Daru’t  Takrib’den İmhaya- Ahzabu’ş Şia

 

Geçmişte yaşanmış kötü hadiselerin hatırlanıp günlük hayatı daha da tatsız bir hale sokmaması için ‘Ölüleri mezarlarından çıkarmayın!’ diye veciz bir söz vardır. ‘Ölüleri mezarlarından çıkarmak’ izan ve istikamet sahibi hiç kimseye fayda vermez.

Fakat söz konusu ‘ölüler’, uğruna, aralarında muvahhid kardeşlerimizin de olduğu, günlük ortalama yüz kişinin öldürüldüğü sapkın bir zihniyet olunca hatırlamak şöyle dursun tarihte ender görülen kıyım ve katliamların gerekçesi yapılmaktadır. Suriye’de boy gösteren Ahzabu’ş Şia ittifakının tarihsel arka planında işte bu hastalıklı zihniyet vardır. Moğol gaddarlığında gerçekleştirilen katliamların baş destekçisi ve finansörü ise İran’ın ta kendisidir. O İran ki bundan otuz dört sene evvelki halk hareketi sonucu gerçekleşen Farsi-Şii devrimi, başta İslam alemi olmak üzere tüm dünyaya ‘İslam devrimi’ olarak yutturmuştu. O İran, bugün ‘Büyük Şia’ olarak kuvvetli bir Şia ittifakı oluşturmak için bütün gücüyle Suriye’ye yüklenmektedir. Nasıbî (Ehlibeyt düşmanı) olarak görüp tahkir, tek’in ve tekfir ettikleri Ehli Sünnet’in beldelerini, zapt edemedikleri şiavi bir şehvetle yer ile yeksan etmekten çekinmeyen bu ittifakın tarafları, esasen kindar, takiyyeci ve kökten tekfircidirler.

Özellikle tarihi bir açıdan bakıldığında İslam ümmetinin, tarihinde ilk kez başsız kaldığı Moğol istilası sırasında Müslümanlara yapılan en büyük ihanetinin baş aktörlerinin şiiler olduğu görülecektir. O dönem yönetim merkezi Bağdat’ta bulunan Abbasi halifesi hüsnü niyetinden ötürü şii bir vezir atamıştı. Bu vezir sonraları Moğollar (Tatarlar) namına casusluk yaparak İslam halifesine ve ümmete karşı büyük bir ihanetin içerisine girdi. Moğollarla yaptığı işbirliği sonucunda Bağdat, benzerine bugün Şam, Halep, Hama ve Kusayr’da yaşanan büyük bir yıkım ve soykırıma maruz kaldı.

Şii Fatımîlerin 10 ve 12. yüzyıl arasında hüküm sürdüğü Tunus ve Mısır bölgelerinde yaşayan Ehli Sünnet Müslümanları nasıl büyük bir baskı ve tedhiş ile sindirmeye çalıştıkları İbnu’l Esir ve diğer Müslüman tarihçilerin kitaplarından okunmalıdır. Günümüz Ahzabu’ş Şia’sını anlamada hatırı sayılır bir katkısı olacaktır.

Yakın geçmişe baktığımızda da aynı amaç ve istikametin hiç değişmediğini görürüz. Mesela, Afganistan İslam Emirliği’nin ilanından sonra oradaki Şia unsurlarıyla işbirliği içerisinde Amerikalıları dahi şaşırtan komploların içinde ve başında yine ‘Büyük Şia’ İran vardı.

Arap yarımadasında ve körfez ülkelerindeki Şia dalgalanmasını, meşru demokratik hak talebi olarak nitelendirerek destekleyen, körükleyen ve milyon dolarlar akıtan da İran’dan başkası değildi.

1985 yılında Beyrut’taki Filistin mülteci kampına sudan bahanelerle saldırıp Ariel Şaron gibi katliam yapanlar Lübnan’daki şii örgütlerden (Şii) Emel örgütü idi. Bu örgüt esasen bugünkü Hizbulesed’in (beri oldukları isimle Hizbullah) içinden çıktığı bir oluşumdu. Bu katliamda binlerce Filistinli öldürüldü.

2007 yılında yine Lübnan’daki Nehru’l Barid Filistin mülteci kampına ‘Fethu’l İslam’ isimli İslamî bir cemaate yönelik saldırılar gerçekleştiren ve çoğunluğu Hristiyanlarla Şiilerden oluşan Lübnan ordusuna destek veren yine Hizbulesed oldu.

Suriye’deki mücahitleri, sırf kendileri gibi Şia’dan olan Şam’ın Sfenks’i Esed’e karşı cihad ettikleri için tahkir ve tekfir eden Ahzabu’ş Şia’nın aslında kimler olduğu hususunda anlatılacak çok şey var. Takiyyecilikle perdeledikleri akideleri gereği Ehli Sünnet’i hiçbir hilaf olmadan tekfir eden Şia’nın önde gelen reislerine göre mustaz’af ve yurtlarından çıkarılan halka yardım ve zalim tağutun devrilmesi için fisebilillah cihad eden mücahidler ‘tekfirci’ oluyorlar!

Takiyyeyi dinlerinin esaslarından kabul ettiklerinden Ehli Sünnet Müslümanların kahir ekseriyetinin bilmediği tekfirciliklerini gizlemek için, Suriye’deki çağdaş Hulagu’ya ve vahşi rejimine karşı mücadele eden Müslümanları ‘tekfirci’ damgasıyla yaftalayıp tüm İslam aleminde itibarsızlaştırmaya çalışarak kalplerindeki zehri mücahidlerin üzerinde boca etmekten geri durmamaktadırlar.

İran, Irak ve Lübnan’daki Hizbulesed’den müteşekkil Ahzabu’ş Şia’ya göre barış ideolojisi, Nasibîlerin Ehli Sünnet Müslümanların inançlarından evladır. Zira bu ideolojinin sahibi kendi şialarındandır. Kendi şiaları olarak gördükleri ve destekledikleri Nusayrilerin Ali’ye radıyallahu anh Uluhiyyet atfettikleri düşünüldüğünde, durum biraz daha netleşmiş olur. Şianın savaş tarihinde Müslümanlarla yaptıkları savaşlar büyük bir yekün tutar. Öyle ki İslamiyetten sonra Müslüman olmayan kavimlerle yaptıkları savaşlar ancak bir dipnot kadar yer tutar.

Fatimîlerin başı İmam Ubeydullah ve Nasruddin Et-Tusi’nin inancı, ihaneti ve amacı, günümüzde Ali Hamanei, Nuri El-Maliki, Beşşar El-Esed ve Hasan Nasrallah’ın şahsında aynı istikamet üzere ve daha güçlü bir irade şeklinde devam etmektedir.

Artık hizbulesed olarak meşhur ve maruz olan güruh Suriye’ye sanki barış elçileri yahut insani yardım görevlileri olarak girmişler de Kusayr başta olmak üzere bir çok beldeyi ahalisiyle beraber yakıp yıkarak öldürenler onlar değilmiş gibi uzun ve zehirli dilleriyle haklılıklarını böğürürken, herkesin bu yapılanları olağan karşılamasını bekleyebilmektedirler.

Ahzabu’ş Şia ile Ehli Sünnet arasındaki (fıkhi değil) itikadi ihtilafların konuşulmasını, yazılmasını ve gündemleştirilmesini yasaklayanlar bu tavırlarıyla şiaya büyük avantajlar sağlamış oldular. Geçen yüzyılın son çeyreğinde şia ile ehli sünnet arasında ‘Mezheblerin yakınlaştırılması’ iddiasıyla İran merkezli ‘Daru’t Takrib’ müessesesi kuruldu. Bu müessessinin asıl amacının mezheplerin yakınlaştırılması değil, Ehli Sünnet’in Şia’ya yakınlaştırılması olduğunu şuurlu ve muhakkik ilim adamları fark ettiler. Bu amaçları öne sürerek Ehli Sünnet beldelerinin bir çoğunda merkezler açtılar. Yoğun bir şia propagandası yaptılar. Naifliklerinden olsa gerek aynı amaçla mesela Tahran veya Tebriz de benzer çalışmalar yapmak isteyen Sünni alimlere hiçbir zaman izin vermediler.

Şia’nın gerçek itikadını kendi dillerinden duymak pek mümkün değildir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi kendilerince sahih ve muteber kaynaklarda ehli beyt imamlarına nispet ettikleri sözlerle takiyyeyi adeta din edinmişlerdir. En muteber hadis kitaplarında sadece bir rivayeti burada aktarmak yerinde olacaktır.

‘Takiyesi olmayanın dini de yoktur…’ (El-Usul Mine’l Kafi, 2/217; 2/219.)

Bu inançlarından dolayı milyonlarca insanın gözlerinin içine bakarak neredeyse dağları bile yerinden oynatacak hile ve düzenbazlıklar içerisine girmekten çekinmezler. Ehli Sünnet ile ilişkileri her daim ‘Aldatan ve aldatılan’ bir ilişki zemininde cereyan etmiştir. Aldatılan taraf, duygusallıkla ve aceleci davranarak Şia’yı destekleme tuzağına düşen alimler ve cemaatler olmuştur. Aldatan taraf ise onların gerçek inançlarından habersiz olan kimselerle olan ilişkilerinde takiye oyununu maharetle oynayabilen Şia alimleridir.

Tevhid akidesinden farklı bir şey olan Şia inancının İslam dışı unsurlar barındıran inançlarını konuşmak, yazmak ve tartışmanın dahi yasaklandığı camiaların başlarında ki insanlar bazı gerçeklerin farkına varmış olsalar dahi bunları gündemleştirmekten azami derecede kaçınırlar.

Hal böyle olunca bu camiaların mensupları ve sempatizanlarının büyük çoğunluğu sürekli olarak ‘Aldatılan’ tarafta bulunmaya mahkum bırakılmaktadırlar.

İran’ın mustaz’af Suriye halkına karşı müşrik Esed’i ve rejimini bütün gücü ile desteklemesi ve Lübnan’daki paramiliter hizbulesedi cepheye sürmesinden dolayı hayal kırıklığı yaşayan şia muhiplerinin bir daha hayal kırıklığı yaşamamaları için artık şu hayal aleminden ayıkmaları onlar için de pek hayırlı olacaktır. ‘Zulme rıza zulüm’ ise zalime ve yaptığı zulme hangi surette olursa olsun destek vermek daha öncelikle ve daha büyük bir zulümdür.

Kendilerini Ehli Sünnet olarak gören ve Ehli Sünnet adına söz söyleme hakkına sahip olduklarını iddia eden zevatın gün geçtikçe gerçek yüzleri ortaya çıkan Şia’ya karşı takındıkları munisane tavırları duygusallıktan öteye geçmez. Mustaz’af bir halk ve Allah için kıyam etmiş kardeşlerimiz Ahzabu’ş Şia tarafından vahşice doğranırken bu cürümleri görmezden gelmek her iki tarafa da eşit(!) mesafede durma aymazlığı göstermek ve fitnenin bir parçası da biz olmayalım naifliklerinin İslamî bir tavır olmamakla beraber vicdani hakka niyetli ve adaletten yana bir tavır olmadığı da açıktır.

Haçlıların Afganistan, Çeçenistan ve Irak’ta yaptıklarından çok daha ağır cürümler işleyenlere hâlâ muhabbet besleyip sempati göstererek ‘uhuvvetin’ güçlendirilmesi gereğini mırıldanabilenlerin haleti ruhiyeleri mucibi meraktır.

Ehli Sünnet’ten olduklarını iddia ettikleri halde ümmet için Yahudi ve haçlılardan çok daha tehlikeli bir konuma ulaşan şia ile yakınlaşanların bu tutumları ne ilimden ne de bu gibi konuları ele alan ilmin teşvikinden kaynaklanmaktadır.

Ahzabu’ş Şia’nın hiç gömmediği ‘ölüler’ üzerinden kendi üzerlerine boca edilen propagandif söylem ve aktiviteler insanlarımızın sağlıklı muhakeme kabiliyetlerini yitirme ve vicdanlarının dumura uğramasına neden olabilmektedir. Nitekim Suriye’deki kıyım ve katliamlar vesilesi ile ortaya çıkan manzara da bunu göstermektedir.

Tahran’ın politiklarının İslam ümmeti için mübalağasız olarak en az Washington’un politikları kadar tehlikeli ve sinsice olduğu yönünde geçmişte bazı Müslüman ilim adamlarının ifade ettikleri kanaat, özellikle Suriye’de ki uygulamalarda daha da somutlaşmış bulunmaktadır.

Allah subhanehu ve teâlâ tüm Müslümanlara hakkı hak olarak tanıyıp ittiba etmeyi, batılı batıl olarak gerçek yüzüyle bilip ondan ictinap etmeyi nasip ve müseyyer eylesin.

Suriye’deki mücahidler için dualarımızda muhakkak yer verelim. Allah subhanehu ve teâlâ zalimlerin ve zalimlere yardakçılık edenlerin gücünü kırsın. Şüphesiz ki izzet sahibi olanlar Allah subhanehu ve teâlâ, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve müminlerdir. İslam düşmanlarına ve zalimlere ise dünyada rüsvaylık, ahirette de azap müjdesi vardır.

Allah’a hamd, Rasûlullah’a, pak Ehlibeyti’ne, seçkin ashabına ve mücahidlere selam olsun.

Önerilen makaleler

İlk Yorumu Sen Yap

Cevap Ver