HAKKULLAH HADİSİ’NİN MODERN İZ DÜŞÜMLERİ

Muâz’dan (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Ben bir gün Peygamber’in (sav) terkisinde idim. Aramızda sadece eyerin arka kısmı vardı. O bana, ‘Ey Muâz!’ dedi. Ben de, ‘Buyur ya Resûlallah.’ dedim. Sonra bir süre gittik ve tekrar, ‘Ey Muâz!’ dedi. Ben yine, ‘Buyur ya Resûlallah.’ dedim. Sonra bir müddet daha gittik ve tekrar: ‘Ey Muâz!’ dedi. Ben yine, ‘Buyur ya Resûlallah.’ dedim. Resûlullah, ‘Allah’ın kulları üzerindeki hakkını bilir misin?’ diye sordu. Ben, ‘Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.’ dedim. Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu: ‘Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, Allah’a kulluk/ibadet etmeleri ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır.’ Sonra yine, ‘Ey Muâz!’ dedi. Ben de ‘Buyur ya Resûlallah.’ dedim. ‘Kulların Allah üzerindeki hakkı nedir bilir misin?’ diye sordu. Ben, ‘Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.’ dedim. ‘Kulların Allah üzerindeki hakkı kendisine ortak koşmayan kimselere azap etmemesidir.’ dedi. Ben, ‘Ey Allah’ın Resûlü! İnsanlara bunu müjdeleyeyim mi?’ diye sorunca, Resûl-i Ekrem, ‘Hayır, müjdeleme, zira (bu müjdeye güvenip) gevşeyebilirler.’ cevabını verdi.”1

İslam literatüründe bazı ayet ve hadisler, yalnızca belirli bir olayı aktarmakla kalmaz; aynı zamanda her çağda karşılaşılabilecek inanç problemlerine ışık tutan evrensel bir rehber niteliği kazanırlar. Mezkûr hadis de bu bağlamda kulluk ve tevhid kavramlarını salt teorik bir inanç beyanı olarak değil, Allah (cc) ile kulu arasında kurulan bağa dayalı ahlaki bir sorumluluk ilişkisi olarak ortaya koyar. Bu yönüyle hadis, hem nüzul ortamında taşıdığı tarihî kıymetle dikkat çeker hem de modern dönemde inanç yapısında yaşanan çözülmelere karşı uyarıcı bir misyon üstlenir. Dolayısıyla o, yalnızca geçmişte söylenmiş bir hikmet değil, aynı zamanda çağımız insanına kulluk bilincini ve tevhid eksenli hayat tasavvurunu yeniden hatırlatan canlı bir İlahi ikazdır.

Yapılan bu çalışma, hadisin metin açıklamasını yapmakla birlikte, içeriğinde yer alan ilke ve kavramların modern dünyadaki inanç problemiyle ilişkisini irdelemeyi amaçlamaktadır. Bununla birlikte özellikle tevhid, ibadet, sorumluluk, sabır, terbiye ve azap-merhamet dengesinin bugün bireysel ve toplumsal düzeyde nasıl daraltıldığını ve içeriğinden uzaklaştırıldığını analiz etmek ve modern iz düşümlerini analiz etmek çalışmanın temel hedefidir. Bu çerçevede, hadisin içerdiği anlam katmanlarını daha yakından kavrayabilmek amacıyla, metin tahliline geçilecek ve açıklamalar hadisteki lafızların sırasına göre yapılacaktır.

Tevazu

Hadisin bize ulaşmasını sağlayan sahabi Muâz ibni Cebel (ra), rivayetine şu sarsıcı ifadeyle başlar: “Ben, bir merkep üzerinde, Peygamberimizin terkisinde idim.” Bu tutum, Allah Resûlü’nün (sav) ümmetiyle ilişkisini ortaya koymakta; aralarındaki farkın yalnızca vahiy olduğunu bildiren Fussilet Suresi’nde geçen “De ki: ‘Ben, ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilahınızın ancak tek bir ilah olduğu vahyolunuyor.’ ”2 hakikatinin yaşayarak gösterilmiş bir delili, somut bir ispatı olarak bizlere sunulmuştur. Nitekim bu hadisenin, nübüvvetin Medine Dönemi’nde, Peygamberimizin (sav) toplumu yönettiği bir safhada gerçekleşmesi manidardır. Öyle ki dönemin güçlü hükümdarları sayılan Kisra ve Kayser’in ipek döşek ve tahtlarda oturduğu, saltanatın ve debdebenin izzet zannedildiği bir çağda; Allah’ın en sevgili kulunun hasırlarda yattığı, kalbi çürüten kibirden uzak durup, amelleri yok eden riyadan korkarak kendisini kardeşleriyle eşitlediği o sade hayat tercihi ve Ömer’e, “Dünya onların, ahiret bizim olsun istemez misin ey Ömer?”3 şeklindeki o meşhur telkini, tüm cahiliye protokollerini yerle bir etmiştir. İşte Resûlullah’ın (sav) böyle bir makamdayken dahi sergilediği bu tavır, tevazunun ne denli kuşatıcı bir hakikat olduğunu ispatlar. Zira tevazu, Kur’ân ve Sünnet’in öğretmiş olduğu üzere sadece bireysel bir erdem değil, İslam toplumunu ayakta tutan manevi bir harçtır. O, insanı kibrin alçaltıcı çukurundan kurtarıp yalnızca Allah’a kul olmanın getirdiği izzetli makama yükseltirken, aynı zamanda müminler arasındaki suni duvarları yıkan Rabbani bir ahlaktır. Resûlullah’ın (sav) Muâz’ı terkisine alması; liderin halktan kopmadığı, âlimin cahili hor görmediği ve “Ben!” demenin, yerini kardeşini öncelemeye bıraktığı o Nebevi duruşun en berrak aynasıdır. Peygamberimizin bu hasletinin bize bakan yönü ise; İslami çalışmalarda ve günlük yaşantımızda bizlere -istidadımız vesilesiyle ve Allah’ın izni ve inayetiyle- verilen görevlerde bu tevazu bilincini yitirmeden, makamların birer ayrıcalık değil sorumluluk olduğunu idrak edip özü hatırlamamız ve Peygamberimizin örnekliğini rehber edinmemiz gerektiğidir.

Sabır

Hadisin devamında Resûlullah’ın (sav) Muâz’a (ra) art arda seslenmesi, her defasında Muâz’ın büyük bir iştiyak ve teslimiyetle “Buyur ey Allah’ın Resûlü!” manasında karşılık vermesi; buna mukabil Peygamberimizin (sav) hemen konuşmayıp bir süre sükûtu tercih etmesi, sıradan bir diyalogdan çok öte manalar taşır.

Burada Muâz (ra), sabrın sadece musibetlere karşı diş sıkmak olmadığını; asıl sabrın, hakikatin kapısında edeple beklemek ve hocanın usulüne teslim olmak olduğunu göstermektedir. Zira ilim, aceleye getirilmiş cevaplarla değil; kalbin, zihnin ve ruhun o bilgiye hazır hâle gelmesiyle elde edilir. Peygamberimiz (sav), araya koyduğu o sessizlik ânlarıyla Muâz’ın (ra) merakını ve dikkatini zirveye taşımış, toprağın yağmura hasret kalması gibi, talebesinin kalbini birazdan vereceği büyük derse hazırlamıştır.

Muâz’ın (ra) her çağrıya, bıkmadan ve ilk seferdeki heyecanını yitirmeden cevap vermesi, onun Nebevi terbiyeye duyduğu güvenin bir yansımasıdır. O biliyordu ki Allah Resûlü (sav) susuyorsa bir hikmet, konuşuyorsa bir rahmet vardır. İşte bu, aktif sabırdır. Yani sadece beklemek değil, beklerken edebi muhafaza etmek, dikkati diri tutmak ve muhatabına saygıyı yitirmemektir.

Ne yazık ki bugün, hız ve haz çağının çocukları olan bizler, bu Nebevi ahlaktan giderek uzaklaşmaktayız. Bırakın bir hakikati öğrenmek için sükûnetle beklemeyi; muhatabımızın cümlesini bitirmesine dahi tahammül edemeyen, cevapları ânında isteyen, beklemeyi vakit kaybı, sükûtu ise bir eksiklik gören sabırsız bir nesle dönüştük. Her şeye hemen ulaşma arzumuz, ilmin bereketini kaçırdığı gibi insani ilişkilerimizdeki nezaketi de zedeledi.

Oysa Muâz ibni Cebel’in (ra) o terkideki duruşu bize şunu haykırmaktadır: Acele eden, yolda kalır; sabreden ise menzile varır. Bugün bizlere düşen; hayatın ve dijital dünyanın dayattığı o baş döndürücü hıza karşı, Muâz’ın (ra) sükûnetini kuşanmaktır. Çünkü dava adamı olmak; sonucu hemen görmeyi değil, sürecin hakkını vermeyi; acele etmeyi değil, hikmetle beklemeyi gerektirir. Unutulmamalıdır ki en kıymetli tohumlar, toprağın altında sabırla bekleyenlerden filizlenir.

Hakkında Bilgi Sahibi Olunmayan Konularda Önce Allah’a ve Resûl’üne Başvurmak

Hadisin ilerleyen kısmında Allah Resûlü’nün (sav) Muâz’a (ra), “Allah’ın kulları üzerindeki hakkını bilir misin?” şeklinde bir soru yönelttiği, Muâz’ın ise edeple, “Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.” cevabını verdiği görülmektedir. Bu noktada ilk olarak şu hususun altı çizilmelidir: Sahabenin, özellikle de ilimde ve anlayışta önde gelen isimlerinden biri olan Muâz ibni Cebel’in (ra), Allah’ın kulları üzerindeki hakkını bilmiyor olması düşünülemez. Zira Allah Resûlü (sav), risaletinin ilk günlerinden itibaren ashâbını tevhid akidesiyle inşa etmiş; Allah’a kulluk ve şirkten uzak durmanın ne denli temel bir esas olduğunu onlara bizzat öğretmiştir. Bu bilgi, Muâz gibi önde gelen bir sahabinin hayatında teorik değil, pratik olarak yaşanmış bir gerçektir. Bu minvalde düşünüldüğünde Muâz’ın (ra), “Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.” şeklindeki cevabı; meselenin aslını hiç bilmediğinden değil, bilmekle birlikte henüz farkına varmadığı bir inceliği veya daha derin bir hikmeti Resûlullah’tan öğrenme ihtimalini gözetmesindendir şeklinde bir yorumda bulunmak daha makul ve muhtemeldir.

Fakat hadisin devamında Resûlullah’ın (sav), “Kulların Allah üzerindeki hakkı nedir, bilir misin?” sorusuna karşılık olarak Muâz’ın (ra) yeniden, “Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.” demesi, yalnızca bir edep ifadesi değil; aynı zamanda sahih bilgiye yönelmiş gerçek bir teslimiyetin ifadesidir. Buradan çıkarılacak önemli bir ders de şudur: Bugün birçok insan, hakkında herhangi bir ilmî dayanağa sahip olmadığı pek çok konuda fikir beyan etme hakkını kendinde görmekte, bu da cehaletin sıradanlaştığı bir anlayışı beslemektedir. Muâz ibni Cebel’in (ra) gösterdiği bu ânlık ama derinlikli tavır, bizlere günlük hayatımızda delil üzere konuşma ve ilme dayalı hareket etme bilincinin ne kadar zaruri olduğunu hatırlatmakta ve hakkında bilgi sahibi olmadığımız konuları ilk olarak Allah ve Resûl’üne tevdi etmemiz gerektiği hakikatini öğretmektedir.

İbadet ve Tevhidin Bütünlüğü

Allah Resûlü’nün (sav) hadiste beyan ettiği “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, yalnızca O’na ibadet etmeleri ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır.” ifadesi, İslam akidesinin temelini oluşturan tevhid inancını sadece kalbî bir kabul olarak değil; hayatın tüm yönlerini kuşatan bir kulluk bilinci olarak tarif etmektedir. Bu anlamda ibadet, tevhidin hayatta karşılık bulmuş hâlidir ve hayatın tamamını çepeçevre kuşatmıştır.

Bu noktada ibadet, sadece namaz, oruç ve hac gibi amellerle sınırlı değil; insanın hayatının her ânını Allah’a (cc) ait bilmesi, niyetini ve yönelişini yalnız O’na tahsis etmesi anlamına gelir. Nitekim “De ki: ‘Şüphesiz ki benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.’ ”4 ayeti bu durumun açık delilidir. Diğer taraftan “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”5 buyurularak, insanın varlık gayesi de açıkça ortaya konmuştur. Bu ayetler ile Fâtiha Suresi’ndeki “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.”6 beyanı, ibadetin sadece bir davranış değil, bir duruş ve aidiyet ilanı olduğunu göstermektedir.

Allah Resûlü’nün (sav), ibadeti tevhidin zaruri bir tezahürü olarak vurgulaması, özellikle modern çağın şekilci ve içi boşaltılmış ibadet anlayışına karşı son derece anlamlıdır. Zira günümüzde birçok insan ibadetleri bir alışkanlık veya kültürel bir teamül olarak yerine getirirken, ibadetin ruhunu oluşturan tevhid ilkesini göz ardı edebilmektedir. Oysa gerçek ibadet; Allah’a yönelişin sadece bedensel bir biçimi değil, O’ndan başkasını tanımayan bir bağlılığın ve sadakatin hayatın her alanına taşınmasıdır. Ne var ki çağımızda ibadet, giderek ya gösterişe dönüşmekte ya da bütünüyle terk edilmektedir. Özellikle dijital mecralarda ibadetlerin teşhir edilmesi, riya duygusunu normalleştirmekte ve bu yönüyle tevhid inancını zedeleyen bir zemine dönüşmektedir. Oysa Resûlullah (sav), ibadetin riyadan korunması ve ihlasla ifa edilmesi adına gizliliği teşvik etmiş, “Yedi sınıf insan vardır ki, Allahu Teâlâ onları kendi gölgesinden başka gölgenin bulunmadığı Kıyamet Günü’nde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir. (Bunlardan biri de) sağ elinin verdiği sadakayı, sol eli bilmeyecek kadar gizli veren kimsedir.”7 ve “Evinizde namaz kılınız. Zira farz namaz dışındaki namazların en makbulü, insanın evinde kıldığı namazdır.”8 buyurarak gösterişten uzak durmayı öğütlemiştir.

İbadetin yalnızca Allah’a (cc) tahsis edilmesi gerektiği, hadiste geçen “ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır.” ifadesiyle güçlü bir biçimde vurgulanmaktadır. Bu kayıt, salt Cahiliye Dönemi’ndeki putperestlik biçimlerini değil; riya, hevâ, dünyevi çıkar arayışı, makam ve liderlik hırsı gibi kalbi ifsad eden tüm unsurları da kapsamına almaktadır. Zira ibadetin mahiyeti, kulun en derin bağlılık ve yönelişini ifade eder; bu yönelişin Allah’tan başkasına kayması, ibadetin safiyetini bozmakta ve tevhid akidesini zaafa uğratmaktadır. Bu çerçevede tağut kavramı; Allah’ın hâkimiyetine ortak koşulan, O’nun hükmünün yerine ikame edilen veya O’na rağmen meşruiyet iddiasında bulunan bütün kişi, sistem ve değerleri içine alır.

Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan “Hüküm yalnızca Allah’ındır.”9 beyanı, mutlak egemenlik ve nihai otoritenin yalnız Allah’a (cc) ait olduğunu ortaya koyar. Yine “Her kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse onlar kâfirlerin ta kendileridir.”10 ayeti, İlahi hükmü devre dışı bırakmanın, salt teorik bir akide zaafı değil, fiilî bir küfür vasfı doğurabileceğine işaret etmektedir. Keza “Sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilenlere (Kitaplara) iman ettiğini zannedenleri görmedin mi? İnkâr etmekle emrolundukları hâlde tağuta muhakeme olmak istiyorlar.”11 mealindeki ayet, iman iddiası ile pratik yöneliş arasındaki tutarsızlığı gözler önüne sermekte; tağuta yönelişin, kevnî veya siyasi düzlemde, Allah’ın otoritesine rakip bir merkeze başvuru anlamına geldiğini bildirmektedir.

Bu ayetler birlikte değerlendirildiğinde, ibadetin yalnız Allah için yapılması gerektiği ilkesi ile hâkimiyetin yalnız O’na (cc) ait olduğu gerçeği arasındaki sıkı irtibat açıkça görülmektedir. Zira ibadette tevhid, sadece namaz, oruç gibi ritüel boyutlu kulluk formlarının Allah’a has kılınmasını değil; hüküm, otorite, değer üretimi ve nihai referans noktası bakımından da kulun bütünüyle Allah’a yönelmesini gerekli kılar. Bu sebeple, Allah’tan (cc) başkasına mutlak bağlılık gösteren, İlahi hükmü ikinci plana iten veya tağuti sistemleri dinî açıdan meşrulaştıran her yaklaşım, tevhidin özünü zedeleyen bir sapma olarak değerlendirilmelidir.

Diğer taraftan tevhid, yalnızca bireyin kalbinde taşıdığı inanç yahut ferdî ibadetlere yansıyan bir kulluk şuuru değildir; aynı zamanda toplumu şekillendiren, hayatın tüm alanlarında Allah’ın hükmünü egemen kılmayı hedefleyen bir ilke bütünüdür. Zira ibadet, yalnız Allah’a yönelmenin fiilî göstergesi olarak, toplumsal düzlemde de hüküm ve hâkimiyetin yalnız Allah’a (cc) ait olduğunu ilan etmeyi gerekli kılar. Bu noktada ibadet, sadece namaz ve oruçla sınırlı kalmaz; siyasal sadakatin, hukuk düzeninin, ekonomik ahlakın ve toplumsal yapının da Allah’ın koyduğu ölçülere göre şekillendirilmesini zorunlu kılar. Çünkü Allah’tan (cc) başkasının hâkimiyetini tanımak, ibadetin sadece şeklî yönünü muhafaza edip özünü zedelemek anlamına gelir. Tevhid, sadece puta değil; putlaştırılmış sistemlere, ideolojilere, beşerî hükümlere ve bunlara duyulan tazim ve itaate karşı da bir reddiye anlamı taşır. Bu yönüyle ibadet, ferdin kalbinde başlasa da toplumsal yapıda Allah’ın otoritesini hâkim kılmadıkça tamamlanmış sayılmaz. İbadetin bu yönü, yalnızca bireyleri değil, toplumu da yalnız Allah’a (cc) kulluk temelinde yeniden inşaya çağırır.

Azap

Peygamberimizin (sav) “Kim Allah’a şirk koşmadan O’na ibadet ederse, Allah ona azap etmez.” minvalindeki beyanı, bazı müfsid zihinlerde yanlış bir yoruma kapı aralayarak, herkesin azaptan kurtulacağı veya cennete gireceği gibi batıl bir vehme yol açabilmektedir. Oysa bu ifade, belli bir şartla sınırlıdır: Şirkten arınmış sahih bir kulluk. Şirkten arınmış bu sahih kulluk ortaya konmadıkça, bu İlahi vaadin geçerliliğinden söz edilemez. Günümüz insanı, hadiste yer alan tevhid vurgusunu ya göz ardı etmekte, yani yok saymakta ya da layıkıyla kavrayamamaktadır. Bu anlayış eksikliği, kişiyi hiçbir imani sorumluluk üstlenmeden Allah’ın (cc) affına ve rahmetine nail olacağı yönünde batıl bir zanna sürüklemektedir. Oysa böyle bir yaklaşım, Kur’ân ve Sünnet’in ortaya koyduğu inanç dengesinden ciddi bir sapmayı ifade eder. Diğer taraftan bu tür yorumlar, Yahudilerin Kur’ân’da eleştirilen “Sayılı günler dışında ateş bize dokunmayacaktır.”12 şeklindeki temelsiz temennilerini hatırlatmaktadır. Nitekim bu tutum, Allah’ın rahmetini istismar eden bir anlayışa dönüşerek, kişinin kulluk sorumluluğundan uzaklaşmasına ve azaba dair uyarıları dikkate almamasına sebebiyet verir. Hâlbuki sahabe nesli, Allah’ın affına dair umut taşırken dahi hiçbir zaman azap korkusunu yitirmemiş; ömürlerini havf ve recâ, yani korku ile ümit arasında bir dengeyle sürdürmüşlerdir. Onlar, Allah’ın (cc) azabının hak olduğunu, rahmetin ise bir lütuf olduğunu bilerek yaşamışlardır.

Azap kavramının doğru anlaşılmaması, beraberinde “Allah’ın azabı” ifadesine yönelik ciddi bir kavramsal bulanıklık doğurmakta; bu da rahmet sahibi olan Rabbu’l Âlemîn’in, kullarına yönelik fiillerini gereği gibi idrak edememeye sebep olmaktadır. Her namazda tekrar ettiğimiz “Rabbu’l âlemîn” nitelemesi, Allahu Teâlâ’nın tüm âlemi tedricî olarak terbiye eden, kemale erdiren bir Rabb olduğunu ortaya koymaktadır. Zira rabb ismi, sadece yaratmayı değil; yaratılanı gayesine uygun bir biçimde, aşama aşama olgunlaştırmayı da kapsamaktadır. Allah’ın Er-Rabb olması onun azap etmeyi terbiye ettiğini gösterir ki insanlar genelde azap ediliyor zannederken esasında terbiye olunuyorlardır.

Terbiye kavramı, bir şeyin en ham hâlinden en kâmil hâline ulaştırılması sürecini ifade eder. Bu hakikati daha müşahhas bir şekilde anlamak adına, gündelik hayatımızda karşılaştığımız ve sofralarımızda yer bulan ekmeğin terbiyesi örnek verilebilir: Ekmek, evvela tarlalarda başak olarak belirir. Ardından biçerdöverler o başakları yerinden söker, güneşte kurutulan başaklar değirmen taşları arasında öğütülerek una dönüştürülür. Bu un; maharetli bir fırıncının elinde suyla yoğrulur, tuzla karıştırılır, mayalanır ve nihayet odun ateşiyle yanan fırınlarda pişirilerek kemaline ermiş hâlde sofralara ulaşır.

Bu süreci bütüncül olarak değerlendiren kişi, her safhayı gayesine uygun bir merhale olarak görür. Fakat sadece parçaya odaklanan biri, biçerdöverin başağı koparmasını, değirmenin ezmesini veya fırının yakmasını zulüm ya da azap olarak algılayabilir. Aynı şekilde Allah’ın (cc) kullarına uyguladığı terbiye süreci de kimi zaman zorluk, imtihan, musibet veya bela şeklinde tezahür edebilir. Ancak bu süreçler, Rabbimizin (cc), kullarını kemale erdirmeye yönelik rahmet yüklü bir terbiyesinin parçalarıdır.

Bu bilinç, müminin, karşılaştığı her türlü zorlukta isyan değil, teslimiyet; şikâyet değil, tevekkül; yılgınlık değil, azim göstermesini sağlar. Böylece kişi, yaşadığı meşakkati İlahi bir terbiyenin parçası olarak değerlendirir. Bu da İslami dava ve hareketler içinde karşılaşılan problemler karşısında bizlere daha hikmetli, sabırlı ve stratejik bir bakış açısı kazandırır. Allah’ın rahmetini yalnız yumuşaklıkta değil, aynı zamanda zorluklarda da görebilmek tevhid akidesine yakışır bir basiret örneğidir. Elbette burada ince bir çizgiyi de muhafaza etmek elzemdir: Bahsettiğimiz bu yanarak pişme ve terbiye olma süreci, mayası imanla yoğrulmuş mümin gönüller için geçerlidir. Yoksa fıtratını bozmuş, inkârda direten ve zulmü meslek edinenler için İlahi azap; bir olgunlaşma evresi değil, El-Kahhâr ve El-Muntakim isimlerinin tecellisi olan mutlak bir cezadır. Ateş, hamuru pişirip ekmek yapar ama odunu yakıp kül eder. Dolayısıyla mümin, başına gelen musibeti Rabbinden (cc) gelen şefkatli bir terbiye tokadı bilirken; münkir için azap, adaletin yerini bulduğu acı bir sondur.

Tevhidin Emniyet Sağlaması

Allah Resûlü’nün (sav) hadiste ifade buyurduğu üzere, şirkten arınmış sahih bir tevhid, kul için azaba karşı İlahi bir emniyet sağlamaktadır. Bu hakikat, hadisin sonunda yer alan şu ikaz ile dengelenmektedir: “Hayır, insanlara bunu söyleme; çünkü buna güvenip gevşeyebilirler.” Bu uyarı, tevhid inancının hem azaptan kurtuluş vesilesi olduğunu hem de bu bilginin suistimal edilebileceğini gösteren derin bir hikmet taşır.

Bu durumun bizlere bakan iki temel yönü vardır: Birincisi, daha önce temas edildiği üzere, amelsiz kazanılacağı zannedilen bir cennet tasavvurunun tehlikesidir. İnsanlar, yalnızca Kelime-i Tevhid beyanı ile kurtuluşa erecekleri zannına kapılarak, hayatın bütününde ortaya konması gereken kulluk bilincini ihmal edebilmektedir. İkincisi ise, tevhid nimetine erişmiş olmanın, bu nimetin ebedî olarak bizde kalacağı anlamına gelmediği gerçeğidir. Tevhid, ulaşıldığında korunması gereken bir emanettir. Mümin, bu nimetin elden kayıp gitmemesi için her ân Rabbine yönelerek, imanını sabit tutmak için dua ve çaba içinde olmalıdır.

Nitekim bu hassasiyet, İbrâhîm’in (as) duasında da açıkça görülmektedir: “Rabbim! Bu beldeyi güvenli kıl. Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut.”13 Tevhidin sembol ismi ve muvahhidlerin atası olan İbrâhîm’in dahi putperestlikten sakınma duası etmesi, müminlerin imanlarının hiçbir zaman garantide olmadığını göstermektedir. Bu da gösteriyor ki tevhid; sadece bir giriş kapısı değil, aynı zamanda hayat boyu taşınması gereken bir aidiyet ve sorumluluktur.

Sonuç olarak, tevhid azaba karşı bir emniyet vesilesi olmakla birlikte, ihmale ve gevşekliğe kapı aralamaması gereken bir emanet niteliği taşır. Allah’ın azabından emin olmak isteyen bir kul, şirkten arınmış bir tevhid üzere sebat göstermeli, bu nimeti korumak için sürekli dua ve gayret içinde olmalıdır.

Muâz ibni Cebel’in (ra) rivayet ettiği bu hadis, basit bir soru cevap sahnesi değil; tevhid ile ibadet, rahmet ile azap, ilim ile edep, sabır ile dava bilinci arasındaki bağı aynı çerçevede toplayan bir ölçüdür. Resûlullah’ın (sav) “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, yalnız O’na ibadet etmeleri ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır.” beyanı, tevhidi, dilde kalan bir slogan olmaktan çıkarıp, hayatın bütün alanlarını kuşatan bir kulluk ahdi olarak tanımlar. Bu hakikat; ibadeti birkaç ritüele indirgeyen, ameli tevhidin dışında gören, azaptan kurtuluşu da hiçbir sorumluluk taşımayan bir temenniye çeviren modern anlayışları kökünden reddeder. Hadisin sonunda “Bunu insanlara söyleme, gevşeyebilirler.” uyarısı, tevhidin azaptan emniyet vesilesi oluşunu inkâr etmeksizin, bu bilginin amelsiz bir güvenceye dönüştürülmesini engelleyen Nebevi bir fren görevi görür.

Muâz’ın (ra) kritik noktalarda “Allah ve Resûl’ü daha iyi bilir.” demesi, sahabenin ilimle kurduğu ilişkiyi özetleyen bir tavırdır. O, bilmiyor olduğu için değil, Resûlullah’ın (sav) ortaya koyacağı ince hikmeti kaçırmamak için susar ve teslim olur. Bu tavır, bugün delilsiz konuşmayı, sosyal medya fetvacılığını ve kanaati nasların önüne geçirmeyi sıradanlaştıran anlayışlara karşı güçlü bir ikazdır.

Azap ve emniyet vurgusu ise müminin iç dünyasında kurulması gereken dengeyi berraklaştırır. Tevhid, azaba karşı bir emniyet zemini olmakla birlikte, gevşeklik sebebi yapılabilecek bir garanti belgesi değildir. Sahabenin korku ve ümit arasında yaşadığı o hassas denge, bu hadiste ete kemiğe bürünür. Bugün “Nasıl olsa Allah affeder.” söylemiyle ibadeti terk eden, günahı hafife alan, şirk alanlarını da sıradan tercihler gibi gören zihinler; Yahudilerin “Sayılı günler dışında ateş bize dokunmayacaktır.” zannına benzer bir gaflet içindedir. Hâlbuki sahih tevhid hem ibadeti ihya eder hem azabı ciddiye alır hem de rahmeti suistimal etmeden ümidi canlı tutar.

Son tahlilde, Hakkullah Hadisi günümüz Müslim’inin üç temel zaafına aynı ânda işaret etmektedir: Tevhidi sloganlaştırmak, ibadeti şekle indirgemek, rahmeti sorumsuzluğa dayanak kılmak. Tevazu, sabır, ilmî edep, ibadet-tevhid bütünlüğü, azap-terbiye ilişkisi ve tevhidin emniyet boyutu; bu hadiste birbiriyle kopuk başlıklar değil, aynı tevhidî bilincin birbirini tamamlayan halkalarıdır. Bize düşen, bu hadisi geçmiş bir rivayet olarak değil, her gün yeniden duyulan bir çağrı olarak okumaktır: Tevhidi ömür boyu korunan bir ahid bilmek; ibadeti sadece vakitlere sıkışmış ameller değil, hayata yayılan bir aidiyet beyanı olarak yaşamak; ilmi nefsin onay makamı değil, vahyin rehberliğinde aranan bir hidayet vesilesi görmek. Ancak bu gayretle, Allah’ın (cc) hakkını gözeten ve bu Nebevi müjdeyi rehavet değil, samimiyet vesilesi kılan kullardan olmayı umut edebiliriz.

Selam ve dua ile…

1 . Buhari, 2856; Müslim, 30

2 . bk. 41/Fussilet, 6

3 . Buhari, 4913; Müslim, 1479

4 . 6/En’âm, 162

5 . 51/Zâriyât, 56

6 . 1/Fâtiha, 5

7 . Buhari, 1423; Müslim, 1031

8 . Buhari, 6113; Müslim, 781

9 . bk. 12/Yûsuf, 40

10 . bk. 5/ Mâide, 44

11 . bk. 4/ Nisâ, 60

12 . bk. 2/Bakara, 80

13 . bk. 14/İbrahîm, 35

Önerilen makaleler