabbim bana değer vermiyor diye düşünmeye başlar ve kendi aleyhine beddualar savurur:
“Ama onu sınayıp rızkını daraltacak olsa der ki: ‘Rabbim beni (değersizleştirip) alçalttı.’ ”[37]
“İnsan hayra dua ettiği gibi, (öfkelenip sıkıldığında beddua ederek) şerre de dua eder. İnsan çok acelecidir.”[38]
İnsan nefsi zayıflık ve acziyeti nedeniyle olumsuzluklar karşısında olumsuz düşünceler üretir. Şayet bu düşünceler nefse yönelmezse Allah’a (cc) yönelir, insanı alçaltan ve helaka sürekleyen Allah’a karşı su-i zan baş gösterir.
İbni Kayyim’in (rh) sözleriyle söyleyecek olursak, kulun Rabbine karşı hâli şöyle olmalıdır:
“Rabbine karşı insaflı olana, ilminin az olduğunu, çokça kusurlar işlediğini ve bazen aşırıya gittiğini, bazen de muamelelerde haddi aştığını itiraf edip ortaya koyan kimseye müjdeler olsun! Şayet Rabbi onu günahlarıyla hesaba çekecek olursa O’nun adaletini; şayet günahlarını affedecek olursa O’nun ihsanını görür. Bir sevap işleyecek olursa O’nun fazlını ve bunu ona ihsan ettiğine şahit olur. Eğer işlediği bu ameli Allah kabul ederse ikinci kez lütuf ettiğine şahit olur. Eğer aynı mislinde olmakla beraber (ama bir şartın oluşmamasından dolayı) bu amelini reddedecek olursa bundan dolayı kul bunun uygun olmadığını asla söylemez. Şayet bir günah işleyecek olursa bu günahından Rabbinin uzak olduğunu anlar. Günah işlemesinden dolayı, Allah’ın onu masum kılmadığını ve cezalandıracağını ve bunda da Rabbinin adaletinin söz konusu olduğunu da bilir. Kuşkusuz Rabbine karşı oldukça fakir olduğunu, kendi nefsine karşı zulüm işlediğini idrak eder ve şayet Rabbi onu bunlardan dolayı affedecek olursa bunun, O’nun sonsuz ihsanından, cömertliğinden ve bahşetmesinden kaynaklandığını idrak eder. İşte konunun nüktesi ve sırrı şu ki; artık bu kul, ihsan edenin yalnız Rabbi olduğunu anlar ve kendi nefsinin günahkâr ya da ifratta olduğunu yahut da yanlışta bulunduğunu bilir. Bununla beraber kendisini sevindiren her şeyin yaratanının fazlından geldiğini, O’nun ihsan ettiğini ve günahlardan dolayı kendisini kötü yapan her şeyde de O’nun (cc) adaletinin tecelli ettiğini bilir.
Sevdiklerinden kimisinin evleri harap olunca (onları) sevenler, ‘Orada oturmakta olanlara sulak olsun!’ derlermiş. Aynı şekilde Allah’a âşık olan kimse de toprağın altında iken yılların geçtiği söz konusu olunca, kendisinin dünyada iken Allah’a yaptığı itaatini, dostluğunu ve O’nun da kendisine gösterdiği merhametini hatırlar. Eskimiş bedenlerin meskûn olduğu yerdekiler de sulanıverir.”[39]
Allah’a Karşı Hüsn-ü Zan; İnanç, Amel ve Ahlakı Güzelleştirir
Allah’a karşı hüzn-ü zannın alameti, Allah’a itaatte çokça çaba göstermektir.[40] Çünkü kişi, Allah’ın (cc), yaptıklarının karşılığını verdiğine inandığında amellerinde ihsan başlar. Günahlar ise kalpte karanlık oluşturur ve insanın Rabbine hüsn-ü zan beslemesine engel olur.[41] Bundan olsa gerek selef imamlarından Hasan El-Basrî (rh) der ki: “Müminin Rabbine karşı zannı güzel olduğundan ameli de güzeldir. Münafığın ise Rabbine karşı zannı kötü olduğundan ameli de kötü olmuştur.[42]
Bu aynı zamanda “Allah’a karşı hüsn-ü zan” ile “Allah ile aldanmak” arasındaki farkı anlamamızı da kolaylaştırır:
“Ey insan! El-Kerîm olan Rabbine karşı seni aldatan şey nedir?”[43]
Peki, nedir bu aldanma?
Kimisi Allah’ın sonsuz keremine, ihsan üzere bir kullukla karşılık vermez, küfür ve isyanla karşılık verir. Kimisi de Allah’ın keremini yanlış anlar, aldanır. Sanır ki ne yaparsa yapsın, Allah (cc) ona keremiyle muamele etmeye devam edecektir. Şeytan, bazen Allah’ın rahmetiyle bazen hilmiyle bazen de keremiyle kulu aldatır. Yani Allah’a karşı yine Allah ile aldatır![44]
Kişi, Rabbine karşı taşıdığı zan hüsn-ü zan mıdır yoksa şeytan insanı Allah’ın rahmet ve keremiyle mi aldatmaktadır, anlamak istiyorsa ameline bakmalıdır. Şayet zannı onu amele sevk ediyorsa bu, hüsn-ü zandır. Şayet zannı onu tembelliğe ve amelde isteksizliğe sevk ediyorsa bu, aldanmadır. Bazı âlimler, insanların helal ve temiz olanı bırakıp harama meyletmesinin nedeninin Allah’a karşı su-i zan olduğunu söylemiştir. Doğal olarak kötü amellerin nedenini Rablerine karşı su-i zanna bağlamışlardır:
“Kul ancak şu iki şekilde haram olan bir şeye düçar olur:
Birincisi: Rabbine beslediği kötü zan. Şayet O’na itaat eder ve O’nu tercih ederse, Allah’ın ona daha hayırlı bir helal vermeyeceğine inanmasıdır.
İkincisi: Bunun böyle olduğunu bilir. Şöyle ki, bu kimse Allah için bir şeyi terk etmenin ve daha hayırlısıyla ifa etmenin doğruluğunu bilir, ancak şehvet ve arzusu sabrının önüne geçmiş, hevası aklını örtmüştür. İşte bu ilk maddedeki kimsenin bu durumu ilminin zayıflığından, öbürü de aklının ve basiretinin zayıflığından kaynaklanmaktadır.”[45]
Allah’a karşı hüsn-ü zan cömertlik ahlakına, su-i zan ise cimriliğe neden olur.[46] Çünkü insanları infaktan alıkoyan en etkili şey mala olan düşkünlükleri ve şeytanın onları fakirlikle korkutmasıdır:
“Şeytan (değerli olan ve Allah yolunda infak edilmeye layık mallarınızı vermeyesiniz diye) sizi fakirlikle korkutup, size fuhşiyatı emrediyor. Allah ise size kendi katından bağışlanma ve O’ndan olan ihsan ve lütuf vadediyor. Allah (ihsanı ve lütfu bütün varlığı kuşatacak kadar geniş olan) Vâsi’, (her şeyi bilen) Alîm’dir.”[47]
Görüldüğü gibi şeytan, insanları fakirlikle korkuturken Yüce Alah (cc) insanlara kendi katından bağışlanma, lütuf ve ihsan vadediyor. Allah’a karşı hüsn-ü zannı olan insan bilir ki Yüce Allah infakına karşılık onu lütuf ve ihsanına mazhar kılacak, infak ettiğine mukabil ona maddi ve manevi ihsanlarda bulunacaktır:
“De ki: ‘Şüphesiz ki Rabbim, kullarından dilediğine rızkı genişletir, (dilediğine) daraltır. Her ne infak ederseniz (Allah,) yerine başkasını koyar. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.’ ”[48]
Şayet bu vaatlere rağmen insanın malından infak ederken eli titriyor, vermekten imtina ediyorsa bu, onun Allah’a karşı su-i zan taşıdığını gösterir.
Hüsn-ü zannın bir diğer alameti umutvar olmak, olaylara sadece zahirî sebeplerle değil, Allah’ın (cc) engin ilim ve hikmetine güvenerek bakmaktır. Zira umut, hüsn-ü zannın eseriyken karamsarlık Allah’a ve O’nun kaderine su-i zannın eseridir. Müfessir Kurtubi (rh) der ki:
“İyiye Yormak (Tefe’ül): İyiye yormak istemek bu kabilden değildir. Nitekim Peygamber (sav) ‘Ey Râşid (Ey doğru yolda olan) ve Ey Necih (Ey başarılı olan) gibi isimleri işitmekten hoşlanırdı. Bunu Tirmizî rivayet etmiş olup sahih ve garib bir hadistir, demiştir. Peygamber’in bu şekilde hayra yorulacak şeylerden hoşlanmasının sebebi ise hayra yormakla insan nefsinin rahatlaması, ihtiyacın karşılanıp arzulanan şeyin elde edileceği müjdesiyle sevinmesi dolayısıyladır. Bunun sonucunda kişi, Yüce Allah’tan gelecekler hakkında güzel zan besler. Yüce Allah da (kudsî hadiste), ‘Ben, kulumun benim hakkımda zannettiği gibi tecelli ederim.’ diye buyurmuştur. Diğer taraftan Peygamber, herhangi bir şeyi uğursuz saymaktan hoşlanmazdı. Çünkü bu, müşriklerin uygulamaları arasında idi. Ve ayrıca kötüye yormak, Yüce Allah hakkında kötü zan beslemeye sebeptir.
El-Hattâbi der ki: ‘İyiye yormak ile uğursuz saymak arasındaki fark şudur: İyiye yormak, Yüce Allah (ın takdiri) hakkında güzel zan beslemek kabilindendir. Uğursuz saymak ise O’ndan başka herhangi bir şeye tevekkül edip güvenmek kabilindendir.’
El-Esmaî der ki: ‘Ben, İbn Avn’a tefe’ül (iyiye yormak)’ın mahiyeti hakkında soru sordum, o da bana şöyle dedi: ‘İyiye yormak, kişinin hasta iken ey salim (sağlıklı), diye bir söz işitmesi yahut da kaybettiği bir şeyi ararken ey vacid (ey aradığını bulan) diye seslenildiğini işitmesidir.’ ’ ”[49]
Bu ayki yazımızda zan konusunun bir kısmını, Allah’a karşı hüsn-ü zan başlığını ele aldık. Bir sonraki sayılarımızda yazının girişinde işaret ettiğimiz bilgi kaynaklarında zan, müminlere karşı zan ve insanın nefsine karşı zannı konularını ele alacağız, inşallah. Rabbim bizleri zâtına karşı hüsn-ü zan ehlinden kılsın. Allahumme âmin.
[1] Sözün aslı Sadi Şirazi’ye aittir:
Yek katre-i hûnest, sad hezârân endişe
İnsan bir damla kan, binbir endişe
[2] “ ‘Aklına gelmek, hatırlamak, içine doğmak’ anlamındaki hutûr kökünden türeyen hâtır kelimesinin çoğulu olup insanın iradesi dışında zihnine gelen iyi veya kötü düşünceleri ifade eder.” (TDV İslâm Ansiklopedisi, 16/523)
[3] Buhari, 6664; Müslim, 127
[4] bk. El-Mufredât fî Ğarîbi’l Kur’ân, s. 539, z-n-n maddesi
[5] bk. Ahkâmu’l Kur’ân libni’l Arabî El-Mâlikî, Dâru’l Kutubi’l İlmiyye, 4/156
[6] Müslim, 2877
[7] Ahmed, 16016
[8] bk. El-Bahru’l Muhît fî Usûli’l Fıkh, 1/374; Mecmûu’l Fetâvâ, 1/531
[9] 3/Âl-i İmrân, 122
[10] 4/Nisâ, 81
[11] 9/Tevbe, 129
[12] Siyeru A’lâmi’n Nubelâ, Muessesetu’r Risâle, 9/349
[13] Medâricu’s Sâlikîn, Dâru’l Kitâbi’l Arabî, 2/121; Türkçesi için bk. İnsan Yayınları, 2/110
[14] 17/İsrâ, 73-75
[15] 48/Fetih, 6
[16] 48/Fetih, 6
[17] Zâdu’l Meâd, Muessesetu’r Risâle, 3/205; Türkçesi için bk. İklim Yayınları, 3/270-271
[18] Buhari, 7405; Müslim, 2675
[19] Ahmed, 9076
[20] 41/Fussilet, 22-23
[21] 37/Sâffât, 86-87
[22] İğâsetu’l Lehfân, Mektebetu’l Meârif, 1/62; Türkçesi için bk. Şeytanın Tuzakları ve Kurtulma Yolları, Neda Yayınları, s. 90-91
[23] 3/Âl-i İmrân, 154
[24] 7/A’râf, 180
[25] 5/Mâide, 50
[26] 6/En’âm, 115
[27] Zâdu’l Meâd, Muessesetu’r Risâle, 3/206; Türkçesi için bk. İklim Yayınları, 3/271
[28] 48/Fetih, 6
[29] 48/Feth, 12
[30] Tefsîru’l Kurtubî, Dâru’l Kutubi’l Mısriyye, 16/265; Türkçesi için bk. Buruc Yayınları, 16/173
[31] bk. Tevhid İnancını İnşa Eden Kavramlar, Tevhid Basım Yayın, s. 584
[32] 33/Ahzâb, 21
[33] Şuarâ, 61-62
[34] 19/Meryem, 4
[35] 9/Tevbe, 40
[36] 11/Hûd, 120
[37] 89/Fecr, 16
[38] 17/İsrâ, 11
[39] El-Fevâid libni’l Kayyim, Dâru Atââti’l İlm s. 47; Türkçesi için bk. Polen Yayınları, s. 70-71
[40] Âdâbu’n Nufûs li’l Muhâsibî, Dâru’l Ceyl, s.150
[41] bk. Ed-Dâu ve’d Devâ, Dâru’l Ma’rife, s. 25; Türkçesi için bk. Kalbin İlacı, Elif Yayınları, s. 34
[42] Mevsûatu’t Tefsîri’l Me’sûr, 22/1912, 78537 No.lu rivayet
[43] 82/İnfitâr, 6
[44] bk. El-Esmâu’l Husnâ, Tevhid Basım Yayın, s. 887
[45] El-Fevâid libni’l Kayyim, Dâru Atââti’l İlm s. 63; Türkçesi için bk. Polen Yayınları, s. 87
[46] bk. Dureru’l Hikem, Seâlebî, Dâru’s Sahâbe, s. 49
[47] 2/Bakara, 268
[48] 34/Sebe’, 39
[49] Tefsîru’l Kurtubî, Dâru’l Kutubi’l Mısriyye, 6/59-60; Türkçesi için bk. Buruc Yayınları, 6/51