Psikiyatri uzmanlarının, korku kavramı üzerine yaptıkları uzunca açıklamaları, -ansiklopedik ölçekteki- şu özet tanım içinde bulabiliriz: Bir tehlike ihtimali karşısında güven içinde olmadığını veya sahip olduğu değerlerin kayba uğrayacağını sanan -veya böyle inanan- kimsenin kapıldığı duyguya korku denir.

Müslümanlık ile “korku” dediğimiz bu kaygı arasında ciddi bir bağ bulunmaktadır. Ne var ki günümüze kadar bu ilişki hiç irdelenmemiştir. Ancak bu dinin bir korku ürünü olduğu, bundan böyle yavaş yavaş ortaya çıkacaktır: Çağımızdaki hız ve iletişim imkânları, bu konudaki sırların deşifre edilmesini -zaman alsa da- sağlayacaktır. Fakat bu alâkayı tespit etmek ve onu gün yüzüne çıkarmak oldukça zordur. Ünlü araştırmacı Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın bu gerçeği teyit eden bir ifadesi şöyledir: “…Bir kere önce şunu itiraf etmek gerekir ki, Türklerin İslâm’ı nasıl yorumladıkları gibi, uzun bir zaman ve geniş bir mekânı içine alan, gerçekten çok mühim olduğu kadar da karmaşık ve çok yönlü bir konuda doyurucu bilgiler verebilmek, ikna edici analizler yapabilmek fevkalâde zor bir iştir.”[1] Çünkü Müslümanlığı tahminen 1000 yıl önce doğuran “Büyük Korku” hakkında bugün -profesyonel araştırmacılar hâriç- hemen hiç kimse doğru ve ayrıntılı bir bilgiye sahip değildir. Her şeyden önce; “Beşinci kol” diye isimlendirebileceğimiz yerli oryantalistlerden başka, Müslümanlığın İslâm’dan nasıl üretildiğini bilen birine rastlamak mümkün değildir. Ancak bu uzmanlar, -ileride açıklanacağı üzere- maalesef olayı çarpıtarak örtbas etmeye çalışmaktalardır. Çünkü esasen bu amaç için yetiştirilmişlerdir.

Evet, İslâm gibi evrensel bir dinden “Müslümanlık” adı altındaki milli din ne zaman ve nasıl üretildi? Bu din neden korkunun ürünü olarak peydahlandı? Bu korkunun mahiyeti nedir? Bu dini kimler, hangi amaçla ve nasıl kurguladı? Tarihin akışı içinde Müslümanlık hangi evrim süreçlerinden geçerek bugünkü şeklini aldı? Günümüzde bütün Müslümanlar, -bu dini doğuran korkuyu- hâlâ içlerinde hissediyorlar mı? Bu soruların cevaplarını -açık bir anlatımla, ikna edici deliller ve belgeler eşliğinde ve bir bütünlük içinde- bağımsız ve özgün bir kaynakta bulmak mümkün müdür?

Bu soruların, maalesef kısa bir cevabı yoktur.[2] Çünkü gerek bu dini kurgulayan -asırlar önceki- derin mistik örgütün faaliyetlerine, gerekse tarih boyunca bu dini, İslâm’ın kisvesi altında propaganda etmeye çalışmış olan rûhânilere ait yazılı belgeler o kadar kıt, -bununla birlikte- o kadar birbirinden kopuk ve dağınıktır ki bunları toparlayarak bir araya getirmek, içlerinde yer alan olaylar arasındaki bağlantıları tespit etmek ve bu suretle kareleri yan yana getirerek tabloyu netleştirmek, bir maharet, uzmanlık, emek ve cesaret işidir. Bu konudaki uğraş, araştırmacının ömründen onlarca yıla mâl olabilir. Çünkü Türklerin tarihini -kendileri değil-, Çinliler ve Araplar yazmıştır. Onlar da Türkler hakkında nadiren yazılı belgelere rastlamış, daha çok sözlü kültürlerinden yararlanarak eserlerini oluşturmuşlardır. Onun için Türk Müslümanlığı, tarihte eşine ender rastlanan bir muamma olarak binlerce sır barındırmaktadır. Üstelik “İlâhiyat profesörü”, “sosyolog”, “tarihçi”, “araştırmacı”, “siyasi analist” ve “ilim adamı” kisvesindeki yerli oryantalistlerden oluşan binlerce insan, medyanın ve akademik ortamın bu sırlardan haberdar olmaması için, bugün Türkiye’de yoğun çaba harcamaktalardır. Fakat elinizdeki bu çalışmada ortaya koyduğumuz ipuçları sayesinde Müslümanlık, büyük ihtimalle önümüzdeki on yıl içinde sır olmaktan tamamen çıkacak, onun -taklit ve paralel bir din olarak- İslâm ile hiçbir ilişkisinin bulunmadığı anlaşılacaktır.[3]

Müslümanlığı doğuran “büyük korku”nun, -günümüzdeki geniş Müslüman halk toplulukları için- söz konusu olmadığına önce işaret etmek gerekir. Çünkü bu yapay dinin, yaklaşık 800 yıl önce nasıl projelendirildiği, niçin ve nasıl yaygınlaştırıldığı hakkında, bu kalabalıklar hiçbir tarihi bilgiye sahip değillerdir. Ancak yukarıda “beşinci kol” diye nitelenen özel yetiştirilmiş bir grup insan, hiç şüphesiz bu korkuyu taşımaktadır. Çünkü bunların çoğu, tarihî olaylar hakkında az veya çok bilgi sahibilerdir. Örneğin, Türk yurdunun -700’lü yılların başında- Emevi orduları tarafından işgal edildiği sırada sahnelenen dramatik olaylara ilişkin bir nebze malumat sahibi oldukları muhakkaktır. Dolayısıyla -bugünkü tarih itibarıyla tam 13 asır önce -707 ila 715 yılları arasında- Türkistan halkının yaşadığı dehşet kadar olmasa bile- bu elit tabaka derin bir kaygı taşımaktadır. Ancak bu, -artık hem Arap, hem İslâm korkusu değil-, sadece İslâm korkusudur! Milli Türk Müslümanlığını gündemde tutan, ona canlılık kazandıran ve onu spekülatif manevralar sayesinde İslâm’la aynı imiş gibi göstermeye çalışan güçlerin taşıdığı korku işte budur.

Müslümanlığı doğuran “büyük korku”nun kimler tarafından yönetildiğini ve İslâm’ı dönüştürmede bu korkunun günümüze kadar nasıl kullanıldığını deşifre edebilmek için, yüzyıllardır baş tacı edilen bir grup mistik figürden ve bazı tarihi şahsiyetlerden[4] söz etmek gerekecektir. Çünkü bu kimselerden özellikle mistik teorisyenlerin, İslâm öncesi dinlerden derledikleri çeşitli inanç ve ritüelleri, Türk insanının İslâmi kültürüne uyarlamak için ne yaptıklarını ve bundan ne amaçladıklarını ortaya çıkarmak büyük önem taşımaktadır. Böyle bir çalışmanın ise çok çetin bir yolu vardır; o da: Elde edilmiş -birbirinden kopuk ve oldukça dağınık- bilgi kırıntıları arasındaki bağlantılardan hareketle iz sürerek, en az 1000 yıllık olayların akışını ve bunların birbirini nasıl tamamladığını aydınlığa kavuşturmaktır.

Bu olayların başlangıç noktasının, “Türklerin İslâm ile yüz yüze geldikleri” tarih olduğu düşünülebilir. Fakat acaba Türkler gerçekten İslâm ile yüz yüze gelebildiler mi? Önce bu sorunun cevabını bulmak gerekir. Çünkü Emevi ordularının Türkistan’a girdiği M 707’de İslâm, vahyin indiği tarih itibarıyla -sözde- 97 yaşındaydı. Oysa İslâm, -devletin siyasal rejimi ve toplumun hayat nizamı olarak, M 622-661 yılları arasında- sadece 39 sene uygulanabilmiş, Hasan’ın (ra) ölümüyle birlikte kısmen geri dönüşsüz olarak yürürlükten kaldırılmış, bir süre sonra da tamamen tarih sahnesinden çekilmiştir. Öyleyse 661 yılından sonra ancak bireysel olarak yaşanabilmiş olan İslâm için yeni bir serüvenin başladığını rahatça söyleyebiliriz. Ne var ki bu dinin ancak bir avuç samimi insanın inisiyatifi ile aslına uygun olarak yaşatılabildiğini de itiraf etmek zorundayız. Eklemek gerekir ki, İslâm’ı bireysel olarak yaşama gayretleri günümüze kadar devam etmiştir. Bu sayededir ki Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet değişmeden çağımıza kadar ulaşabilmiştir. Dolayısıyla Müslümanlar “ilk korku”nun süregelen etkisiyle bugün Kur’ân’ı değiştirmeye kalkışıyor olsalar da -ki bu konuda çeşitli projeler ve yoğun çabalar var[5]- bundan sonra göze alacakları girişimlerin sonuç veremeyeceğine inanmak gerekir. Nitekim Türk meâl yazarları -Kur’ân’ın 40 yerinde geçen 8 kelimenin anlamlarını çarpıtmaya çalışmışlarsa da[6]- Kur’ân-ı Kerim’in Arapça orijinal metni üzerinde herhangi bir değişiklik yapmamışlardır, çünkü yapamamışlardır. Yani -bu yazarlar arasında Arapça bilenler- bunu asla başaramayacaklarını kestirmişlerdir.[7]

Müslümanlığı doğuran korkunun kaynağına ve nedenine gelince bu, -707 ila 715 tarihleri arasında Türk yurdunun sahne olduğu Emevi işgalleri sırasında- Türklere ait yüz binlerce putun yakılmasından başka bir şey değildir. Ancak Türk tarihçileri tarafından bu olayların sürekli şekilde örtbas ediliyor olması çok ilginçtir.[8] Müslümanlık dininin barındırdığı önemli sırlar eğer çağımıza kadar gün yüzüne çıkmamışsa, bunun nedeni, işte bu “örtbas” manevrasıdır. Bu manevranın iç yüzünü anlamak ise zor değildir.

Hiç kuşku duymamak gerekir ki yüz binlerce -daha doğrusu milyonlarca- insanın taptığı nesneleri onların gözleri önünde ateşe vermek, dehşet uyandıran bir hadisedir. En kutsal değerlerinin, -korku dolu gözlerle- ateşe verildiğini seyreden bir toplumun, -asırlar geçmiş olsa bile- düşmanını affetmiş olabileceği pek mümkün değildir. Nitekim Türkün vicdanındaki Arap nefreti günümüze kadar sürmüştür. Bunun örneklerine birçok alanda tanık olunmuştur.[9] Şu var ki Arap insanına karşı duyulan nefret, temelde -gizleniyor olsa bile- Kur’ân’daki İslâm’a duyulan nefretten başka bir şey değildir. Bunu keşfedebilmek içinse özellikle Nakşbendi Müslümanlarla Kemalist Müslümanların İslâm’ı gerçek anlamda yaşayan tevhid ehline -Müslim-mü’minlere- nasıl baktıklarını incelemek yeterlidir.

Bu konuyu irdelerken, birbirinden ayrı birçok meselenin iç içe girdiğini görüyoruz. Araştırmayı zorlaştıran büyük engellerden biri de budur. Örneğin, yüzyıllar önce Türk putlarını yakanlar, -iddia edildiği gibi- işgal sırasında soykırım ve cinayet işleyenler, eğer Emevi orduları idiyse bu olaylardan bütün Arapların, -hele İslâm’ın- sorumlu tutulmaması icap eder. Mantıklı düşünmenin gereği budur. Aynı zamanda genelleme yaparak, Müslümanlığı İslâm’ın karşısına çıkarmada bütün Türklerin görüş birliği içinde olduğunu ileri sürmek de çok büyük bir yanlış olacak, böyle bir yaklaşım bundan da öte, yukarıdaki değerlendirmeleri sabote etmek gibi bir art niyeti ortaya koyacaktır.

Ancak izine pek rastlanamayan bir sır vardır ki, tarihin akışı çok dikkatli şekilde izlenecek olursa -toplumun vicdanında- onun varlığını derinden sezinlemek hiç de imkânsız değildir. Bu sırrın özü ise şudur: “İslâm’dan nefret” duygusu, aslında nitelik değiştirerek -âdeta vücutta gizli bir kanser hücresi gibi- derinden devam etmektedir. Evet, vicdanında dine yer vermeyenler hâriç, bu coğrafyada yaşayan hemen hiçbir insanın İslâm’a karşı olduğuna rastlamak belki imkânsız gibidir. Dıştan görünen manzara budur. Ne var ki bu toplum asırlardır İslâm’ı Müslümanlıkla özdeşleştirdiği için artık ondan nefret etmiyor gibi dışa yansımaktadır. Meselenin en önemli sırrı burada saklıdır. Nitekim eğer İslâm, Müslümanlıktan tamamen ayıklandıktan sonra özgün niteliği içinde bir gün Müslümanlara sunulacak olursa -Arap, Türk, Kürt, Fars, Berberî vs.- hiçbir Müslümanın ona olumlu bir gözle bakacağı tahmin edilemez. Bunun kaynağı ise senkretizmdir. Yani olayın gerçek özeti şudur: İslâm’ın helâli ile Müslümanlığın haramı, İslâm’ın doğrusu ile Müslümanlığın yanlışı, İslâm’ın güzeli ile Müslümanlığın çirkini, yüzyıllardır o kadar hileli yollarla, ilmik ilmik, iç içe ve ustaca örülmüştür ki bugün artık bu iki dini birbirinden ayırmak mümkün değildir.

İslâm’ın Müslümanlığa dönüştürülmesi olayı -insanlık açısından- hiç kuşkusuz bir faciadır. Bu cinayetin günümüze kadar mistik örgütler tarafından gizlenmiş olması da ayrı bir faciadır. Bu talihsizliğin nedeni olan 1000 yıl önceki toplumsal dehşet ve korkunun -mistik örgütler ve onların destekçileri tarafından- bugüne kadar gizlenebilmiş olması ise tarifi imkânsız bir başarıdır. Mistik akımlara “bilimsellik” adına destek sağlayan ve onları meşrulaştırmaya çalışan belli bir grup ilâhiyatçı- akademisyenlere, burada bilhassa dikkat çekmek gerekir. “Bilim adamı” unvanlı bu yerli oryantalistler, -seleflerini aratmayacak çok zekice anlatım yöntemleriyle- sözü edilen korkuyu gizlemeye çalışmaktadırlar. Nitekim Prof Dr. Zekeriya Kitapçı’dan başka hemen hiçbir araştırmacı bu olaya dokunmak istememiştir. Yerli oryantalistlerin bu konudaki manevraları ise çok ilginçtir. Ancak Zekeriya Kitapçı, ırkçı çevreleri tetiklememek için şu yumuşatıcı sözleri kaydetme ihtiyacını duymuştur:

“Müslüman Fatih, … Budist mabedlerinin putlardan temizlenmesini, onların şehir meydanlarında toplatılmasını istemiş, daha sonra da hiç tereddüt etmeden yakılmasını emretmiştir. Böylece Kuteybe, bir taraftan uzun zamandan beri inandıkları, her türlü kötülüklerin defi ve iyiliklerin celbi için tazim ve saygıda bulundukları mukaddes putların hiçbir şeye yaramadıklarını bizzat onlara göstermek istemiş, diğer taraftan da Budizm ve Zerdüştlüğe belki de o devirlerin en ağır darbesini vurmuştur.”[10]

Birikimli bir araştırmacı olmasına rağmen bu konuda suskunluğunu koruyan ilim adamlarından biri de Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’tır. Bu zat -1000 yıldan beridir Türklerde dinî algı ve anlayışın süreçleri ve bugüne nasıl geldiği hakkında oldukça değerli bilgiler vermiş olmasına rağmen-, İslâm ile Müslümanlığın birbirinden bağımsız iki ayrı din olduklarına ilişkin tek kelime kaydetmemiştir. Bunun nedeni ise çok açıktır ve özü şudur: Eğer hazret bu olaydan söz edecek olursa onun, Müslümanlığı doğuran 1000 yıl önceki dehşet ve korku sahnelerini anlatması da gerekecektir. Bu ise Türk Müslümanlığı’nın içyüzünü gözler önüne sermek anlamına gelir ki bunu göze almak hiç kolay değildir. Dolayısıyla buna bir türlü cesaret edemeyen Ahmet Yaşar Ocak, Müslümanlığı, İslâm’dan ayrı bir din olarak ortaya koymak yerine onu, iki türlü İslâm diye sınıflandırmıştır: “Ortodoks İslâm” ve “Heterodoks İslâm”[11] Oysa Kur’ân-ı Kerim bir tek İslâm’dan söz etmektedir. O da Muhammed’e (sav) vahyedilmiş ve bir bütün olarak hayata geçirilmesi emredilmiş olan İslâm’dır.[12] Bu hüküm, Kur’ân-ı Kerim’de o kadar ciddi bir ifadeyle tescil edilmiştir ki herhangi bir kuşkuya mahal bırakmamak üzere İslâm’dan başka hiçbir dinin geçerli olmadığı da ayrıca vurgulanmıştır.[13]

İşte, aslında başta Sayın Ocak olmak üzere, yerli oryantalistlerin taşıdığı kaygı buradan kaynaklanmaktadır. Nitekim eğer İslâm’ın “Ortodoks” ve “Heterodoks” şeklinde iki türlü olduğunu söylemek yerine, Müslümanlığın paralel bir din olarak peydahlandığını açığa vuracak olurlarsa en az 800 yıldır gizleniyor olan sırları ifşa etmiş olurlar ki bunun bedeli çok ağır olacaktır. Büyük ihtimalle bunun doğuracağı tepkileri göğüslemekten çekinmişlerdir…

Yazımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah.

 

[1]. Türkler, Türkiye ve İslâm, Prof. Ahmet Yaşar Ocak, İletişim Yayınları, 7. baskı, İstanbul-2005, s. 33

[2]. Ünlü bir Türk bilgininin aşağıdaki ifadeleri bu gerçeği doğrulamaktadır:

“Türklerin yaklaşık M 900’lerden itibaren peyderpey Müslüman olmaya başladıkları genel olarak kabul edilir. Türk tarihinde büyük bir dönüm noktası teşkil eden bu olayın, bugüne kadar genel çerçevelerin ve siyasi tarih sınırlarının dışına çıkılarak değişik yönleriyle hâlâ ‘mikro düzeyde’ incelenmemiş olması, bu konuyla ilgili mevcut pek çok problemin derinliklerine inilmeden, yalnızca ‘makro plan’da birtakım genel kabuller ve spekülatif açıklamalarla yetinilmesi, doğrusu Türk sosyal bilimciliğinin ve özellikle Türk tarihçiliğinin hâlâ dolduramadığı en göze çarpan boşluklarından birisidir. Bu sebeple Türklerin İslâm’ı kabulü, iyi biliniyor sanılmasına rağmen, aslında iyi ve doğru bilinmeyen, birçok yanı hâlâ karanlık bir konudur.” Türkler, Türkiye ve İslâm, Prof. Ahmet Yaşar Ocak, İletişim Yayınları, 7. Baskı, İstanbul-2005, s. 26

[3]. “Aslında bu iki dinin, birbirinin aynısı olmadığı, okumuş kripto bir elit tarafından, eskiden beri bilinmekte idi. Günün birinde ifşa edilebilir diye çağımızda, ilâhiyatçı-tarîkatçı bir ‘polit çete’ bu tarihi sırrı saklamaya devam etmektedir. Fakat son yıllarda iletişim ağlarının çoğalmasıyla birlikte bunları bir korku sardı. Türkiye’de Nakşbendîliğin bilhassa 2000 yılından itibaren yaptığı inanılmaz ataklar bu konudaki paniği haber vermektedir. Fakat asırlardır, -yaptırım gücüne sahip- odakların, -alarm hâlinde dikkat kesilerek- gizlemeyi başardıkları bu sırrın, korkunç bir sürpriz olarak bugünlerde ortaya çıkması artık engellenemezdi. Bu saatlere kadar suskunluğunu sürdüren tarih, büyük bir cömertlik örneği vererek; kara kutusundaki bütün evliyacılık şifrelerini çözmeye ve onları ortalığa dökmeye hazırlanmaktadır.” Geçmişten Bugüne Nakşbendîlik Tarîkatçılığın Sırları ve Şifreleri, Feriduddîn Aydın

[4]. Müslümanlığın canlı kalmasını sağlayarak İslâm’ın yeniden tarih sahnesine çıkmasını engelleyen, derin mistik örgütün 800 yıl boyunca yetişmiş özellikle sekiz teorisyeni, üstlendikleri roller bakımından büyük önem taşırlar. Bunlar: Abdülhâlık Gucdevânî, Muhammed Bahauddîn Buhârî, Ubeydullah-ı Ahrâr, Ahmed Faruki Sirhindî, Hâlid-i Bağdâdî, Abdülhakîm Arvâsî, Said-i Nursi ve Fethullah Gülen’dir. Bunlarla birlikte on binlerce, hatta yüz binlerce figüranın da propaganda için kullanıldığı muhakkaktır. Bu figüranlar arasında örneğin çağımızda BOP eşbaşkanlığını üstlenen kişiye varıncaya kadar birçok ünlü bulunmaktadır.

[5]. Bunun en açık ve kesin kanıtlarından biri de Türk mealciler tarafından meallerin metinlerinde birçok kez “Müslüman”, “Müslümanlar” ve “Müslümanlık” kelimelerinin kullanılmış olmasıdır.

[6]. Kur’ân-ı Kerim’in 40 yerinde geçen bu sekiz kelime şunlardır:

مُسْلِماتٍ، مُسْلِمَةً، مُسْلِمُونَ، المُسْلِمُونَ، مُسْلِمِينَ، المُسْلِمِينَ، مُسْلِمَينِ

[7]. Şu gerçeği asla hatırdan çıkarmamak gerekir ki, hiç Arapça bilmeyen birçok kimse ne üzücü ki Kur’ân-ı Kerim’in metnini Türkçeye çevirmeyi göze alabilmiştir. Demek ki Türkiye’de buna kalkışmanın hiçbir bedeli yoktur. Bu ise aslında Müslümanların İslâm’a, akla gelebilecek her türlü müdâhalede bulunabileceklerini açıkça kanıtlamaktadır. Sonuç olarak bu da Müslümanlığın nasıl bir din olduğunu gözler önüne sermektedir.

[8]. Bu konuda -çok sınırlı olarak- birtakım ipuçlarını ortaya çıkarmış olan Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü, Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken, Prof. Dr. Abdülkadir İnan, Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, Prof Dr. Zekeriya Kitapçı, Turgut Akpınar ve Süreyya Su gibi bazı cesur araştırmacılar çıkmışsa da bunlar -büyük ihtimalle derin mistik örgütlerin faaliyetlerine ilişkin güçlü dayanaklara ulaşamadıkları için- Müslümanlık komplosunun sırlarını -yeteri kadar- ifşa etmeye güç yetirememişlerdir. Nitekim bazı rivayetlere bakılırsa Birûni’ye göre “Emevilerin genel komutanı Kuteybe bin Muslim, işgal ettiği Türk kentlerinde yazılı belgeleri toplatarak imha etmiştir.” Ayrıca Emevi ordusundaki askerlerin Orta Asya’da giriştikleri savaşlardan asıl amacın ganimet elde etmek olduğuna ilişkin bilgi kırıntılarına Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı’nın çalışmalarında rastlamak mümkündür. Çağımızın ünlü Türk tarihçisi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın “Türkler öyle bayılarak din kabul etmez, son derece çakal bir millettir.” ifadesi ise kılıç zoru ve katliamlar hakkında birçok gerçeği özetler mahiyettedir. (bk. https://t24.com.tr/haber/ilber-ortayli-turkler-oyle-bayilarak-din-kabul-etmez-son-derece-cakal-bir-millettir,336782 )

Dolayısıyla bu şartlar altında İslâm’la tanışmış olan Türklerin, bu dini aslına uygun olarak kabul etmiş ve onu orijinal şekliyle hayata geçirmiş olduklarını ileri sürmek çok büyük bir iddia olur. Çünkü zaten Emeviler İslâm’ı Türklerden çok önce -pratikte- tahrip etmiş, onu evrensel niteliklerinin birçoğundan soyutlayarak Araplaştırmışlardı. Ayrıca, fetih ve cihâd adı altında girdikleri Türk kentlerini yakıp yıkan, servetlerini yağmalayan, birçok silahsız insanı kılıçtan geçiren, bununla birlikte esir aldıkları Türkleri kitleler halinde Arap kentlerine naklederek onları köle ve cariye diye esir pazarlarında satıp çalıştıran Emevilerin, -bu konuda -Türkler de dâhil-, İslâm’a girmiş bütün etnik topluluklara- kötü örnek oldukları muhakkaktır. Türkler okuma ve yazmaya önem vermedikleri için bu olaylar hakkında -o tarihlerde- kayda değer bir kaynak bırakmamışlardır. Aynı zamanda Cengiz Han ordularının (1220’de) Türk kentlerinde giriştiği soykırımlar hakkında da nedense Türkler suskundurlar! (Halbuki Cengiz’in ordusunda Uygurlar ve Karluklar da vardı.) Böylece anlaşılıyor ki Müslümanlık, her ne kadar Emeviler’in, -İslâmi cihad ruhundan uzak- işgal ve zulümlerine karşı bir tepki dini olarak ortaya çıkmış ise de, Moğol istilasının ve bizzat Türklerin kendi aralarında giriştikleri savaşların neden olduğu karmaşa ve bilgi kirliliğinin de bu dinin ortaya çıkmasında büyük etkileri olmuştur. Bütün bunlara ilaveten, tereddütsüz diyebiliriz ki Müslümanlığa temel oluşturan mistik akımlar, esasen Türkler henüz İslâm’la tanışmadan- Abbasiler döneminin başında ortaya çıkmıştır. Nitekim tasavvuf anlayışını İslâm tarihinde ilk başlatan Ebu Haşim es-Sufi (öl. 733), Abbasilerin kurucusu Ebu’l-Abbas es-Seffah’ın (750-754) çağdaşıdır. Sonuç olarak diyebiliriz ki Araplar, her ne kadar “Müslüman” ve “Müslümanlık” kelimelerini hiçbir zaman kullanmamış olsalar da Müslümanlığın, İslâm’a karşı alternatif bir din olarak ortaya çıkmasında en az Türkler ve İranlılar kadar sorumludurlar.

[9]. Türklerin günümüzde bile Araplardan ne kadar nefret ettikleri, onların Arapları aşağılayıcı sözlerinden açıkça anlaşılmaktadır. Bu sözlerin aşağıdaki bir kısmı, 1804-1902 yılları arasında yaşamış olan Halep eşrafından Türk kökenli Abdurrahman el-Kevâkibi adlı bir araştırmacı tarafından tespit edilmiştir. O sözler şunlardır:

Dilenci Arap; Kör Fellâh; Arap Çingenesi; Kıpti Arap; Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü; Siyah kedi ve köpeklerin Arap Arap diye çağrılması; Pis Arap; Arap aklı; Arap tabiatı; Arap Zevki; Arap çenesi; Bunu yaparsam Arap olayım; Nerede Arap nerede tambur… Bunlara sonra eklenmiş bazı benzer sözler daha vardır, örneğin: İşler Arap saçı gibi karışmış ya da Arap saçına dönmüş; Arap, yağı bol bulunca K…..’na sürermiş; Arabın en iyisi attır vs.

عبد الرَحن الكواكيب، األعمال الكاملة، ص: .325 املؤسسة العربية للدراسات والنشر، بريوت1975-م

Cahiliye toplumu haline dönmüş olan Arapların da bir kısmının Türkleri sevmediğine burada işaret etmek gerekir. Hiç şüphe yok ki bu da yine Müslümanlığın etkilerindendir. Çünkü Araplar, asırlarca Türklerin egemenliği altında yaşamışlardır. Ve çünkü Müslümanlık İslâm’ın aksine birleştirici değil, ayrıştırıcıdır. Öte yandan Türklerin, Suriye iç savaşı üzerine çoğunlukla Arap olan üç milyondan fazla sığınmacıyı himaye etmesi hiç şüphesiz İslâm’ın -Milli Türk Müslümanlığına rağmen- kalabilmiş izlerini yansıtmaktadır.

Ancak Araplar da Türkler gibi Müslümanlaştıkları için, İslâm’ın dışında kalmış olan bu toplulukların kendi aralarındaki bu tür kavgalar, İslâm’ın gerçek mensupları olan Müslim-mü’minlerin gündemini hiçbir zaman meşgul etmez.

[10]. bk. Orta Asya’da İslâmiyetin Yayılışı ve Türkler, Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı, 3. Baskı, Konya-1994, s. 113

[11]. Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu da bu farkı şöyle ifade ediyor: “Numenal İslâm‘ın bir tek adet olmasına karşılık Fenomenal İslâm birden ziyadedir.” Türk Müslümanlığı, Köprü Dergisi, S 66, s. 99

https://www.koprudergisi.com/bahar-1999/turk-muslumanligi-uzerine-bazi-notlar/ (Erişim Tarini: 14.10.2021)

[12]. bk. 3/Âl-i İmran, 19

Ayetin orijinal metni şöyledir:

اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠…

Meali: “Allah indinde (geçerli olan) tek din İslam’dır…”

[13]. bk. 3/Âl-i İmran, 85

Ayetin orijinal metni şöyledir:

وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪ينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

Meali: “Kim de İslam dışında bir din ararsa ondan kabul edilmez. Ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.”