HUKUK GUGUK

Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Bu yazımızda ve devamında sizlerle beşerin kanunlarını, bu kanunların birbiriyle nasıl çeliştiğini, bunun hayatımızı nasıl etkilediğini ve gerçek adaleti konuşacağız inşaallah.

Demokratik adalet, kimin elinde olduğu belli olmayan bir terazide sallanıyor. Aynı fiil birine suç, diğerine özgürlük sayılabiliyor. Kanunlar her yıl değişiyor ama adaletsizlik hep yerli yerinde kalıyor. Peki bu çelişkiler neden? Gerçek adalet nedir ve nerede bulunur?

Beşerî kanunlar bazen düşünceyi suç, bazen de suç olanı düşünce sayabiliyor. Aynı söz, bir hâkime göre suç, diğerine göre hak. Aynı eylem, bir savcıya göre örgüt faaliyeti, diğerine göre anayasal hak olabiliyor. İşte beşerî kanunların acizliği burada ortaya çıkıyor: Suç tanımı sürekli şekil değiştiriyor. Adalet asla yerini bulmuyor. Aynı suç sebebiyle yargılanan A ve B hakkında mahkemelerde ortaya çıkan sonuç; yargılayana, zamana, yönetimdekilerin çıkar ve çatışmalarına göre değişiyor.

Bugün Türkiye’de ve demokrasiyle yönetilen diğer bütün ülkelerde, insanlar sadece ne yaptığına göre değil, neye inandığına, kim olduğuna, nerede yaşadığına, hatta kime denk geldiğine göre farklı şekillerde yargılanabiliyor. Bunun nedeni ise açık: İnsan eliyle yapılan kanunlar hem birbiriyle çelişiyor hem de uygulamalar kişiden kişiye değişiyor. Su gibi girdiği kabın şeklini alıyor.

Bir Yasa Suç Sayıyor, Diğeri Hak Diyor!

Misal, bir yerde düşüncenizi paylaştınız. Bir yazı yazdınız, bir konuşma yaptınız. Barış istediniz, dininizi anlattınız, adalet çağrısı yaptınız ya da bir siyasi görüşü eleştirdiniz… Peki bu suç mu? Normalde hayır. Çünkü Anayasa’nın 26. maddesi “herkes düşünce ve ifade özgürlüğüne sahiptir” diyor. Ama aynı sözler, Terörle Mücadele Kanunu’na göre “örgüt propagandası” sayılarak, size yıllarca hapis cezası verilebiliyor. Bir kanun “konuşmak suç değil” derken, diğeri “bu sözler örgüt propagandasıdır” diyebiliyor. Üstelik bu çelişki sadece kâğıt üzerinde kalmıyor; gerçek hayatta insanlar yıllarca hapis yatıyor. Bazıları beraat ediyor, bazıları ise aynı sözler için mahkûm edilebiliyor.

Bir diğer kanun maddesi diyor ki: “Bir örgüte üye olan kişi cezalandırılır.” Bu anlaşılır. Ama başka bir madde diyor ki: ”Üye olmasan da örgüte bilerek ve isteyerek yardım ettiğin düşünülürse, üye gibi cezalandırılırsın!” Yani bir bildiri dağıttınız, bir paylaşım yaptınız. Örgütle hiçbir bağınız yok. Ama bu hareketin “örgüte yardım amaçlı” olduğu düşünülürse, mahkeme sizi örgüt üyesiymiş gibi yargılayabiliyor. Hakim “örgüte yardım ettin” derse ceza alıyorsunuz. Bu kanaate nasıl varıldığı çoğu zaman açıklanmıyor.

Eleştiri mi Hakaret mi? Kim Karar Verecek?

Bir kamu görevlisini eleştirdiniz. Bir milletvekiline, belediye başkanına ya da savcıya sert bir eleştiri yönelttiniz. Hakaret mi ettiniz, yoksa anayasal hakkınızı mı kullandınız? İşte bu da kime denk geldiğinize göre değişiyor. Bazı mahkemeler diyor ki: “Bu ifadeler eleştiridir.” Ama bazıları aynı cümleleri hakaret sayarak ceza verebiliyor.

Bir başka çelişki de şöyle: Bir insan “toplumu kutuplaştıracak”, “halkı kin ve düşmanlığa sevk” edebilecek bir şey söylediğinde bu suç kapsamında değerlendirilebiliyor. Bu fikir ilk bakışta mantıklı görünebilir. Kimse halkı kin ve düşmanlığa sevk etmesin. Ama “kin ve düşmanlık” ne demek? Bir eleştiri, bir slogan, bir afiş bu kapsama girer mi?

TCK 216. madde, bu ifadeyi çok geniş tutmuş. Sonuç olarak birçok düşünce açıklaması, hatta bazen şiirler, kitaplar bile bu maddeyle yasaklanabiliyor. Oysa anayasa açık: Düşünce açıklamak suç değildir. Radikal bir fikir, çoğu insanı rahatsız etse bile, şiddete teşvik etmediği sürece ifade özgürlüğü kapsamında korunmalıdır. Ama pratikte böyle olmuyor. Mahkemeler bu maddeyi siyasilerin keyfine göre farklı yorumluyor. Bir düşünce bugün meşru iken yarın suç olarak değerlendirilebiliyor.

Beşerin Adaleti:

Beşerî hukuk, insan aklının ürünü olduğu için sınırlıdır; zamana, uygulayıcıya, çıkar ilişkilerine göre değişkenlik gösterir. Bu yüzden her çağın “adalet” tanımı başka bir renge bürünür. Kimi zaman Roma’da imparatorun keyfidir adalet; kimi zaman Orta Çağ’da kilisenin buyruğu, modern çağda ise çoğunluğun arzusuna indirgenmiş bir “hukuk devleti” kavramıdır.

Ama adalet, çoğunluğun değil, hakikatin ölçüsüne göre belirlenmelidir. Bir topluluk yanlışta birleştiğinde, o yanlış hakikat olmaz. Adaletin terazisi, toplumun değişken rüzgârlarıyla değil, Yaratan’ın sabit ilkeleriyle dengede kalabilir.

Buraya kadar anlattıklarımızdan çıkan sonuç çok net: Beşerin koyduğu hukuk, adalet getirmez. İnsan hata yapar, yanılır, etkilenir, korkar, taraf tutar ve menfaat gözetir. Bilgi ve becerisi sınırlıdır. Bu sebeple insan eliyle yazılmış kanunlar:

  • Eksiktir, hatalıdır ve çelişkilidir.
  • Hakları kısıtlar, suçsuzları cezalandırır, suçluları yüceltir.
  • Uygulayıcıların keyfine göre farklı şekillerde yorumlanabilir.

Bu durumda, “hukuk devleti” dediğimiz şey bir tabeladan ibaret kalır. Çünkü yasalar menfaatle yapılır. Bir grubun lehine, diğerinin aleyhine kanun çıkarılır. Kanun koyucu kanun koymaya yeterli yaratılmamış, bu yetki kendisine Yaratan tarafından verilmemiştir. Ve elbette ki bu yetersiz varlığın heva ve hevesine göre çıkardığı yasalar adaleti tesis etmez, edemez. Kanun var diye adalet olmaz; ama adalet yoksa, kanun bir tuzaktır.

Peki Gerçek Adalet Nasıl Sağlanır?

Aslında bu sorunun cevabını verdik. Biz yaratılan isek bizi yaratan bütün kodlarımıza hâkim demektir. Bizi en iyi bilen, annemizden daha merhametli, şah damarımızdan daha yakın. Sesimizi yerin yedi kat dibinden veya göğün yedi kat üstünden duyan. Evet bizi her an gören, işiten ve asla yalnız bırakmayan Rabbimiz. “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseleri de biliriz. Biz, ona, şah damarından daha yakınız.”[1] Rabbimiz ayetinde sadece bizi tanıdığını beyan etmiyor, dikkat ederseniz nefsimizin emrettiği kötülüklere de hâkim olduğunu bildiriyor. Bu ne demek? Sizi yaratan benim, hangi suçlara meyliniz olduğunu da ben biliyorum demek. Hangi (kötülüklere) suçlara meylimiz olduğunu bilen Rabbimiz bize çözüm yolunu da gösteriyor. “…Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, şayet Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanıyorsanız (o meseleyi çözmek için) Allah’a ve Resûl’e götürün. Bu, daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.”[2]

Rabbimiz, Kur’ân isimli kanun kitabında adaleti tesis etmenin yolunu şu ayetlerle bildiriyor:

  • Hainlerin savunucusu olmamak: “İnsanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye bu Kitab’ı sana hak olarak indirdik. Hainlerin savunucusu olma!”[3]
  • Adaletle hükmetmek: “…Ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletli olmanızı size emreder. Allah, bununla sizlere ne güzel öğüt veriyor!..”[4]
  • Adil Şahitlik etmek: “Ey iman edenler! Sizin, ebeveyninizin veya yakın akrabalarınızın aleyhine dahi olsa Allah için adaleti ayakta tutan (adil) şahitler olun…”[5]
  • Kin Duymamak: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan adaletli şahitler olun. Bir kavme olan öfkeniz/kininiz, sizi adaletsizlik yapmaya sevk etmesin. Adaletli olun! O, takvaya daha yakındır…”[6]
  • Hevaya uymamak: “Ey Dâvûd! Seni yeryüzünde halife kıldık. (Öyleyse) insanlar arasında hak ile hükmet. Sakın hevaya/arzuya uyma yoksa seni, Allah’ın yolundan saptırır…”[7]
  • Kitap ile hükmetmek: “Andolsun ki, resûllerimizi apaçık (delillerle) gönderdik. İnsanlar adaleti ayakta tutsunlar diye onlarla beraber Kitab’ı ve mizanı (adalet ölçüsünü) indirdik…”[8]

Görüldüğü gibi İslam hukukunun (Şeriatın) temelinde adalet vardır. Bu adalet, insan aklına, menfaate veya siyasi konjonktüre göre değişmez. Kaynağı vahiydir, yani Allah’ın hükmüdür. Suç tanımı nettir. Her davranış için açık bir hüküm vardır. Bir fiil ya suçtur ya değildir. Yoruma, zanna veya niyete göre suç uydurulmaz. Delilsiz ceza verilmez. “Doğrusu zan, (hak gibi kesin bilgiye/vahye dayanmaz. Bu sebeple de) hakkın yerine geçmez/hakkın verdiği (mutmainliği) sağlamaz.”[9] Şeriatta sadece somut ve kesin delillerle hüküm verilir. Kişiden kişiye hüküm değişmez: Cumhurbaşkanının kızı da vatandaşın kızı da aynı kanunlara tabidir.

Âişe Annemizden (r.anha) şöyle rivayet edilmiştir:

“Hırsızlık yapan, Mahzûmoğullarına mensup kadının durumu dolayısıyla Kureyşliler tasaya düştüler.

‘Bu kadın hakkında Allah Resûlü ile kim konuşabilir?’ dediler.

Kendi aralarında, ‘Buna Allah Resûlü’nün çok sevdiği Usâme ibni Zeyd’in dışında kim cesaret edebilir ki?’ dediler.

Böylece Usâme onunla konuştu.

Bunun üzerine Allah Resûlü (sav), ‘Allah’ın hadlerinden bir had hakkında mı aracılık ediyorsun?’ dedi. Sonra kalkıp bir hutbe verdi ve şöyle dedi: ‘Sizden öncekileri helake götüren yalnızca şu olmuştur: Aralarında şerefli kabul ettikleri kimse hırsızlık yaptı mı ona ilişmezlerdi, fakat zayıf kabul ettikleri birisi hırsızlık yaptı mı ona had uygularlardı. Allaha yemin ederim ki eğer Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık yapsaydı onun dahi elini keserdim.’ ”[10]

Fıtratın Yasası: İlahi Düzen

Her şey fıtrat üzere yaratılmıştır. Kâinatın bu kusursuz işleyişinde bir zulüm yoktur, çünkü her şey Rabb’inin koyduğu düzene boyun eğer. O halde insanın da adaletle yaşaması, bu düzene boyun eğmesinden geçer.

Adaletin temeli, güçlünün zayıfa merhamet etmesi değil, herkesin hakkını teslim etmesidir. Zulmün karşısında susmak, adaletin zıddı olan fitne düzenini besler. Yaratıcı’yı dışlayan hiçbir sistem adil olamaz. Çünkü adalet, hak sahibine hakkını vermektir; hakkın sahibi ise Allah’tır. Onun iradesini ve ölçüsünü tanımayan her sistem yok olmaya mahkumdur.

Şeriat, toplumları zulümden kurtarıp hakka yönlendiren yegâne adil sistemdir. İnsanlar, kendi uydurdukları sistemlerin bunalımından kurtulmak ve gerçek adaleti tesis etmek için Allah’ın Şeriatına dönmek zorundadır.

Alemlerin Rabbi olan Allah’a (cc) hamd olsun.


[1] 50/Kâf, 16

[2] 4/Nisâ, 59

[3] 4/Nisâ, 105

[4] 4/Nisâ, 58

[5] 4/Nisâ, 135

[6] 5/Mâide, 8

[7] 38/Sâd, 26

[8] 57/Hadîd, 25

[9] 10/Yûnus, 36

[10] Buhari, 3475; Müslim, 1688

Önerilen makaleler