HİCAB: İMAN, KİMLİK VE TOPLUMSAL ONUR

İslam’ın ilk yıllarında vahyin doğrudan yönlendirdiği bir toplum inşa ediliyordu. Devr-i Saadet’te inanç, ibadet, ahlak ve toplumsal düzen Kur’ân’ın rehberliğinde şekilleniyordu. Kadının örtünmesi, yani hicab meselesi, sadece bir giyim biçimi değil, aynı zamanda bir inanç göstergesi ve kimlik bilinci hâline gelmişti bu dönemde. Müslim kadının iffetini, onurunu ve toplum içindeki yerini korumayı amaçlayan İlahi bir emirdi tesettür. Resûlullah (sav) Dönemi’nde hicab hem kadın hem de erkek için ahlaki ölçülerin yerleşmesinde önemli bir rol oynadı.

Örtünme Emri ve Tesettürün Anlamı

İslam öncesi Arap toplumunda kadınlar başlarını örtse de bu, dinî bir anlam taşımazdı. Çoğu zaman sıcak veya tozdan korunmak içindi örtü. Ancak İslam’ın gelişiyle birlikte bu davranış Müslim kadın için sosyal yaşam alanlarında bir hayat tarzı, imani bir duruş ve manevi bir hüviyet kazandı. Kadın için tesettürün farziyetine dair Kur’âni emir gayet açıktır:

“Mümin kadınlara da, ‘Gözlerini (haramdan) kısmalarını ve iffetlerini muhafaza etmelerini’ söyle. Kendiliğinden görünenler hariç süslerini açığa çıkarmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine koysunlar (kafa, boyun ve göğüs kısmını örtecek şekilde).”1

Bu ayet, tesettürün şer’i temelini oluşturur. Allahu Teâlâ bu ayetle Müslim kadınların toplum içinde tanınmalarını ve saygı görmelerini sağlamıştır.

Tesettürün Hikmeti, Hicabın Öncüleri

Tesettür, kadını toplumdan soyutlamak için değil; saygı, güven ve vakar içinde yaşamını sürdürmesi için getirilmiş bir ilkedir. Kadının süsünü gizlemesi hem kendisini fitneden korur hem de aile yapısının sağlam kalmasına katkı sağlar. Kur’ân’da yer alan “evlere izin isteyerek girmek, selam vermek, gözlerin bakışını korumak” gibi mahremiyet emirleri, bu ahlaki çerçeveyi tamamlamak içindir. Tesettür, bu anlamda sadece giyim değil; kalp, davranış ve konuşma edebiyle de bütünleşen bir ahlak anlayışıdır. Ummahâtu’l Mu’minîn (Müminlerin Anneleri) olan Resûlullah’ın (sav) hanımları, ümmetin kadınları için örnek alınan kimselerdi. Bu nedenle hicab emri önce onlara geldi. Ahzâb Suresi, 53. ayette şöyle buyurulur:

“(Peygamber eşlerine) bir şey soracağınız zaman, perde arkasından sorun. Bu, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için en temiz olandır.”2

Bu emir, özelde Peygamber hanımlarına yönelik bir edep ölçüsüydü, ancak onların bu titizliği ümmetin kadınlarına da örnek teşkil etti. Âişe (r.anha) ve diğer Annelerimiz (r.anhunne) dışarı çıktıklarında yüzlerini de örterlerdi. Onların bu hassasiyeti, hicabın sadece dış görünüş değil, davranıştaki zarafet ve hayâ olduğunu gösteriyordu. Yani hicab, toplumdan kopmak değil, Allah’ın (cc) rızası uğruna vakar ve edeple toplum içinde yer almanın adıdır.

Kıyafetler ve Ölçüler

Kur’ân’da geçen iki önemli kavram, hımâr (خمار) ve cilbâbdır (جلباب). Hımâr, baş ve boynu örten örtü; Cilbâb, baştan ayağa örten dış giysi anlamına gelir.

Hicab ayetinden sonra Ensâr kadınlarının siyah cilbâblarını giyip vakar içinde dışarı çıkmaya başladıkları rivayet edilir. Resûlullah (sav) kadınların dar, şeffaf veya dikkat çekici elbiseler giymesini yasaklamış, erkek kıyafetlerine benzer giysilerden de menetmiştir.

Kadının toplumda iffetini ve saygınlığını koruması, tesettürün vakar ve ölçülülük ilkesine uygun olmasıyladır. Bu olay, İslam’da tesettürün yalnızca biçimsel bir uygulama olmadığını, aynı zamanda sosyal yaşamda ahlaki sorumluluk, toplumsal saygı ile iffet ve hayâ bilincini güçlendiren bir kimlik olduğunu gösterir.

Tesettürün Ahlaki ve Sosyal Boyutu

İslam’da tesettür, bir giyim tarzı olmanın ötesinde bir ahlak ilkesidir. Maruf (iyi, doğru, uygun) kavramı, Kur’ân’da hem davranış hem de toplumsal düzen ölçüsü olarak yer alır. Tesettür, bu maruf çerçevesinde hem bireysel edebi hem de sosyal huzuru korur.

Nûr Suresi, 30 ve 31. ayetlerde hem erkek hem kadına yönelik uyarılar vardır:

Erkekler bakışlarını kontrol edecek, kadınlar da süslerini örtülerinin altında saklayacaktır. Böylece toplumda karşılıklı saygı ve güven ortamı sağlanacaktır.

Cerîr ibni Abdullah’tan (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Resûlullah’a (sav) ânsızın istemeden harama bakmanın hükmünü sordum. ‘Hemen gözünü başka tarafa çevir!’ buyurdu.”3

Bu hadis, tesettürün karşılıklı bir sorumluluk olduğunu hatırlatmaktadır. Böylelikle toplumsal ahlak ve bireysel iffet için ortaya temel bir prensip konmuştur. İslam, aileyi güven ve karşılıklı saygı temeli üzerine kurmuştur. Resûlullah (sav) yabancı bir erkeğin evde yalnız bir kadının yanına girmesini yasaklamış; kadınlara da dışarı çıkarken süslenip kokulanmamalarını tavsiye etmiştir. Bu tedbirler, kadını kısıtlamak için değil, onurunu ve güvenliğini korumak içindir.

Bununla birlikte kadınlar, toplumdan koparılmamışlardır. Kadınların sosyal hayata katılımı üç alanda meşru görülmüştür:

İbadet, ilim ve cihad.

Kadınlar mescitlerde namaz kılmış, ilim meclislerine katılmış, savaşlarda hekimlik ve hemşirelik yapmış, ayrıca lojistik görevler üstlenmiştir. Ancak bütün bu faaliyetlerde tesettür ve vakar korunmuştur.

Hicab Bir Hayâ Kültürüdür

Resûlullah (sav) Dönemi’nde hicab, yalnızca bir giyim şekli değil; iman, kimlik ve ahlakın bir yansımasıydı. Tesettür, kadını gizlemek için değil; onun vakarını, güvenliğini ve toplum içindeki onurlu yerini korumak için getirildi. Bugün de tesettür, Müslim kadın kimliğinin önemli bir parçası olarak varlığını sürdürüyor. Çünkü o sadece bir kumaş değil; bir kimlik, bir duruş, bir tavır, bir bilinç ve bir iç huzur ifadesidir.

Tevhid, insanın, Rabbini birlemesi, yani yalnızca O’na (cc) kulluk etmesi demektir. Bu, insanın kimliğini, değerini ve özgürlüğünü Allah’ın iradesine teslim olarak bulması anlamına gelir. Kur’ân’a göre gerçek özgürlük, nefsin ve insanların beklentilerinden kurtulmak, sadece Allah’ın hükmüne bağlanmaktır. Bu yönüyle tevhid, kadını da erkeği de eşit şekilde kul kabul eder; üstünlük yalnızca takvadadır. İslam, değerde eşitliği esas alırken, yaratılıştaki farklılıklara dayalı görev ve sorumlulukları da adaletle paylaştırmıştır. Bu nedenle İslam’ın eşitlik anlayışı, “aynılaşmak” değil, her bir cinsin fıtratına uygun biçimde değer bulmasıdır.

Marazlı Teşhircilik ve Feminizm

İnsan, doğası gereği saygı görmek, değer verilmek ve kabul edilmek ister. Ancak modern çağda bu ihtiyaç, özellikle sosyal medya ve popüler kültürün etkisiyle, beden üzerinden görünür olma biçiminde ifade edilmeye başlandı. Teşhircilik, yani dikkat çekme amacıyla bedeni sergileme çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, aidiyet ve onay arayışının bir yansıması hâline geliyor.

Psikolojik açıdan bakıldığında, öz saygısı düşük bireyler, dış onayı (beğeni, ilgi, takipçi) arama eğilimine girer. Teşhircilik, “özgürlük” zannıyla aslında derin bir öz güven eksikliği, düşük öz saygı ve değersizlik duygularını telafi etme çabasıdır. Bunun zıddı da mümkündür: Toplumun bu marazi davranışa utanç ve dışlamayla tepki gösterip bundan haz alması da aynı ölçüde hastalıklı bir hâldir. Her iki durum da temelde ruhsal dengesizliğin ürünüdür. Kalben, ruhen ve psikolojik olarak sağlıklı bir hanımefendi, özel ve kendisine ait olan vücudunun mahrem bölgelerini fıtrat gereği setreder.

Teşhirciliği mahkûm eden her eleştiriyi kadın hakları veya feminizm karşıtlığına indirgemek de yanıltıcıdır ve kompleksli bir karşı tutumdur. Feminizm tarihsel olarak kadınların sömürülmesine karşı bir reaksiyon olarak doğmuştur. Başlangıçta adalet ve eşitlik talepleri haklıydı; çünkü İslam ümmeti dışındaki birçok toplumda kadın insan yerine konmuyordu. Ancak modern dönemde feminizm, seküler ve liberal bir yöne evrilmiş, zamanla vahşi kapitalizmin elinde kullanışlı bir aparata dönüşmüştür.

Batı’da sınırlı “çıplaklık” zamanla bireysel özgürlük başlığı altında normalleştirilmiş gibi görünse de aslında teşhircilik hâlâ olumsuz karşılanır. Kamusal alanda cinselliği çağrıştıran teşhir davranışları “indecent exposure”4 yasalarıyla cezalandırılır. Türkiye’de ise mevcut yasal düzenlemeler ya sokaklarımızdaki teşhircilik terörünü kapsamamakta ya da dava konusu olmaktan uzak uç örnekler esas alınarak hazırlanmıştır. Feminizmin Batı’daki öncüleri bugün dahi “beden özgürlüğü”nü savunurken aynı zamanda kadının nesneleştirilmesine karşı çıkarlar. Dolayısıyla Batı’da da bedeni sergilemek özgürlük değil, manipülasyonun bir aracı olarak eleştirilir. Yani mesele aslında Doğu-Batı farkı değil, insanın kendi kimlik değerini kaybetmesidir. Aidiyet iddiasındaki tutarsızlık ile insanın kendilik saygısındaki zayıflık, modern çağın asıl krizidir.

Afife Hanımlar, Kadraj Kadınlar

İslam’ın ölçüsü, insan onurunu korumaktır. Beden, bir emanettir; sergilenmek için değil, saygı görmek ve korunmak içindir. Teşhircilik hem kişiyi metalaştırır hem de toplumsal ilişkilerde saygı-değer-önem dengesini bozar. Ülkemizde de özellikle bazı ideolojik çevrelerin ve medya odaklarının dayattığı “modern kadın” kalıbına sığmaya çalışarak “Beden benimdir, istediğimi yaparım!” anlayışına savrulan birçok kadın, aslında “Allah’ın hükmünü dışlayan” birey merkezli sahte bir özgürlük sevdasıyla aslen sahip oldukları değer ve saygınlıktan mahrum kalmıştır. Kadın cinsiyeti, aile yuvası ve anneliğin kudsiyeti gibi toplumu var eden temel kavramlar dahi sözde “toplumsal inşa” söylemleriyle değersizleştirilmeye çalışılmaktadır. Batı’daki kimi feministlerin dahi eleştirdiği şekilde, Türkiye’deki bazı “ulusal” feminizm yorumları, mümince ve insanca yaşamın tam zıddı olan sınırsız özgürlük anlayışını yaygınlaştırmıştır.

İslam’a göre kadının değeri “yaratılışındaki fıtrat ve kulluk bilinciyle” ölçülür, erkek ile rekabetle değil. Kadının onuru, bedenini teşhir ederek değil, nefsini terbiye ederek korunur. Kadın, toplumun merkezinde “meta” değil, emanetçi ve şahsiyet sahibi afife bir hanımefendi olarak yer alır. Kur’ân’daki özgürlük anlayışı “her istediğini yapmak” değil; Allah’ın (cc) sınırları içinde yaşamanın huzurunu ve başkalarının mahremiyetine saygı esasını benimsemektir.

Modern feminizm; kadını reklam, moda, beden endüstrisi gibi alanlarda istismar ederek vahşi kapitalizmin tüketim aracına dönüştürmüştür. Bununla beraber bireysel yaşamı özendirerek insanı yalnızlaştırmış, cinsiyet rollerini muğlaklaştırarak fıtrat dengesini sarsmıştır.

Hiç kimse bu noktaya kendiliğinden gelmedi. On yıllardır “eşitlik, özgürlük, feminizm” sloganları ve saptırıcı medya etkisiyle birçok genç kız ve kadının geldiği, daha doğrusu getirildiği tablo ortadadır. İnsan merkezli ama İlahi sınırdan yoksun özgürlük arayışı, kadın-erkek çatışmasını körüklemiş, bedeni kimlik hâline getirmiş, “Ben kendime yeterim!” anlayışıyla toplumun dirliğini zedelemiştir. Netice itibarıyla İslam, kadını da erkeği de bir bütünün iki tamamlayıcı parçası olarak görür.

“Onlar sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtüsünüz.”5

Bu hem korunma ve koruma hem de tamamlanma anlamına gelir. Yani ne rekabet ne tahakküm… Denge, adalet, iffet, keramet ve ihtiram.

1 . bk. 24/Nûr, 31

2 . bk. 33/Ahzâb, 53

3 . Müslim, 2159

4 . “Indecent exposure” Türkçede “müstehcen/uygunsuz çıplaklık” anlamına gelir ve birçok Batı ülkesinde suç olarak kabul edilir. Tabii İslam’daki ve toplumumuzda genel kabul gören anlamıyla müstehcenlik tanımı ile bazı Batı toplumlarında ve ülkemizdeki İslam karşıtı laik ve berduş takımının müstehcenlik tanımı arasında doğu ve batı kadar fark olduğu hatırlanmalıdır. Söz konusu kesimlere göre müstehcenlik sadece genital bölgelerin açıkça teşhiriyle sınırlıdır.

5 . bk. 2/Bakara, 187

Önerilen makaleler