ÖRTÜLÜ KUŞATMA VE “III. ROMA” VERASET SAVAŞI

Savaş/Kital, esasen İslam’ın ruhuna aykırı değildir. Hemen hemen diğer tüm dinler ve ideolojilerde de böyledir. Bununla beraber daimî barış da her zaman mümkün değildir. Bunun delili, insanın yaratılışının konu edildiği ayette meleklerin söylediği sözlerdir.[1] Meleklerin bu sözleri bize şunları düşündürmektedir: Melekler ya sezgilerine ya yeryüzünde yaşanmış eski tecrübelere veya basiretlerinin sağladığı ilhama dayanarak “insan” adı verilen bu yeni varlığın yaratılışı yahut yeryüzünde geçireceği hayat hakkında az da olsa bir bilgiye sahiplerdi ve bu bilgiye dayanarak insanoğlunun yeryüzünde fesat çıkarıp kan dökeceğini öngörüyor ya da bekliyorlardı.

Kimi zaman kargaşa çıkaracak ve kimi zaman da kan dökecek olan insan, görünürdeki bu kısmi kötülüklerin yanında, aslında onlardan daha büyük ve geniş kapsamlı iyilikler yapma potansiyeline de sahiptir. Tarih boyunca yaşanmış uzun ve yıkıcı savaşlara rağmen bu potansiyelini imar ve inşa yolunda ortaya koymuştur.

Savaş ve barış, kavga ve uzlaşma, çatışma ve anlaşma insanın tabiatında var olan bir şeydir. Kimi devletler savaş ve saldırıyı emperyalist amaçlarını gerçekleştirmek için halkları korkutma, geçici barış ve sükûnet hâlini de zayıf toplulukları avutmak için kullanırlar. Güçlü devletler ise bu süreçleri saldırı veya savunma potansiyelini daha da arttırma vesilesi olarak değerlendirmektedir. Hâlbuki savaş da barış da insanlık tarihi boyunca Allah’ın (cc) emrettiği adaletin, dolayısıyla Tevhid ve Sünnet nizamının gerçekleşip sürdürülebilir kılınması maksadıyla insanlar için elverişli kıldığı iki önemli vesiledir. Kur’ân-ı Kerim de insanlar veya devletler arasındaki çatışma ve barışın her halükârda adalet temelli olmasını emreder.

Güçlü ülkeler, geçmişten bu yana yaptıkları altın ve silah stoklarına da güvenerek bugün muhtemelen I. Dünya Savaşı’nın III. aşamasına evrilebilecek bir çatışmanın eşiğinde, hatta içerisindedir. On yıllardır bütün dünyaya gülücük emojili görünüm veren barbar Batı uygarlığını “muasır medeniyet” diye ulaşılması gereken nihai hedef olarak gösterip öve öve bitiremeyenler, söz konusu İslami fetihler tarihi olduğunda laik-Batıcı okullarda savaşın, geri kalmış toplumların bir özelliği olduğunu empoze ettiler nesiller boyunca.

Bizzat kendilerinin kışkırtarak sebep oldukları, ekonomilerinin en önemli ihraç ürünlerinden olan silah ticaretiyle devasa paralar kazananı ve yerel zenginliklerin sömürücüsü oldukları Asya, Orta Dünya ve Afrika’daki savaşların -buralarda yaşayan halkların çoğunun İslami kimliklerini kastederek- “geri kalmışlıktan ve cahillikten” kaynaklandığı algısını oluşturdular. Özellikle de İslam coğrafyasında saldırgan taraf oldukları savaş, işgal ve talanları ise “özgürlük, demokrasi ve medeniyet transferinin ağrılı sancıları” diye tanımlayarak şirinleştirmeye çalıştılar.

I. Dünya Savaşının III. Aşaması ve Tarihî Hesaplar

Ukrayna’da ne oldu da Ruslar (ve Ruslaştırılmış ya da Rusçu kavimler) savaşarak, ABD ve Batı da kendi ülkelerinde Ukraynalıları savaştırarak yeryüzünü I. Dünya Savaşı’nın III. aşamasına veya dünyanın belki de son savaşının arifesine getirdiler.

Hafıza-i beşer, nisyan ile maluldür. İnsan hafızası zayıf olabilir, ancak tarihin hafızasında daima kayıtlı kalan gerçekler vardır. İnsanlık tarihinin en büyük savaşlarının Avrupa’da yaşandığı ve yine tarihin en büyük katliamlarının da Avrupalılar tarafından gerçekleştirildiği hakikati tarih sayfalarında mevcuttur. Öyle ki Avrupa dışındaki savaş, işgal, katliam ve soykırımların sözde çağdaş uygarlığın beşiği sayılan Batılılar tarafından yapıldığı da insanlığın hafızasına kazınmıştır.

İşgal, talan, sömürü ve tabii ki yağmaladıkları yerel zenginliklerden beslenen Batı dünyası, kurdukları BM, Güvenlik Konseyi, AB, NATO, IMF, DSÖ, Dünya Bankası, UCM, AİHM… gibi uluslararası teşkilatlarla kendilerini âdeta dokunulmaz kılmışlardır. Hiç şüphe yok ki bu ve benzeri diğer uluslararası kuruluşlar, bu emperyalist çetelerin koruma zırhıdır.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal girişimi, Rusya’nın kursağında kalmış ve tarihi epeyce geçmişe dayanan emperyalist huyundan kaynaklanmaktadır. Hem Ukrayna/Batı cephesi hem de Rusya cephesinin kullandığı bayrak, arma ve flamalara dikkatlice baktığımızda benzer, hatta yer yer aynı simgelerin kullanıldığını görürüz. Rusların devlet armasında Doğu Roma İmparatorluğu’nun resmî, diplomatik veya askerî amaçlar için kullandığı ve en çok bilinen Çift Başlı Bizans Kartalı kullanılmaktadır. Bu simge, Resûlullah (sav) Dönemi’ndeki Doğu Roma ordusunun (H 9’da Tebük’te) kullandığı Çift Başlı Bizans Kartalı armasının aynısıdır.

Bugünkü Rusya’nın devlet simgesinde ayrıca üç tane haç işareti ve şeytanı temsil eden yılanı öldüren bir süvari figürü vardır. Süvari, III. Roma İmparatorluğu’nun “vârisi” Rusya’yı, yılan da İslam ümmetini ve düşman olarak gördükleri (Katolikler gibi) diğer Hristiyan mezheplerini sembolize etmektedir. Rusya bu simgeyle III. Roma İmparatorluğu’nun varisi olma hedefinin tarihî bir emel ve geri dönülemez bir siyasi amaç olduğunu açıkça göstermektedir. Hedeflediği Ortodoks Papalığın/Patrikliğin merkezi de tabii ki İstanbul’dur. Ayrıca Rus devlet simgesinde, üzerine haç dikilmiş bir yerküre figürü bulunmaktadır. Bu da Rusların, Ortodoks Hıristiyanlığı tüm yeryüzüne yayma amacını sembolize etmektedir.

Uzun vadeli dış siyasetinde, merkezi İstanbul olan “III. Roma Doktrini”ne sıkı sıkıya bağlı emperyalist Rusya’nın, Ukrayna’yı işgal girişimini, Batılılar ile Ortodoks Rusya’nın veraset mücadelesinin önemli safhalarından biri olarak görmemiz gerekir.

Rusya ekonomik olarak büyük zararlar görüyor olsa da süreç içerisinde askerî ve siyasi bir üstünlük elde edeceğinin ve zayıflama belirtileri gösteren süper güç imajını yeniden güçlendirme gereğinin de hesabını yapmaktadır.

Güçlü ordulara sahip ABD ve Batı Bloku ile Rusya cephesinin dünya kamuoyuna pek yansımayan anlaşmazlık noktalarından birisinin de I. Dünya Paylaşım Savaşı’nda olduğu gibi, başlamış olarak kabul edilen I. Dünya Paylaşım Savaşı’nın III. aşamasının finalinde İstanbul’un bu kez Rusya’ya bırakılmayacağı meselesi olduğu anlaşılmaktadır. Ruslar, I. Dünya Savaşı’nda İngilizler ve Fransızlarla anlaşmalı olarak (Boğazlar Antlaşması) kendisine bırakıldığı hâlde işgal altındaki İstanbul’u, 1917 Ekim Devrimi’nden kaynaklı iç karışıklıktan dolayı teslim alamadılar.[2]

Katolik/Ortodoks, Siyonist ve Rafızi “Kuşatma”

Rusya’nın, yakın coğrafyamızda yaptığı tüm hamlelerin Türkiye’yi boğmaya yönelik olduğu aşikârdır. Kırım’ı işgal ederek kuzeyden çevirip yakınlaştı. Ukrayna’nın güney bölgelerini ele geçirmesi durumunda kuzeyden “kuşatma”yı tamamlamış olacak.

Rusya’nın, savaşın başlangıcından beri Ukrayna’nın özellikle güney sınır kentlerine yoğunlaşması tesadüf değildir. Rusya, Ermenistan’da ordu bulundurmakla Türkiye’yi kuzeydoğudan, Suriye’de ordusunu tam yerleştirmekle Rafızi İran’la beraber güneyden çevrelemiştir.

Doğu cenahından da Rusya-Rafızi İran ittifakı pusuda beklemektedir. Libya’nın Bingazi şehrine Wagner isimli paralı savaşçı çeteleri yerleştirmekle, Hafter’le beraber güneybatıdan da gardını almış durumdadır.

Batı’dan kuşatmaya gelince; ABD ve NATO, sözde dost ve müttefikleri Türkiye’ye komşu olan Yunanistan ve Bulgaristan’ın Türkiye sınırlarına yıllardır askerî yığınak yapmakla meşgul. Kıbrıs’ın Rum kesimindeki İngiliz üsleri ve askerî varlığı da unutulmamalıdır. Rusya ve ABD; Irak ve Suriye’deki Rafıziler ve ayrıca PKK/YPG gibi laik-Batıcı-sosyalist Kürt, Arap, Ermeni, Şii-Türkmen ve Ezidilerden müteşekkil karma düşman unsurlarla Türkiye’yi tüm güney sınırları boyunca kuşatma stratejisi uygulamaya çalıştılar.

III. Roma Hayali ve İstanbul

Bir ülke işgal ediliyorsa onun arkasında en azından ilk safhalarda toplumlardan ve hatta başarılabildiği ölçüde devletlerden dahi gizlenen ve zahiren kesin olarak bilinmeyen etkenler ve maksatlar vardır.

Muhtemelen yıllarca süren bir hazırlıktan sonra böyle bir işgal girişiminde bulunan Rusya, ilk günlerden itibaren savaşı istediği istikamette yönetmekte zorlanmakta ve dışarıdan görülebildiği kadarıyla askerî planlarını sık sık yeniden revize etmektedir. Bu durum işgal girişiminde askerî kurmay aklın yetersiz olduğu anlamına gelmektedir. Katliamcı Rus generalleri, mazlum Suriye halkına yaptıkları gibi, istedikleri beldeyi halı bombardımanıyla haritadan silmeye alıştırılmışlardı. Ukrayna’da da aynı “oyunu” oynamayı umuyorlardı.

Hâlen Suriye cephesinde(!) mazlumlara yönelik katliam yaptıkları için kahraman ilan edilip altın yaldız boyalı, tumturaklı teneke parçalarıyla taltif edilen general sıfatlı seri katiller sürüsünden birçoğu gerçek bir savaşın yaşandığı Ukrayna cephesine ulaştıklarında “karşısında yılan görmüş tavşan” gibi oldular. Rus orduları, ilerlemek bir yana yaklaşık on yıl süren Afganistan işgalindeki kayıptan dahi fazla bir kayıp sayısına dört beş ay gibi kısa bir sürede on binlerce ölü askerle ulaşmış vaziyettedir.

ABD ve NATO, kendi nihai çıkarları için destekledikleri Ukrayna’ya muazzam cesamette ve nitelikli askerî yardımlarda bulunuyorlar. Öyle anlaşılıyor ki Rus generaller, Ukrayna’nın hava savunma gücünün Suriye veya Libya’da olduğu gibi sadece sapandan/çatal lastikten ibaret olmadığını görüp anlamış oldular. Ukrayna’da düşürülen ya da imha edilen Rus savaş uçakları, Rus savaş helikopterleri ve Ruslara ait diğer silahlı hava araçlarının sayılarının gün geçtikçe artması, zayiatlarını daha da arttırmaktadır. Bu hezimet görüntüleri, katliamcı Rusların Suriye’deki mazlumlara yönelik insanlık dışı barbar cürümlerinden bağımsız düşünülemez. Ceza da amelin cinsindendir.

Rusya, Ukrayna cephesinde ağır kayıplar verdikçe söz konusu ülkeler Ukrayna’ya daha fazla silah yardımında bulunmakla Rusya üzerinde askerî ve psikolojik baskıyı arttırmaya çalışacaktır. Fakat Doğu Avrupa, Baltıklar, Kafkaslar, Türk Cumhuriyetleri ve Afganistan’da Rus müdahaleciliği ve askerî doktrinin pratik uygulamalarının gösterdiği üzere Rusya için insan kayıpları pek de mühim değildir. Bugün Ukrayna’daki savaşta da onlar için önemli olan, hangi maliyetle olursa olsun savaşı sürdürerek “Ukrayna ve ardındaki Batı direncini” kırmaktır.

Putin’in askerî ve siyasi hedeflerine dair yaptığı veya yaptırdığı açıklamalar, savaşın sürdürülmesi ve hatta kapsamının genişletilmesi ihtimalinin güçlü olduğunu göstermektedir. Bununla beraber tüm bileşenleriyle bir bütün olarak Batı Blokunun devreye soktuğu yaptırımlarla Rus ekonomisini hedef alması, Rusya için “savaşı sürdürebilme kabiliyetini” kısıtlayacağı varsayımı, Batı destekli Ukrayna’nın savaştan zaferle ayrılacağı gibi bir kanaatin oluşmasını sağlamaktadır. Bu nedenle Ukrayna Savaşı, ABD ve NATO başta olmak üzere Batı Bloku için Rusya’nın askerî olarak yenilmesi ve ekonomik olarak cezalandırılıp geriletilmesinin dışında, kendi hakları olduğuna inandıkları III. Roma veraset hülyasından vazgeçirilmesi için tarihî fırsat olarak görülmektedir.

Uzun vadeli dış siyasetinde III. Roma doktrinine sıkı sıkıya bağlı emperyalist Rusya’nın ilk etap işgal girişimine Ukrayna’dan başlaması, Katolik Batı ile Ortodoks Rusya’nın veraset mücadelesinin önemli safhalarından biridir. Tarihsel gerçeklerden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz ki; kendilerini Doğu Roma İmparatorluğu’nun meşru vârisi olarak gören hem Ortodoks Rusların hem de Katolik Batı cephesinin nihai amacı, İstanbul’u yeniden işgal etmektir.

Şu aşamada her iki tarafın da asıl amacı ve uzun yıllar sürmesi beklenen bu savaşın finalinde her iki blokun da hedefi İstanbul’dur. Beklenen ve hedeflenen final; tevhid inancından mahrum, Nebevi menhecden uzak, tarihî sorumluluk ve siyasi bilinçten yoksun, sürüleştirilmiş on binlerce insanın doluştuğu statlarda yahut salonlarda yapılan ve milyonların televizyonlardan heyecanla izlediği UEFA Şampiyonlar Ligi finali değil, başkenti Konstantinopolis (İstanbul) olan III. Roma İmparatorluğu’nun yeniden ihyası rüyasının finalidir.

İçeride ise; müstemleke meraklısı güruhlarla köhnemiş zihniyetleriyle bugüne dair yeni hiçbir şey söyleme kabiliyeti gösteremeyen solumsu sol/Kemalist/sosyalist Rusçu fraksiyonların “Enternasyonal” romantizminin başı dumanlı avuntusuyla Rusya’yı haklıymış gibi göstermeye çalışmaları, dogmatizme yakin üzere iman etmenin ne demek olduğuna dair ibretlik vesikalar sunmaktadır.

Laik/Kemalist/Batıcı ideoloji ve yaşam tarzıyla şirkin ve ahlaksızlığın girdabına sürüklenerek İslam’a kindar ve düşman hâle getirilen nesiller, muhtemel yeni bir işgal girişiminde tıpkı telefon ve tabletlerdeki savaş oyunlarıyla yıllarca alıştırıldıkları gibi III. Roma/Katolik ya da Ortodoks Haçlı ordularını sevinç gösterileriyle karşılayacaklardır.

Batı Bloku ve Rusya’nın artık gizlenemez bu emellerine karşı sağlam, sarsılmaz ve yenilmez bir güce dayanmalı. Şüphesiz ki El-Azîz ve El-Kahhâr olan Allah’tır (cc) sarsılmaz ve yenilmez olan. İzzet ve galibiyet de ancak Allah’ın emrettiği Tevhid ve Sünnet ahkâmının müesses kılınması ve bu hâl üzere sebat edilmesiyle mümkün olabilir. Kurtuluş varsa budur. NATO, ABD, AB veya Rusya-Rafızî İran ittifaklarına yakınlaşmak değildir.

Allah (cc), içeride de dışarıda da Haçlı-Siyonist-Rafızî İslam düşmanlarını birbirleriyle meşgul ettirsin. Şüphesiz ki bu, başta İslam coğrafyası olmak üzere yeryüzündeki tüm mazlum halklar için en faydalı ve hayırlı olanıdır.

 

[1]. bk. 2/Bakara, 30

[2]. Boğazlar Antlaşması. 18 Mart 1915 tarihinde I. Dünya Savaşı çerçevesinde Üçlü İtilaf (Rusya, İngiltere, Fransa) arasında imzalanan bu gizli antlaşmaya göre Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olan İstanbul şehri de dâhil olmak üzere İstanbul ve Çanakkale Boğazları Rusya’ya bırakılmıştır.