ÜSTÜNLÜK

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ

“Ey insanlar! Şüphesiz ki sizleri bir erkek ve dişiden yarattık. Karşılıklı olarak tanışıp kaynaşmanız için sizleri halklara ve kabilelere ayırdık. Gerçek şu ki Allah katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır. Şüphesiz ki Allah, (her şeyi bilen) Alîm ve (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir.”[1]

Allah’ın (cc) adıyla,

Allah’a (cc) hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Bir önceki yazımızda, Allah’ın (cc) yarattığı her şeyde, üzerinde tefekkür eden ve yalnızca Allah’a (cc) yönelen müminler için ayetler bulunduğunu, insanların erkek ve kadın olarak yaratılmasının da üzerinde tefekkür edilmesi gereken ayetlerden olduğu hususunu ele almıştık.

Bu ayki yazımızda ise insanların farklı dil ve ırklar hâlinde yaratılmasını, Hucurât Suresi, 13. ayet ışığında tefekkür edilmesi gereken bir ayet olarak ele almaya çalışacağız.

Karşılıklı olarak tanışıp kaynaşmanız için sizleri halklara ve kabilelere ayırdık.

Yazımıza konu edindiğimiz ayetin nüzul sebebiyle ilgili tefsir kaynaklarımıza baktığımızda bazı rivayetler görmekteyiz.

Âişe Annemizden (r.anha) rivayet edildiğine göre bu ayet, Ebû Hind hakkında nazil olmuştur. Resûlullah (sav) Ben-i Beyâda Kabilesi’ne Ebû Hind için dünür olduğunda “Mevalimizle (azadlı kölelerimizle) mi evlendireceğiz?” dediler. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuştur.[2]

Başka bir rivayet ise İbni Abbâs’tan (ra) aktarılmıştır. “Sâbit ibni Kays (ra) mescide geldiğinde bir adamdan, kendisine oturacak yer açmasını istemiş, ancak adam ona yer vermemişti. Bunun üzerine Sâbit, ‘Falanın oğlu!’ diyerek bu kişiyi annesiyle/soyuyla küçümsemişti. Resûlullah (sav), ‘Bu adamı annesiyle ayıplayan kim?’ diye sorunca Sâbit, ‘Ben, ey Allah’ın Resûlü!’ dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sav), ‘Ey Sâbit! Bak şuradaki insanların yüzüne, ne görüyorsun?’ buyurdu. Sâbit (ra) baktı ve ‘Ey Allah’ın Resûlü, beyaz, siyah ve kızıl tende insanlar görüyorum.’ dedi. Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: ‘Ey Sâbit, insanlara ancak dinin ve takvan ile üstün olabilirsin!’ Bunun üzerine Hucurât Suresi, 13. ayet nazil oldu. Sâbit’e yer açmayan kişi hakkında ise Mucâdele Suresi, 11. ayet nazil oldu.”[3]

Ayetin nüzul sebebi olarak zikredilen bir diğer olay ise, Mekke’nin Fethi gününde Bilâl’in (ra) Kâbe’nin duvarı üzerinde ezan okumasıdır. İbni Abbâs’tan (ra) aktarıldığına göre Bilâl Kâbe’nin duvarına tırmandığında Mekke’nin eşrafından bazı kimseler, “İyi ki babalarımız bugünü görmeden öldü! Şu siyahi adamın bu yaptığını görmediler!” dediler. Suheyl ibni Amr (ra), “Allah (cc), bu durumu, razı değilse değiştirir.” dedi. Ebû Sufyân (ra) ise “Ben bir şey söyleyip semanın Rabbinin bunu haber vermesinden korktuğum için bir şey demiyorum.” dedi. Bu şekilde konuşanları Resûlullah (sav) yanına çağırdı ve onlara konuşmaları hakkında sordu. Onlar da konuştuklarını ikrar ettiler. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.[4]

Ayetin sebeb-i nüzulüyle ilgili nakledilen rivayetlerin ortak noktası, ayetin nazil olduğu dönemde insanların bağlı oldukları nesep, ırk, kabile veya toplumsal statülerine göre değerlendirilmeleridir. İnsanların bu değer ölçütleriyle değerlendirilmeleri hem geçmiş hem de modern cahiliye zihniyetinin en temel özelliklerinden biridir.

Nûh’un (as) kavminin müstekbir mele’ tabakası, iman eden kimseleri toplumsal statülerine bakarak Nûh’un getirdiği daveti ve ona iman edenleri aşağılamaya çalışmışlardı.[5] Nûh (as) onlara şöyle cevap vermişti:

“Ey kavmim! (Davetim karşılığında) sizden mal talep etmiyorum. Benim ücretim Allah’a aittir. Ben, iman edenleri kovacak değilim. Onlar Rabbleri ile karşılaşacaklardır. Fakat ben, sizlerin cahillik eden bir topluluk olduğunuzu düşünüyorum.”[6]

Kur’ân-ı Kerim, cahiliye zihniyetinin bu karanlık yönünün en yoğun olduğu bir dönemde nazil olmuştur. O dönemde insanlar, belirli kabile ve soyları üstün görüyor ve buna göre görev dağılımı yapıyorlardı. Değersiz ve şeref getirmediğine inandıkları işleri ise diğer kabilelere veriyorlardı.

Ayetin nüzul sebebi olarak zikrettiğimiz ilk rivayette gördüğümüz gibi, insanlar evlilik akitlerinde soy ve nesep üstünlüğü gözetiyorlardı. Kölelikten azad olmuş bir kimse hür olmasına rağmen normal bir hür gibi değerlendirilmeyip, köle ile hür kişi arasında orta sınıf bir statüye sahipti. Kadınlar, bir eşya gibi değerlendiriliyor, doğduklarında kendilerinden önce bir erkek çocuk doğmamışsa yaşam hakları dahi ellerinden alınıyordu. Böyle bir dönemde şeriat, hitabını sadece müminlere değil, “Ey insanlar!” diyerek tüm insanlığa yöneltmiştir. Yaratılıştaki kadın erkek, soy ve ırk gibi farklılıkların birbirlerine üstünlük sağlayan bir durum olmadığını, yaşamın dengesi için tamamlayıcı bir gerçek ve gereklilik olduğunu ortaya koymuştur.

Halklar ve Kabileler

Rabbimizin (cc), insanları yaratırken onları farklı halklar ve kabileler hâlinde yarattığını, başka ayetlerde de farklı renkler ve diller hâlinde yarattığını görüyoruz.

Halklar olarak meal verdiğimiz شعوب kelimesi, شعب kökünden gelir ve lugavi olarak, dağılmış ve parçalanmış bir şeyin bir araya getirilmesi, bir şeyin parçalanması hem de toparlanması gibi iki zıt anlamı kendisinde bulunduran bir kelimedir. Şuûb kelimesi, toplumların sınıflandırılmasında kullanılan en üst ve genel ifadedir. Yani kabileler, şuûbun birer parçasıdır.[7]

Kabile kelimesi ise birbirine yönelen topluluk, aynı soydan/atadan gelen kişiler anlamına gelir.[8]

Rabbimiz (cc) hikmetiyle insanları yaratırken onları farklı soy, ırk, ten rengi ve dillere sahip bir şekilde yaratmıştır. Ancak daha önce ifade ettiğimiz gibi bu farklılık hiçbir şekilde bir ırkın veya soyun başka bir ırk ve soya göre daha faziletli, üstün olduğu anlamına kesinlikle gelmez. İnsanları birbirine üstün kılan yegâne etken, takvadır.

Bir kimsenin belirli bir ırk veya soydan gelmesi onu hiçbir konuda öncelikli veya hak sahibi kılmaz. Bunu İbrâhîm’in (as) duasına Rabbimizin verdiği cevapta görüyoruz:

“(Hatırlayın!) Hani Rabbi, İbrâhîm’i bazı kelimelerle/olaylarla imtihan etmişti de İbrâhîm imtihanı (başarıyla) tamamlamıştı. (Allah) demişti ki: ‘Seni insanlara imam yapacağım.’ (İbrâhîm) demişti ki: ‘Soyumdan gelenleri de (imam yap).’ (Allah) demişti ki: ‘Benim bu sözüm zalimler için geçerli değildir.’ ”[9]

Bir kimsenin İbrâhîm’in (as) soyundan geliyor olması dahi onun imamet konusunda hak sahibi olmasını gerektirmez. İmamette hakkın ölçüsü, iman ve salih ameldir:

“Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere (şöyle) vadetti: Onlardan öncekileri yeryüzünün halifeleri kıldığı gibi onları da yeryüzünün halifeleri kılacak, razı olduğu dinlerinde kendilerine iktidar/güç verecek ve korkularından sonra onları emniyete kavuşturacaktır. (Bu vaatte bulunduklarım) bana ibadet eder, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Kim de bundan sonra kâfir olursa işte bunlar, fasıkların ta kendileridir!”[10]

Bununla ilgili Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Ameli kendisini yavaşlatanı nesebi/soyu öne geçirmez.”[11]

Şeriatın insanlara değer verme konusunda koyduğu ölçü, yalnızca nüzul dönemine ait bir düzeltme değildir. İnsanları soy, ırk ve toplumsal statülerine göre değerlendirme eğilimi, insanlık tarihi boyunca farklı şekillerde varlığını sürdürmüş bir hastalıktır. Cahiliye toplumunda açık bir şekilde görülen bu anlayış, farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda yeniden ortaya çıkmış, kimi zaman toplumların temel değer ölçüsü hâline gelmiştir. İslam ise bu anlayışı kökten reddederek, insanların yaratılıştan gelen hiçbir özelliğinin üstünlük sebebi olamayacağını açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Bir sonraki yazımızda Allah’ın (cc) izni ve yardımıyla İslam tarihi özelinde ırkçılığın ve cahiliye taassubunun yansımalarını ve sonuçlarını incelemeye çalışacağız.

Yazımızı noktalamadan önce kısa bir noktaya işaret etmekte fayda var. Tefsirine odaklandığımız bu ayet hakkında birden fazla sebeb-i nüzul rivayeti nakledilmiştir ve bu rivayetlerin nasıl anlaşılacağı üzerinde kısaca durmak yerinde olacaktır.

Bir ayetin nüzul sebebiyle ilgili olarak bazen tek bir olay üzerine birden fazla ayet inebilir bazen de birden fazla olay tek bir ayetle açıklanabilir. Her iki durum da mümkündür.

Nüzul sebebine dair birden fazla rivayet bulunduğunda bazı adımlar izlenir. Öncelikle rivayetlerin sıhhati değerlendirilir; sahih olan rivayet esas alınır, sahih olmayanlar dikkate alınmaz. Eğer rivayetlerin tamamı sahih ise bu defa ifadelerin açıklığına bakılır; sebeb-i nüzule açıkça delalet eden rivayet tercih edilir, diğerleri tefsir kapsamında değerlendirilir. Zira “نزل/indi” anlamındaki ifadeler bazen doğrudan nüzul sebebini bazen de ayetin kapsadığı durumları açıklamak için kullanılabilir.

Rivayetlerin hem sahih hem de açık olması durumunda, olayların zamanı dikkate alınır. Olaylar birbirine yakın zamanlarda gerçekleşmişse ayetin tüm bu sebepler üzerine indiği kabul edilir. İfk Hadisesi ve Uhud sonrası inen ayetler bu duruma örnek olarak zikredilebilir. Eğer rivayet edilen sebeb-i nüzullerin zamanı birbirinden uzaksa, ayetin birden fazla kez indiği kabul edilebilir. Rûm Suresi’nin ilk ayetleri hakkında rivayet edilen sebeb-i nüzul hadiseleri de buna örnek olarak verilebilir. Buna imkân bulunmadığı durumlarda ise rivayetler arasında tercih yoluna gidilir.[12]

Tefsirine odaklandığımız ayet hakkında da aynı yöntem izlenebilir. Rivayetlerin sıhhati, ayetin nazil olmasına yakınlığı ve lafzın sarahati gibi konular detaylı bir şekilde incelenebilir. Ancak bu konunun tafsilatına burada girmiyoruz.

Duamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamddir…


[1] 49/Hucurât, 13

[2] Mevsûatu’t Tefsîri’l Me’sûr, 71790 ve 71791 No.lu nakiller

[3] Mevsûatu’t Tefsîri’l Me’sûr , 71792 No.lu nakil

[4] Kurtubî, El-Câmi’ li Ahkâmi’l Kur’ân, 16/340

[5] bk. 11/Hûd, 27

[6] 11/Hûd, 29

[7] İbni Manzûr, Lisânu’l Arab, 1/497 vd., ş-a-b maddesi

[8] Râğıb El-İsfahânî, El-Mufredât, s. 653 vd., k-b-l maddesi; İbni Manzûr, Lisânu’l Arab, 11/541, k-b-l maddesi

[9] 2/Bakara, 124

[10] 24/Nûr, 55

[11] Müslim, 2699

[12] Konu hakkında daha detaylı bilgi için bk. https://www.youtube.com/watch?v=zg0xlqPjq1o

Önerilen makaleler

İlk Yorumu Sen Yap

Cevap Ver