Bir soruyla başlamak istiyorum. Bir odada iki kişisiniz. O odada sizce kaç kişi var? Ne tuhaf bir soru değil mi? Evet, yanlış okumadınız soruyu. İki kişisiniz diyorum ve gerçekte kaç kişisiniz diye soruyorum. Doğru cevap iki değil, şimdiden söyleyeyim. Açıkçası yazımı burada sonlandırmayı ve mail üzerinden cevaplarınızı almayı ya da cevaplarınızı duyabileceğim bir platformda sizlerle karşılaşmayı çok isterdim. Buna imkân olmadığı için cevabı verelim.

Bir odada iki kişi buluştuğunda aslında o odada tam altı kişi vardır. Kim mi onlar? Diyelim ki odadakilerden biri benim, bir diğeri de arkadaşım. İlk kişi kendimi gördüğüm hâlimle benim. İkinci kişi, arkadaşımın beni gördüğü hâlimle ben ve üçüncüsü de gerçek ben. Diğer üçlü ise benim arkadaşımı gördüğüm hâliyle o, onun kendisini gördüğü hâliyle o ve gerçek o.[1] İşte altı kişiyiz o odada.

Cümleyi sakince okuyalım ve üzerinde düşünelim biraz. Hepimiz insanız ve insan olmanın eksikliklerini barındırıyoruz. İnsan-ı kamil olma sürecimiz bu eksikliklerimizi gidermemizle doğru orantılı olsa da bu noktayı es geçiyor, düzelmek adına hiçbir eylemde bulunmuyoruz. Başkalarını düzeltme konusunda harikayız (!), ondan bahsetmiyorum. Kendi eksiklerimizle yüzleşme ve onu tamamlama gevşekliğinden söz ediyorum. Bunu yapmamakla kalmıyor, kendimizi hak etmediğimiz yerlerde konumlandırabiliyoruz.

Şu altı kişiye dönersek meramımız daha iyi anlaşılır diye umuyorum.

Odada benden tam üç tane var. Klonlanmadığıma göre diğer ikisi kim? Veya arkadaşım gerçekte hangisi?

İnsanoğlunun en büyük dramıdır bence kendini tanımaması. Kendini olduğundan farklı görmesi... Eksikliklerini asla kabul etmemesi... Kendi gerçeğiyle yüzleşmemesi... İşte odadaki ilk sanal kişilik buradan tevarüs ediyor.

Cimridir aslında, ama kendini cömert olarak tanımlar. Vakti zamanında bir yardımda bulunmuştur çünkü. Bir kez vermekle layık görür kendini bu mertebeye.

Öfkelidir. Ama o haklı yere kızıyordur (!) öyle vara yoğa kızmaz çünkü (!), e hâliyle böyle biri kendini öfkeli olarak tanımlamaz.

Pasaklıdır, ama temizlik konusunda mangalda kül bırakmaz.

Kendimizi gördüğümüz hâlimizle biz, bu işte. Kendilik algımız... Kendimizi tanımlayışımız... Kritik eşik şu: Ne yazık ki bunun farkında değiliz. Bu örneklerde kişinin kendisini yüceltmesi söz konusu. Tam tersi de oluyor bazen. Kimileri de kendini hep değersiz ve yetersiz hissediyor. Farklı bireylerle iletişim kurmak istediğinde bu his hortlayıp onu küçülttükçe küçültüyor. Sesini kısıyor, hareketlerini kontrol ediyor ve o ortamdan ayrılmak için ânı kolluyor.

Odadaki ikinci sanal kişilik ise başkalarının bizi gördüğü hâlimizle biz. Bu da çok yanıltıcı. Bunun da iki ayrı ucu var. Kimileri olmadığı vasıflarla anılıyor. Halk arasında meşhur bir söz var hani: Şeyh uçmaz, mürid uçurur. Bu söz, hakikat ile insanların bakış açısı arasındaki uçurumu çok güzel özetliyor. Kimse sizin iç dünyanızı bilmiyor. Ev hâlinizi bilmiyor. Annenizle, eşinizle iletişiminizden bihaber. Öyleyse sizi tanımlaması çoğu zaman hakikati yansıtmıyor. Hepi Topu Bir Tekir adlı kitabın analizinde bu konuya değinmiştik. Diğer uçta ise kimileri hak etmediği hâlde yeriliyor. Sizi kendi gördükleri, duydukları ve ön kabulleriyle tanımlıyor. Bu kişi, siz olabilir misiniz? Tabii ki hayır.

Sonuç ortada. Odada ikisi gerçek, diğer dördü kendilik algımızın ve başkalarının bizi tanımlamalarının ürünü olan altı kişiyiz... Gerçek biz, orada. Fakat ona ne biz sahip çıkıyoruz ne başkaları. Kendimizi tanıma, eksiklerimizin farkına varma, bakışlarımızı başkalarının hatalarından/hayatlarından alarak kendimizle meşgul olma, kimliğimizi yeniden inşa etme zamanı geldi de geçiyor oysa. Ne dersiniz? Kendimizle tanışalım mı artık?

 

[1]. Psk. William James