Giriş
Kur’ân-ı Kerim’de yer alan bazı ayetler, geçmiş toplumların dinî pratiklerine dair önemli gözlemler ve tespitler içermektedir. Bu ayetler, sadece bireysel inanç düzeyinde değil, toplumsal ve otorite ilişkileri bağlamında da dinî hayatın dönüşümünü konu edinmektedir. Tevbe Suresi’nin 31. ayeti de bu çerçevede, belirli tarihî toplulukların dinî liderleriyle kurdukları ilişkileri konu alan dikkat çekici bir pasajdır. Ayette, Ehl-i Kitap içerisinde yer alan bazı grupların haham ve ruhban sınıfını, ayrıca Meryem oğlu Îsâ’yı (as) özel bir konuma yerleştirdikleri ifade edilmekte; bu durumun Allah’tan (cc) başkasını “rabb edinme” şeklinde tanımlandığı görülmektedir. Ayetin dikkat çeken yönlerinden biri de bu tür bir tutumun yalnızca bir şahsa gösterilen saygının ötesine geçerek, belirli bir statü atfetmeye dayalı bir kabulü ima etmesidir. Söz konusu ayet, geçmiş toplumların dinî yapılanmalarını konu alması açısından hem tarihî hem de kavramsal bir tartışmanın kapısını aralamaktadır.
Bu bağlamda yürütülen bu araştırma, söz konusu ayetin metinsel, tefsirî ve tarihsel yönlerini derinlemesine analiz ederek “rabb edinme” fiilinin ne anlama geldiğini ortaya koymayı hedeflemektedir. Ayette geçen bu ithamın yalnızca bir döneme ve belli dinî sapmalara mahsus bir uyarı mı, yoksa tüm zamanlara hitap eden evrensel bir İlahi ikaz mı olduğu sorusu çalışmanın temel hareket noktalarından birini teşkil etmektedir.
Araştırma sürecinde öncelikle ayetin metni, kelime çözümlemeleri ve Kur’ân içerisindeki bağlamı ele alınacaktır. Ardından, sahih hadis kaynaklarında yer alan sebeb-i nüzul rivayetleri ışığında ayetin iniş zemini ortaya konacak, özellikle Adiy ibni Hâtim’in (ra) Peygamber (sav) ile arasında geçen konuşma çerçevesinde “rabb edinme” eyleminin nasıl bir şirk biçimi olduğu açıklanacaktır.
Bu temel üzerine bina edilerek, klasik İslam tefsir geleneği içerisinde yer alan Taberî, Mâturîdî, Râzî, Zemahşerî ve Elmalılı gibi müfessirlerin yorumlarına başvurulacak; farklı mezhebî ve teolojik yönelimlerin ayeti nasıl yorumladığı karşılaştırmalı biçimde değerlendirilecektir. Bir önceki aşamada ise, Tevrât ve İncîl gibi Ehl-i Kitap metinlerinde din adamlarına atfedilen yetkiler, rabblik iddiasının dayandığı metinsel ve tarihsel temellerle birlikte analiz edilecek; Yahudi hahamlığı, Hristiyan ruhbanlığı, papanın kutsallığı gibi geleneksel figürler bağlamında, rabb edinme eyleminin teolojik izdüşümleri incelenecektir.
Nihayet, ayetin modern döneme yansıması, seküler sistemlerdeki teşri anlayışı, pozitif hukukta mutlak yasa koyuculuğun İlahilik iddiası taşıyıp taşımadığı gibi meseleler üzerinden değerlendirilecektir. Böylece Kur’ân’ın tevhid merkezli mesajının, yalnızca inanç dünyasına değil, hukuk, siyaset ve toplum düzenine dair de ne tür ilkeler içerdiği sorusuna cevap aranacaktır.
1. Bölüm
Ayetin Tarihî Bağlamı ve Rabb Edinme Olgusunun Tezahürü
Tevbe Suresi, Kur’ân-ı Kerim’in son nazil olan surelerinden biri olup H 9. yılda inmiştir. Bu dönem, İslam toplumu ile gayr-i Müslim topluluklar arasındaki ilişkilerin netleşmeye başladığı, siyasi ve dinî kimliklerin belirginleştiği bir sürece tekabül eder. Tevbe Suresi’nin 31. ayeti, Yahudi ve Hristiyan toplulukların kendi din adamlarına atfettikleri dinî yetkileri sorgulamakta, İlahi otoritenin sınırlarının beşerî müdahalelerle aşılmasını reddetmektedir. Ayette geçen “Allah’tan başka rabbler edinme” ifadesi, yalnızca metafizik bir kabule değil, doğrudan toplumsal düzen ve dinî otorite ilişkisine dair bir eleştiriye işaret etmektedir. Bu yönüyle ayet hem tarihî bir tespite hem de evrensel bir uyarıya sahiptir.
Bu ayetin anlaşılmasında rol oynayan hadise bağlamında farklıca tarik ve versiyonların bize gelmesinin yanında öz olarak tek bir olaydan bahsetmek mümkündür. Adiy ibni Hâtim’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:
“Ben, Resûlullah’ın (sav) yanına gittim. Boynumda altından bir haç bulunuyordu. Bana dedi ki: ‘Ey Adiy, bu putu çıkarıp at.’ Ben onun, Tevbe Suresi’nin ‘Onlar, hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Îsâ Mesîh’i, Allah’tan başka rabbler edindiler.’ ayetini okuduğunu işittim. (Dedim ki: ‘Ey Allah’ın Resûlü, biz onlara ibadet etmiyorduk ki!’) Resûlullah (sav) da buyurdu ki: ‘Dikkat edin, Yahudi ve Hristiyanlar din adamlarına tapmıyorlardı. Fakat onlar, hahamlar ve papazlar kendilerine bir şeyi helal kılınca onu helal sayıyorlardı. Bir şeyi haram kılınca da onu haram kabul ediyorlardı.’ ”[1]
Rivayetten de anlaşılacağı üzere, müfessirlerin dikkatle üzerinde durdukları temel mesele, Yahudi ve Hristiyanların Allah’ın (cc) yerine insanları rabb konumuna yükseltmeleridir.[2] Ayette açıkça eleştirilen rabb edinme hususunun tam olarak neye taalluk ettiğini tespit edebilmek açısından mezkûr eylemin Yahudi ve Hristiyan topluluklarında karşılığını dikkatlice incelemek gerekmektedir. Nitekim ayet, teorik bir uyarı olmakla birlikte tarihî ve kültürel temellere dayanmaktadır.
1.1. Hristiyan ve Yahudilikte Rabb Edinme Fiilinin Temelleri
Yukarıda belirtilen rivayet ışığında, Hristiyanlık ve Yahudilikte rabb edinme kavramı; yalnızca bir inanç sapması değil, aynı zamanda helal haram belirleme yetkisinin Allah (cc) ile birlikte kullara verilmesi şeklinde bir otorite sapması olarak değerlendirilebilir. Bu bölümde Yahudi ve Hristiyan din bilginlerinin zamanla sadece İlahi hükümleri açıklayan kimseler olmaktan çıkıp, doğrudan yasa ihdas eden ve bu yasaları İlahi hüküm gibi bağlayıcı kabul ettiren bir otoriteye dönüşmeleri incelenecektir.
Yahudilikte Tevrât’ın yorumu ve Tevrât’taki hukuki konuların açıklanmış olduğu Talmud’un[3] bazı durumlarda Tevrât’ın hükümleriyle zıtlık arz eden kurallar koyduğu görülebilir. Örneğin Tevrât, Yahudilerin kendi halkına faizle borç vermesini yasaklar.[4] Fakat Talmud’da bu durum “Bir Yahudi başka bir Yahudi’ye faiz veremez ama bir goya (Yahudi olmayan) verir.”[5] şeklinde geçer.
Tevrât’ın Tesniye Kitabı’nda yer alan şu hüküm Yahudilerden bir kısmın, insanları saptırabileceğini vurgulamaktadır: “ ‘Haydi, bilmediğiniz başka ilahlara tapalım’ diyerek kentlerinde yaşayan halkı saptırdıklarını duyarsanız, araştıracak, inceleyecek, iyice soruşturacaksınız. Duyduklarınız gerçekse ve bu iğrenç olayın aranızda yapıldığı kanıtlanırsa, o kentte yaşayanları kesinlikle kılıçtan geçireceksiniz. Kenti yok edip orada yaşayan bütün halkı ve hayvanları kılıçtan geçireceksiniz.”[6]
Öte yandan Yahudi geleneğinde hahamların teşri yetkisini fiilen üstlendiklerini gösteren en dikkat çekici örneklerden biri, Talmud’da “Lo bashamayim hi/O artık göklerde değildir.”[7] ifadesi etrafında şekillenen meşhur kıssadır. Rivayete göre bir fıkhi meselede Haham Eliezer kendi görüşünü savunur ve bunu olağanüstü mucizelerle desteklemeye çalışır: Ağaç tersine döner, nehir akışını geriye çevirir, duvar eğilir. Nihayetinde semadan İlahi bir ses (bat kol) duyulur ve şu hükmü bildirir: “Bu meselede hak Haham Eliezer’dedir.”
Ancak Haham Yehoshua ayağa kalkarak hahamların yorum ve hüküm koyma otoritesini teyit eden şu meşhur ifadeyi dile getirir: “Tevrat gökten verilmiştir; fakat artık onun hükmü yeryüzündedir. O gökte değildir.” Bu beyan, sadece semavi vahyin aktarımını değil, aynı zamanda onun nihai yorum otoritesinin daima beşerî aklın ve ilim ehlinin uhdesinde olduğunu ilan eder niteliktedir. Rivayetin devamında ise Cenâb-ı Hakk’ın tebessüm ettiği ve “Beni yenen evlatlarım ne güzel evlatlardır.” buyurduğu aktarılmaktadır.[8]
Bu rivayet, ilk bakışta içtihadi çoğulculuğun ve beşerî aklın dinî hüküm koymadaki işlevinin öne çıkarılması gibi görülebilse de aslında vahyin üzerinde bir otorite inşa edilmesi anlamına gelen ciddi bir dönüşümün habercisidir. Zira burada, İlahi bir sesin (bat kol) doğrudan hükmüne rağmen bu hükmün kabul edilmemesi dinin nihai referans noktasının artık semavi otorite değil, hahamlar meclisinin çoğunluk görüşü olduğunu göstermektedir.
Hristiyanların literatüründe din adamlarının otoritesine zemin hazırlayan bu durumu görmek Yahudilikte olduğundan daha açıktır. Matta İncîl’inin bir bölümünde teşri yetkisinin, yani otoritenin göklerden yeryüzündeki seçilmişlere verileceği şu şekilde belirtilmiştir:
“İsa onlara, ‘Siz ne dersiniz’ dedi, ‘Sizce ben kimim?’ Simun Petrus, ‘Sen, yaşayan Tanrı’nın Oğlu Mesih’sin’ yanıtını verdi. İsa ona, ‘Ne mutlu sana, Yunus oğlu Simun!’ dedi. ‘Bu sırrı sana açan insan değil, göklerdeki Babam’dır. Ben de sana şunu söyleyeyim, sen Petrus’sun ve ben kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım. Ölüler diyarının kapıları ona karşı direnemeyecek. Göklerin Egemenliği’nin anahtarlarını sana vereceğim. Yeryüzünde bağlayacağın her şey göklerde de bağlanmış olacak; yeryüzünde çözeceğin her şey göklerde de çözülmüş olacak.’ Bu sözlerden sonra İsa, kendisinin Mesih olduğunu kimseye söylememeleri için öğrencilerini uyardı.”[9]
Burada geçen “göklerin egemenliğinin anahtarı” kavramı otoritenin semadan alınarak belirli şahıslara verilmiş olduğunu açıkça beyan etmiştir. Bu durum İslami kaynaklarda geçen “rabb edinme” kavramının daha somut ve tarihsel bir zeminde anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu kimselere ibadet etmediklerini belirten Adiy’e (ra), Peygamberimiz (sav), “Onlar Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını ise helal kılarlardı; siz de onlara tabi olurdunuz. İşte bu, onları rabb edinmenizdir.”[10] diyerek bu kimselerin teşride bulunduklarını belirtmiştir. Bunun yanında Hristiyan dünyasında toplanılan konsillerde papa, Mesîh’in halifesi sayılarak, hüküm koyma yetkisini elinde bulundurmaktadır. İnanç ve ahlaka dair koymuş olduğu tüm hükümler mutlak şekilde bağlayıcı kabul edilmektedir.[11]
2. Bölüm
İslami Literatürde Rabb Edinme Fiili: Teolojik Temelleri ve Yansımaları
Bir önceki bölümde, Yahudi ve Hristiyan geleneklerinde rabb edinme tezahürü ve nasıl ortaya çıktığı kısaca ele alınmıştı. Hahamların Talmud vesilesiyle teşri yetkisini fiilen kullanmaları ve papanın şahsında ruhban sınıfına hüküm koyma otoritesinin izafe ediliyor olması, rabb edinme fiilinin yalnızca metafizik kabulle değil, dünyevi düzeni belirleyen bir otorite ataması olduğunu göstermektedir. Matta İncîli’nde geçen “göklerin egemenliğinin anahtarı” gibi ifadeler, yetkinin papa özelinde ruhban sınıfına verilmesi[12] ve bu bağlamda rabb edinme eylemini kurumsallaştırmış olması ile Talmud’daki “Tevrât artık gökte değildir.” anlayışı sonucunda İlahi hükmün yeri beşerî içtihada terk edilmiştir. Mevzubahis olan ayette bu anlayışlar açıkça reddedilmekte, İlahi otoritenin sınırları beşerî müdahalelerle aşılmaması gereken bir mutlaklık içerisinde ele alınmaktadır. Bu çerçevede, şimdi, söz konusu ayetin İslami kaynaklarda nasıl yorumlandığını, rabb edinme fiilinin tefsirlerde ne şekilde kavramsallaştırıldığını ele almak yerinde olacaktır.
2.1. Ayetin Lugavi Tahlili
اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَسيحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهاً وَاحِداًۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabbler edindiler. (Oysa) onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Allah) onların şirk koştuklarından münezzehtir.”[13]
Ayetin lafzi yapısı hayli öneme ve dikkat çekici söyleme sahiptir. Nitekim ayetin Arapça yapısında, bu şahısların yalnızca saygı gösterilen kimseler değil, rabb sıfatıyla benimsenen birer otorite figürü hâline getirildiği görülmektedir. Bu anlam katmanlarının sağlıklı biçimde anlaşılabilmesi için öncelikle ayetteki kavramların etimolojik tahlilini yapmak, ardından da ayetin nüzul ortamına ve tarihsel zeminine göz atmak gerekmektedir.
Ayetin fiilî ve kilit noktalarından biri olması hasebiyle “اِتَّخَذُوا/ittahazû” kelimesi hem lugavi açıdan hem de kullanıldığı bağlam açısından özel tahlile muhtaçtır. “İttihaz” kavramını klasik Arapça sözlüklerden Lisânu’l Arab’da İbn Manzûr, “bir şeyi … edinmek, … kabul etmek ve kendine mal etmek” olarak açıklamıştır.[14] Bu tanım, kelimenin en yaygın kullanımını yansıtmaktadır. “اَحْبَار/Ahbâr” terimi âlimlerin ihtilafıyla hibr ya da habr kelimesinin çoğuludur ve Kitap ehlinin veya Yahudilerin bilginleri manalarına gelmektedir.” “رُهْبَان/Ruhbân” ise manastırda kalan Hristiyan din adamlarına verilen isimdir.[15] “اَرْبَاب/Erbâb” ise rabb kelimesinin çoğulu olup sahip, malik, efendi, terbiye eden, ıslah ve bir şeyi en ham hâlinden en kâmil hâline aşama aşama getiren manalarına gelmektedir.[16]
2.2. Tefsirler Işığında Ayetin Yorumu
Kur’ân’da yer alan kelimeler, yalnızca sözlük anlamlarıyla sınırlı kalmayıp siyak ve sibak içerisindeki kullanımlarına göre çok yönlü anlam katmanları kazanır. Bu durum, özellikle dinî hüküm ve inançla ilgili ayetlerin tefsirinde daha da belirgin hâle gelir. Bu çerçevede söz konusu ayet -hem lafzi yapısını hem de bağlam içi mesajını daha sağlıklı anlayabilmek için- İslam düşüncesinde muteber sayılan tefsir kaynakları ışığında açıklanacaktır.
Tevbe Suresi’nin 31. ayeti, dinî otoritenin mahiyeti ve sınırları bakımından Kur’ân’ın en çarpıcı ifadelerinden birini ihtiva etmektedir. Ayette geçen “Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabbler edindiler.” cümlesi, yalnızca tarihî bir yanlışın ifşası değil, aynı zamanda evrensel bir teolojik uyarı olarak yorumlanmalıdır. Zira burada söz konusu edilen “rabb edinme” eylemi, sadece bir şahsa gösterilen saygı veya kutsiyet izafesi değil, helal ve haram koyma yetkisinin Allah’tan (cc) başkasına verilmesidir. Bu yorum, ayetin inişine dair sahih hadislerle de desteklenmiştir. Nitekim Peygamber (sav), Adiy ibni Hâtim’e (ra) bu ayeti okuduğunda, Adiy, “Biz onlara ibadet etmiyorduk.” deyince Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Onlar Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını ise helal kılarlardı; siz de onlara tabi olurdunuz. İşte bu, onları rabb edinmenizdir.”[17] Bu rivayet, ibadetin yalnızca secde ve rükû gibi bedensel hareketlerle sınırlı olmadığını, Allah’a (cc) ait mutlak otoritenin bir başkasına izafe edilmesinin de şirk anlamına gelebileceğini ortaya koymaktadır.
Klasik müfessirler, bu noktada ittifakla ayetteki rabb edinme fiilinin, beşerî teşri otoritesini İlahileştirme anlamı taşıdığına dikkat çekerler. Taberî, “rabb edinme”yi din adamlarının helal ve haram konusundaki keyfî hükümlerine tabi olmak şeklinde yorumlar ve bunu açık bir şekilde tevhid inancına aykırı bir davranış olarak niteler.[18] Seyyid Kutup (rh), Âlûsî’den (rh) nakilde bulunduğu tefsirinde rabb edinmekten kastın din adamlarını evrenin ilahı olarak kabul etmek olmadığını, onların kişisel emir ve yasaklarına uymak olduğunu belirtmiştir.[19] Mevdûdî (rh) de tefsirinde helal haram sınırlarını belirleme yetkisini kendi nefislerinde görenlerin ve bu yetkiyi şahıslara tanıyanların da bu kimseleri rabb edindiklerini söylemiştir. Râzî mezkûr konuyla ilgili Ebu’l Âliye’den alıntı yaparak ayeti, İsrâîloğullarının rabb edinmesini Kitap ve âlimlerin sözleri arasında çelişki görmeleri hâlinde âlimlerin sözlerini tercih ediyor olmaları şeklinde açıklamaktadır. Seyyid Kutup (rh), ayette eleştirilen rabb edinme davranışını yalnızca tarihî bir sapma olarak değil, her çağda görülebilecek bir dinî yozlaşma biçimi olarak değerlendirir. Ona göre, din adamlarının kutsanması ve onların hükümlerinin İlahi vahyin önüne geçirilmesi, çağdaş dünyada da farklı şekillerde tezahür etmektedir. Bu bağlamda, devlet otoritesinin dinî alana hükmetmeye başlaması veya pozitivist hukuk sistemlerinin İlahi hükümlerin yerine ikame edilmesi, aynı türden bir rabb edinme olgusunu ortaya çıkarır. O, bu ayeti, İslami sosyal düzenin temel ilkeleri açısından okur. Kutub’a (rh) göre bu ayet, yalnızca dinî bir inanç hatasına değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi otorite anlayışına dair bir reddiyedir. İnsanların Allah’tan (cc) başka mercileri meşru yasa koyucu kabul etmeleri yalnızca bireysel bir günah değil, sistematik bir şirk biçimidir. Bununla birlikte günümüz insanlarının; beşerî otoriteleri hâkimiyet sahibi saydıkları takdirde müşriklerden olacağını, müşriklerden olmamak için kullar tarafından kendilerine empoze edilen yasalara karşı çıkmaları ve onlara baskı altında uymak zorunda kaldıklarını kanıtlayan protesto nitelikli reaksiyon göstermeleri gerektiğini, Allah’a (cc) yönelerek bu küstahlıkları kabul etmediklerini ve zorunda oldukları için sabrettiklerini belli etmeleri gerektiğini savunmaktadır.[20]
Elmalılı Hamdi Yazır ise, ayetin hem kelime tahliline hem de kavramsal derinliğine dikkat çeker. Ona göre burada geçen “rabb edinme” fiili, bir kimseye fiilî teşri yetkisi atfetmek ve onun helal haram tayinine mutlak bağlılık göstermek demektir. Elmalılı, ayetin tefsirinde Adiy ibni Hâtim (ra) rivayetini esas alarak bu tür bir bağlılığın sadece eylem değil, aynı zamanda bir itikad bozukluğu olduğunu ifade eder. Ona göre bu durum İslam’ın rubûbiyet ve ulûhiyet birliğine doğrudan aykırıdır.[21]
Sonuç olarak Tevbe Suresi’nin 31. ayeti hem klasik hem de modern tefsir geleneğinde, dinî hüküm koyma ve bağlayıcı otorite sahibi olma anlamında rabb edinmeyi açık bir sapma ve bir şirk davranış biçimi olarak değerlendirmiştir. Ayet, yalnızca Ehl-i Kitap’a yönelik tarihsel bir ithamdan ibaret olmayıp her dönemde dinî veya beşerî otoriteyi ilahlaştırma eğilimlerine karşı bir uyarı ve İlahi hüküm karşısında beşerî iradenin sınırlarını tayin eden ilkesel bir beyandır.
2.3. Rabb Edinme Olgusunun Modern Dünyadaki Yansımaları
Tevbe Suresi’nin 31. ayeti, tarihsel olarak Yahudi ve Hristiyanların, din adamlarını Allah’tan (cc) başka rabbler edinmelerini eleştirirken aynı zamanda dinin temel ilkelerinden biri olan tevhidin korunmasına yönelik evrensel bir uyarı içermektedir. Bu yönüyle ayet, yalnızca bir döneme mahsus sapmayı değil, insanlık tarihinin her devrinde ortaya çıkabilecek otoriteye mutlak teslimiyet ve İlahi olanın yerine beşerî olanı koyma eğilimini sorgulamaktadır.
Modern dünyada, sekülerleşmenin ve bireycilik temelli ideolojilerin güç kazanmasıyla birlikte rabb edinme olgusu artık din adamlarına yönelik körü körüne bağlılık biçiminde değil, yeni otoritelerin ve ideolojik yapıların kutsanması şeklinde tezahür etmektedir. Bugün yasa koyucu olarak görülen devletler, ideolojiler, lider figürleri veya bilimsel otoriteler kimi zaman insanların hayatlarını Allah’ın (cc) hükümleri yerine kendi normlarıyla tanzim etmelerine neden olmaktadır. Bu durum, klasik rabb edinme olgusunun yeni biçimlere bürünmüş hâlidir. İslami açıdan bakıldığında helal ve haram belirleme yetkisi, yani teşri hakkı yalnızca Allah’a (cc) aittir. Oysa günümüzde pozitif hukuk sistemlerinde bu yetki tamamen seküler yasama organlarına bırakılmış, böylece İlahi olan dışlanmış, beşerî irade mutlaklaştırılmıştır.
Öte yandan bireylerin Allah’ın (cc) emirlerinden ziyade toplumun normlarına, medyanın yönlendirmesine, moda anlayışına veya kariyer/idol figürlerinin telkinlerine göre hayatlarını şekillendirmeleri de farkında olmadan yeni rabbler edinme anlamına gelebilmektedir. Nitekim Kur’ân’da geçen “Hevasını/Arzusunu ilah edineni gördün mü?”[22] ayeti de rabb edinme fiilinin yalnızca dışsal otoritelere değil, bireyin kendi arzu ve tutkularına da yönelmiş olabileceğini göstermektedir.
Dolayısıyla Tevbe Suresi’nin 31. ayeti, yalnızca tarihsel bir tespit değil, günümüz insanına yönelik bir zihinsel ve ahlaki muhasebe çağrısıdır. Ayet, her çağda Allah’ın (cc) dışında herhangi bir merciye mutlak bağlılık gösterilmesini reddetmekte, İlahi otoritenin yerine konulan tüm yapıların rabb edinme anlamı taşıyabileceğini bildirmektedir. Bu çerçevede, çağdaş Müslimler için asıl mesele, Allah’ın (cc) hükmünü esas alan bir hayat nizamı kurmak ve hiçbir beşerî otoriteyi İlahi olanla eş tutmamak suretiyle tevhid inancını korumaktır.
2.4. Ayetin Evrenselliği Karşısında Tarihselci Tefsir Sorunu
Tevbe Suresi’nin 31. ayeti, geçmiş ümmetlerde ortaya çıkan İlahi otoritenin beşerî mercilere izafe edilmesi gibi temel bir sapmayı konu edinmekle kalmaz, aynı zamanda her çağda yeniden zuhur edebilecek bir zihinsel bozulmaya işaret eder. Bu yönüyle ayet, yalnızca belirli bir dinî zümrenin ya da tarihsel topluluğun yanlışına değil, tevhid inancını tehdit eden evrensel bir şirk eğilimine dikkat çeker.
Ne var ki modern dönemde bazı müfessir ve düşünürler bu ayeti tarihsel bağlamına hapsederek onun evrensel mesajını göz ardı etmektedir. Bu yaklaşım genellikle “tarihselcilik” olarak adlandırılan ve Kur’ân’daki hükümlerin yalnızca indirildikleri toplum ve zamanla sınırlı olduğu tezine dayanan bir yorum anlayışından kaynaklanmaktadır. Tarihselci yaklaşıma göre Tevbe Suresi’nin 31. ayeti, yalnızca Yahudi ve Hristiyan din adamlarının otoriter uygulamalarına karşı söylenmiş tarihî bir eleştiridir. Bu bağlamda rabb edinme fiili, günümüz toplumları için bağlayıcı bir İlahi uyarı olmaktan çıkarılarak geçmişte yaşanmış ve kapanmış bir mesele gibi sunulmaktadır.
Ancak bu yaklaşım, Kur’ân’ın evrenselliği ve zamanlar üstü mesajı ile açık bir çelişki içindedir. Zira Kur’ân, sadece tarihsel olayları nakletmekle yetinmez; bu olaylar üzerinden ümmetlere evrensel ilkeler ve ibretler sunar.
Tarihselci yaklaşımın bir başka sakıncası da rabb edinme olgusunun günümüzdeki tezahürlerini gözden kaçırmasıdır. Zira beşerî otoritenin İlahi olanın yerine geçirilmesi hâlâ devam eden bir meseledir. Seküler sistemlerde yasa koyuculuğun Allah’a (cc) değil, insanlara ait görülmesi, bireylerin hevalarını yahut ideolojileri mutlaklaştırması modern rabb edinme biçimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle ayetin anlamını yalnızca tarihsel bir bağlamla sınırlamak Kur’ân’ın evrensel mesajını daraltmak, hatta tahrif etmek anlamına gelebilir.
Bu anlamda Tevbe Suresi’nin 31. ayetinin tefsirinde tarihsel bağlamın dikkate alınması elbette önemlidir; ancak bu bağlam, ayetlerin evrensel hükümlerini yok sayma gerekçesi hâline getirilmemelidir. Kur’ân, geçmiş ümmetlerden örnek verirken, her zaman için insanlığı hakka çağıran zamanlar üstü bir İlahi hitap olarak kalmaya devam eder. Tevbe Suresi’nin 31. ayetinin mesajı da bu bağlamda, çağlar ötesi bir tevhid ilkesi ve otorite sorgulamasıdır.
Sonuç
Tevbe Suresi’nin 31. ayeti, sadece Yahudi ve Hristiyan geleneğindeki tarihsel bir sapmayı değil, her dönemde yeniden zuhur edebilecek olan beşerî otoritenin İlahi konuma yükseltilmesini de eleştiren evrensel bir mesaj taşımaktadır. Ayette zikredilen “rabb edinme” fiili, salt metafizik bir inanç sapması olmaktan ziyade, teşri yetkisinin Allah’tan (cc) başkasına izafe edilmesiyle oluşan bir otorite yozlaşmasına işaret eder. Klasik ve modern tefsirlerde bu eylem tevhide aykırı bir şirk biçimi olarak değerlendirilmiş, gerek din adamlarına gerek seküler kurumlara mutlak yasa koyucu rolü tanımanın rabb edinmenin çağdaş görünümleri olduğu vurgulanmıştır. Bu bağlamda ayetin mesajı, yalnızca bir dönemi hedef almaz, aynı zamanda günümüz toplumlarına da yönelmiş bir uyarı ve zihinsel muhasebe çağrısıdır. Kur’ân’ın evrensel hitabına aykırı tarihselci okumaların ise bu tür ayetlerin çağlar üstü ikaz boyutunu daralttığı, hatta kimi zaman tamamen etkisizleştirdiği görülmektedir. Tevbe Suresi’nin 31. ayeti, hem tarihî hem de güncel bağlamda İlahi hükmün mutlaklığına ve tevhid esasına dair temel bir ilke olarak değerlendirilmeye devam etmelidir.
[1] Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ b. Sevre et-Tirmizî, Sünen-i Tirmizi Tercemesi (Konya: Konya Kitapçılık, 2004) “Tevbe Sûresinden Tefsir Edilen Ayetler” 3095, 3/103
[2] Hayreddin Karaman (ed.), “Kur’an Yolu: Türkçe Meâl ve Tefsir. 2”, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları Kaynak eserler, 590 32 (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı, 2014), c. 2 s. 759
[3] Talmud hakkında detaylı bilgi için bk. Salime Leyla Gürkan, “Talmud”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2010)
[4] Yasa’nın Tekrarı 23 | TCL02 Kutsal Kitap | YouVersion (Erişim 21 Mayıs 2025)
[5] “Bava Metzia” 23:70b (Erişim 21 Mayıs 2025)
[6] “Tesniye 13:12-15” (Erişim 21 Mayıs 2025)
[7] “Tesniye 30:12” (Erişim 21 Mayıs 2025)
[8] “Bava Metzia” 30.12.
[9] “Matta 16:15-21” (Erişim 21 Mayıs 2025)
[10] Et-Tirmizî, Sünen-i Tirmizi Tercemesi 3/103
[11] Detaylı bilgi için bk. “Birinci Vatikan Konsili | Açıklama, Doktrin ve Miras | Britannica” (Erişim 21 Mayıs 2025)
[12] Detaylı bilgi için bk. Karaman, “Kur’an Yolu”, 2/760
[13] 9/Tevbe, 31
[14] Ebu’l-Fazl Cemâluddîn Muhammed İbn Manzûr, Lisanu’l Arabb (Beyrut: Dâru Sâdır, ts.), e-h-z maddesi, 3/472
[15] Fahreddin Er-Râzî, Et-Tefsîru’l-Kebîr, çev. Suat Yıldırım vd. (Huzur Yayınevi, 1988), 11/485; ASHABI SUFFA, Fizilalil Kuran Tefsiri, Seyyid Kutup – pdf, 2020, 1060
[16] Râgıb El-İsfahânî, Müfredât-Kur’ân Kavramları Sözlüğü, çev. Yusuf Türker (İstanbul: Pınar Yayınları, 2016), 407
[17] Et-Tirmizî, Sünen-i Tirmizi Tercemesi, 3095 No.lu hadis
[18] Ebû Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî, Taberi Tefsiri, çev. Kerim Aytekin – Hasan Karakaya (İstanbul: Hisar Yayınevi, 1996), 4/282-284
[19] Ashabı Suffa, Fizilalil Kuran Tefsiri, Seyyid Kutup – pdf, 1061
[20] Ashabı Suffa, Fizilalil Kuran Tefsiri, Seyyid Kutup – pdf, 1060-1062
[21] Muhammed Hamdi Yazır vd., Hak Dini Kur’an dili: inceleme – tenkitli metin (İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2021), 3/352-356
[22] bk. 25/Furkân, 43



