TARİHE VE TOPLUMA YÖN VEREN DEĞİŞMEZ YASALAR: HİDAYET VE DALALET SÜNNETİ

Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Yeni yazı serimizde İlahi sünnetler konusuna giriş yapmış ve şöyle demiştik: Yerlerin ve göklerin mülkü/egemenliği Allah’a (cc) aittir. O (cc) kâinata ve içindekilere belli yasalarla hükmeder. Bu yasalara Kur’ân sünnettullah der. Şayet bu yasalar kâinat işlerini düzenleyen fizik, kimya vb. yasalar ise, bunlara tabiat yasaları denir. Tarihin akışını belirleyen insana ve topluma dair yasalar ise bunlara toplumsal/içtimai yasa denir. İnsan hayatına yön veren yasalara ise şer’i yasalar denir. Tarihin akışı, toplumların yükseliş ve çöküşleri, hak ile bâtıl arasındaki mücadelenin seyri içtimai/toplumsal yasalar çerçevesinde cereyan eder.

Bu yazımızda Kur’ân’ın açıkça işaret ettiği toplumsal yasaların en önemlilerinden birini, “hidayet ve dalalet sünneti”ni ele almaya başlayacağız. Çaba bizden, başarı Allah’tandır (cc).

Hidayet Sünneti

Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok yerinde Rabbimiz, dilediğini hidayet edeceğini, dilediğini de saptıracağını açıkça buyurmaktadır. Hiç şüphesiz O’nun (cc) saptırması ve kulunu doğru yola iletmesi, bütünüyle zâtının mutlak iradesi ve dilemesine tabidir. Ancak Kur’ân ve Sünnet nasları bir bütün olarak incelendiğinde bu İlahi iradenin keyfîlikten uzak, belirli bir sünnete tabi olduğu açıkça görülecektir.

Tarihe ve topluma yön veren sünnetlerden biri de bu hidayet ve dalalet sünnetidir, zira Allah’ın (cc) bir toplumu tarih sahnesine çıkarması ve Kur’ân’ın ifadesiyle mustazafları yeryüzüne vâris ve imam kılması belirli aşamalara bağlıdır. Bu kutlu dönüşümün gerçekleşmesi için, öncelikle o mustazafların içinde bulundukları gafletten uyanmaları, ardından müstekbirlere karşı çetin bir mücadeleye girecek azmi kendilerinde bulmaları gerekir. Bu azmin yanı sıra mücadelede kendilerine öncülük edecek doğru kadrolara ittiba etmeleri ve daha sonra bu meşakkatli yolda sebat göstererek başarıya ulaşmaları şarttır. Şüphesiz bu hayati aşamalardan her birinde topluluğun özel olarak Allah’ın (cc) kendilerine doğru olanı göstermesine ve o doğruya muvaffak kılınmalarına ihtiyaçları vardır ki işte bu süreç, bütünüyle onların Allah (cc) tarafından hidayet edilmeleri anlamına gelmektedir.

Hidayetin toplumsal bir İlahi yasa olmasının başka bir nedeni de şudur: Hak yolunda yürüyenler, önce kendi nefislerini, sonra da toplumu iyileştirmek için çetin bir mücadele vermek zorundadır. Bu yasaları bilmeyenlerin böylesi zor bir mücadelede başarıya ulaşması imkânsızdır. Allah’ın (cc) önce bir bireyi hidayete ulaştırması, sonra da onu öncü kılıp toplumu onun eliyle dönüştürmesi; o bireyin hidayet kanunlarını çok iyi bilmesine bağlıdır. Kişi ancak bu toplumsal sünneti gözeterek hem kendini hem de insanları hakkıyla ıslah edebilir.

Hidayet Türleri

Yüce Allah’ın insana olan hidayeti dört kısımdır:1

Birincisi, genel ve tabii hidayettir. Yüce Allah’ın akıl, zekâ ve zaruri bilgiler vasıtasıyla mükellef olan her insana, hatta kendi kabiliyeti ölçüsünde her şeye genel olarak verilen hidayettir. Ayette şöyle buyurulur:

“Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra da doğru yolu gösterendir.”2

Yani her mahlukatı, ne için yaratıldıysa ona doğru yönlendirendir. Bu, bütün yaratılmışlarda açıkça gözlemlenen genel hidayettir. Her mahlukatın, kendisi için faydalı olan şeylerin peşinden gitmeye ve kendisine zarar verecek şeyleri savuşturmaya çalıştığını görürsün. Öyle ki Allahu Teâlâ, dilsiz hayvanlara bile bu durumun üstesinden gelebilecekleri kadar bir idrak (akıl) vermiştir.3

İkincisi, yol gösterme ve açıklama anlamındaki irşad hidayetidir. “Onları emrimizle hidayete ulaştıran imamlar kılmıştık.”4 ayetinde kastedilen de budur.

Bu ikinci hidayet mertebesinin asıl anlamı ise, Allah’ın (cc) peygamberler göndermek ve kitaplar indirmek suretiyle hak ile bâtılı birbirinden tamamen ayırması, insanlara doğrunun ne olduğunu en açık şekilde göstermesi ve hak ile bâtıl arasında hiçbir kapalılık bırakmamasıdır. Yüce Allah, bu hidayetle kullarına hüccetini ikame etmiş, onları apaçık bir beyanla hak yola davet ederken bâtılın karanlıklarından da kesin bir dille sakındırmıştır. İşte bu nedenle, hidayetin doğrudan irşad ve beyan anlamına gelen bu ikinci mertebesine aynı zamanda “irşad” yani yol gösterme hidayeti denmiştir.

Üçüncüsü, doğru yolu seçenlere has olan ve “(Allah) hidayet ehlinin hidayetlerini arttırmış ve onlara takvalarını vermiştir.”5 ile “Kim Allah’a iman ederse (Allah) onun kalbini hidayet eder.”6 ayetlerinde ifade buyrulan “tevfîk” hidayetidir.

Zira dünyada kulluk imtihanına tabi olan kul, istikametini korumak için her ân ve durumda hidayete muhtaçtır. İbnu’l Kayyim’in de (rh) belirttiği gibi7 bir kulun bu hidayet türüne olan ihtiyacı, ihtiyaçların en büyüğü; ona olan muhtaçlığı ise yoksullukların en şiddetlisidir. Çünkü hidayetin kemale ermesi için insanın hakkı bilmeye, onunla amel etmeye, o hakikat üzere sebat etmeye, ona davet etmeye ve bu uğurda başına gelenlere sabretmeye ihtiyacı vardır; bu beş basamaktan ne kadar eksilirse kişinin hidayeti de o ölçüde noksanlaşır. Kul, yapacağı ya da terk edeceği tüm işlerinde hem zahiren hem de bâtınen bu hidayete muhtaçtır. Zira insan; geçmişteki bilgisiz ve amelsiz hâlleri için hidayetin ta kendisi olan tevbeye, genel olarak hidayet bulsa da detayını bilemediği işlerde ayrıntılı bir rehberliğe, eksik kaldığı yönlerde ise hidayet üstüne hidayetinin artmasına ihtiyaç duyar. Aynı şekilde gelecekteki işlerinde hidayetin yeniden hasıl olmasına, kalbindeki yanlış inançların silinip yerine doğrusunun yerleşmesine, gücü yettiği hâlde isteği olmayan amellerde o iradenin yaratılmasına, irade ettiği hâlde gücü yetmediği işlerde muktedir kılınmaya, hem gücünün hem isteğinin olmadığı durumlarda ise kendisinde hem gücün hem iradenin bizzat var edilmesine muhtaçtır; hâlihazırda dosdoğru yürüttüğü amellerde ise bu istikamet üzere sabit kalmayı arzular. İşte kulun hidayete olan bu şiddetli zaruretinden dolayı merhametli olan Rabb, bu duayı ona her gün ve gece, en faziletli hâli olan beş vakit namazda defalarca farz kılmıştır: “Bizi sırat-ı mustakime/dosdoğru yola hidayet et.”8

Dördüncüsü ise ahirette cennete ulaştıran hidayettir ki cennete giren bahtiyar kulların “Bizi buna ulaştıran Allah’a hamdolsun.”9 sözü bu mertebeyi anlatır.

Zikredilen bu dört hidayet türü birbirine sıkı sıkıya bağlı olup her biri, bir diğerinin öncüsü ve sonucudur. Şöyle ki, bir insanda akıl ve idrak yoksa onun peygamberlerin getirdiği hidayete, yani hidayet-i irşada muhatap ve bununla mükellef tutulması mümkün değildir. Hidayet-i irşad ile mükellef tutulan bir insan ise eğer Allah (cc) onun gönlünü İslam’a açmaz ve kendisini bu hayra muvaffak kılmazsa kalbî olarak hidayete ermesi imkânsızdır. Tüm bu mertebeler bir araya geldikten sonra dahi, Allah (cc) amelleri kabul etmez ve insanı ebedî mutluluğa ulaştırmazsa bir kulun kendi çabasıyla cennete gitmesi mümkün değildir.10

Hidayet türleri içerisinde ele alacağımız ve detaylandıracağımız hidayet, hidayet-i tevfîktir; yani Allah’ın (cc) bir kulu hakka muvaffak kılması, onu başarılı ve bahtiyar kullarından eylemesidir. Bu hidayet türünde bilmemiz gereken iki önemli esas vardır:

Birincisi, hidayet bütünüyle Allah’ın elindedir ve O (cc), kulunu hidayet etmez ve muvaffak kılmazsa kulun kendi yetenek ve kabiliyetiyle hakka isabet etmesi ve onda sebat etmesi mümkün değildir. Bu şaşmaz yasayı bilmek; kulun tüm benliğiyle Allah’a (cc) yönelmesine, sadece O’ndan (cc) istemesine, sadece O’nun katına rağbet etmesine ve hidayeti yalnızca O’nun gönderdiği kaynaklarda aramasına yardımcı olur. Zira peygamberlerin dahi, insanlara doğru yolu gösterseler de onları o doğruyu kabule ve kalplerini hakka açmaya yetkileri yoktur. Hidayet konusunda yetki bütünüyle Allah’a (cc) aittir. İşte bundandır ki İbrâhîm (as) babasına, Nûh (as) ve Lût (as) eşlerine, yine Nûh (as) oğluna hidayet edememiştir. Ya’kûb (as) da İslam üzere olan çocuklarını dinin güzel ahlakına yönlendirememiş, onların iyi birer insan olmasını sağlayamamıştır. Onun terbiyesinde yetişen çocuklar, kardeşlerini öldürmeye teşebbüs etmiş, iftiralarda bulunmuş ve Allah’ın haram kıldığı davranışları sergilemişlerdir.

“Onların hidayeti senin sorumluluğunda değildir. Fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir.”11

“(Yoksa siz) Allah’ın saptırdığını hidayet etmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırmışsa sen onun için (bir kurtuluş) yolu bulamazsın.”12

“Sen sevdiğini hidayet edemezsin, fakat Allah dilediğini hidayet eder. O, kimin hidayete uygun olduğunu en iyi bilendir.”13

İkincisi ise şudur: Kulun hidayete olan ihtiyacı ekmeğe, suya ve nefese olan ihtiyacından çok daha fazladır; çünkü ekmeksiz, susuz veya nefessiz kalan bir kul sadece madden ölür ki ölüm zaten bütün insanlar için muhakkaktır. Oysa hidayetten mahrum olan kul, bizzat kalbi öleceği ve ebedî hayatını zayi etmiş olacağından hem dünyada hem de ahirette ölü hükmünde olur.

“Allah kimi hidayet ederse o, hidayeti bulmuştur. Kimi de saptırırsa bunlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”14

“Allah kimi saptırmışsa ona hidayet edecek yoktur.”15

“Allah kimi hidayet ederse, o doğru yolu bulmuştur. Kimi de saptırırsa onlar için (Allah’ın dışında) veliler bulamazsın. Kıyamet Günü’nde onları yüzükoyun, kör, dilsiz ve sağırlar olarak diriltiriz. Onların barınağı cehennemdir. Ateşi dindikçe dehşet saçan alevi onlar için arttırırız.”16

Hidayet Sebepleri

İnsanı doğru yola ulaştıran her türlü itikadi, amelî veya ahlaki etken; yokluğunda kaçınılmaz olarak sapmanın da nedeni olur. Bir sistemin ayakta kalması, onu var eden unsurların eksiksiz çalışmasına bağlıdır. Bu yüzden, doğru yolda kalmayı sağlayan etkenlerden biri bile ortadan kalkarsa, oluşan bu boşluğu kendiliğinden sapkınlık doldurur. Kısacası doğru yol ile sapkınlık, aynı zeminin varlığı ya da yokluğuyla şekillenen iki zıt kutuptur.

1. Hidayeti Kaynağında Aramak: Kur’ân ve Sünnet

Hidayet-i tevfîke ulaşmanın ilk ve en temel şartı, hidayeti doğrudan Allah’ın (cc) belirlemiş olduğu sahih kaynaklarda aramak, yani Kur’ân ve Sünnete sımsıkı sarılmaktır.

Kur’ân’ın yirmi dört ayrı yerinde, farklı üsluplarla onun bir hidayet kaynağı olduğu ve Yüce Allah’ın onunla hidayet ettiği vurgulanmıştır. “H-d-y” kökünden türeyen hidayet, yol göstermek için öne çıkmak (hâdî) ve lütuf gönderisi (hediye/armağan) gibi iki kök anlama sahiptir. Sondaki illetli harf hemze olduğunda (hedee) ise bir şeyin sükûna ermesi ve sakinlik anlamına gelmektedir.17 Bu açıdan bakıldığında Kur’ân hem bir rehberdir, yol gösterir hem bir hediyedir, Allah (cc) onu kullarına armağan etmiştir hem de bir sükûnet kaynağıdır, kalp onunla yatışır ve huzura erer.

İlahi beyanda yer alan, “Allah’ın ipine hep beraber/topluca tutunun!”18 emrindeki “Allah’ın ipi” ifadesi, Nebi’nin (sav) ve sahabenin tefsirlerine göre Kur’ân-ı Kerîm’e işaret etmektedir.19

Zeyd ibni Erkam’dan (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Dikkat edin, ben sizin aranızda iki ağır yük bırakıyorum. Bunların biri Allah’ın Kitabı’dır. O, Allah’ın ipidir. Her kim ona tabi olursa doğru yoldadır ve kim terk ederse dalalette olur.”20

Kur’ân okuyucusu onu bu anlayışla okumalıdır. Bir rehberin ardına takılan yolcu gibi onun gösterdiği istikamette yürümeli, onun işaret ettiği yerlere dikkatle bakmalı ve onun anlattıklarını can kulağıyla dinlemelidir. Kul, Kur’ân’ı “Ya Rabbi, ben yol arıyorum, sıkıştım. Farklı seslerin içerisinden en doğru olan hangisiyse beni ona yönlendir.” niyeti ve şuuruyla okuduğunda, ipin diğer ucunu elinde bulunduran Allah (cc), o kulu kendi sevdiği ve razı olduğu hakikate çekecektir.21

Hidayetin ikinci asli kaynağı sünnettir. Yüce Allah şöyle buyurur:

“De ki: ‘Allah’a itaat edin! Resûl’e itaat edin! Şayet yüz çevirirseniz onun sorumluluğu (olan tebliğ) ona, sizin sorumluluğunuz olan (itaat) size yüklenendir. (Herkes kendinden sorumludur.) Şayet ona itaat ederseniz, hidayete ermiş olursunuz. Resûl’ün vazifesi yalnızca apaçık bir tebliğdir.’ ”22

Peygamberler, hem bizzat hidayet öncüleri olmaları hem de Allah’ın razı olduğu hidayetin ete kemiğe bürünmüş hâlini temsil etmeleri hasebiyle hidayetin en canlı kaynağıdır. Bu sebeple Yüce Allah, onlara itaat edenlerin hidayet bulacağını kesin olarak garanti etmiştir.

Allah Resûlü (sav) Hutbetu’l Hâce’de, “Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlardır. Sonradan çıkarılan her şey bidattir, her bidat sapıklıktır, her sapıklık da ateştedir.” buyurur.23

İnsanın hidayet bulmak için önünde yürüyeceği iki yol vardır: Ya hidayetin kaynaklarından biri olan Nebi’nin (sav) sünnetidir ya da bu sünnete alternatif olarak sonradan ortaya çıkarılan itikadi ve amelî yeniliklerin, yani bidatlerin karanlık yoludur. Nitekim Allah Resûlü (sav), kendi sünnetinin hidayet kaynağı olduğunu açıkça belirtirken; din alanında sonradan ihdas edilen her türlü yeniliğin sapkınlığın kaynağı olduğunu, hakkı ters yüz ettiğini ve insanı kaçınılmaz olarak ateşe sürükleyeceğini haber vermiştir.

Fitne çağında yaşayan bugünün Müslim’i için hayır ile şer âdeta birbirine girmiş, hak ile bâtılın sınırları muğlaklaşmıştır. Bu sebeple o, din alanında kendisine anlatılan her şeyi mutlak surette Kitab’a ve Sünnete arz etmekle, doğruluğunu bu iki şaşmaz mizanla tartmakla yükümlüdür. Mümin, Kur’ân’da, Nebi’nin (sav) sünnetinde ve bu dini en saf hâliyle yaşayan ilk nesillerde (sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiînde) karşılığı bilinmeyen her türlü itikadi ve amelî yenilikten/bidatten kararlılıkla sakınmalı; böylece hem dinini hem de ebedî ahiretini fitnelerin etkisine karşı koruma altına almalıdır.

Doğru yolu asıl kaynağından aramayan insan; onu kaçınılmaz olarak geçmişten devraldığı yanlış inançlarda, hevasına hoş gelen bidatlerde ya da kalabalıkların peşinde arayacaktır. Zira insanın doğru ve yanlışa, hak ve bâtıla dair mutlaka bir ölçüye ihtiyacı vardır. Bu ölçüyü dinî kaynaklardan almayan insan, oluşan boşluğu Kur’ân’da zikredilen ve insanı saptıran diğer etkenlerle dolduracaktır. Oysa bunların her biri, insanı doğru yoldan uzaklaştıran birer nedendir.

“Onlar, yalnızca zanna ve nefislerinin arzusuna uyarlar. Oysa andolsun ki onlara, Rabblerinden hidayet gelmiştir.”24

“Şayet yeryüzündeki çoğunluğa uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar, sadece zanna uyarlar ve yalnızca tahminle iş yaparlar.”25

2. Allah’a Yönelmek (İnâbe)

“Kâfirler der ki: ‘Ona Rabbinden bir ayet/mucize indirilmesi gerekmez miydi?’ De ki: ‘Allah dilediğini saptırır, kendisine yönelenleri de hidayet eder.’ ”26

Yüce Allah kendisine inâbe edenleri hidayet edeceğini haber verir. Allah’a inâbe etmek, tevbe ederek ve amelleri (ibadetleri) sadece O’nun rızası için halis kılarak (ihlasla) O’na yönelmek/dönmektir.27

İnsan, fıtratı gereği zorunlu olarak Allah’a inâbe eder; zira insanın O’ndan başka hakiki sahibi, dostu ve her hâlükârda onu koruyup kollayacak yegâne sığınağı âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Ancak insanın yaratılışından gelen veya çaresizlik anlarında baş gösteren bu zorunlu yönelişi, tek başına kulda hidayet peyda etmez. Kulda asıl hidayeti peyda eden, onu kemale erdiren inâbe; insanın kendi iradesiyle, seve isteye ve ihlasla Rabbine dönmesi, kalbî bir iştiyakla yalnızca O’na yönelmesidir. Şöyle ki;

“İnâbe iki kısımdır; birincisi, mümin, kâfir, iyi ve günahkâr fark etmeksizin bütün mahlukatın ortaklaşa gerçekleştirdiği, Allah’ın rububiyetine olan yönelmedir. Allah (cc) bu durum hakkında, “İnsanlara bir sıkıntı dokunduğunda, Rabblerine yönelenler olarak O’na dua ederler.”28 buyurmuştur ki bu, her birimizin müşahede ettiği üzere başına bir musibet gelen her kulun genel yönelişini anlatır. İslam üzere olmayı gerektirmeyen bu inâbe türü, şirk ve küfürle bir arada bulunabilir. Zira Allahu Teâlâ ayetin devamında, “Sonra (sıkıntılarını giderip), tarafından bir rahmet tattırdığında, (bir de bakarsın ki) içlerinden bir grup, Rabblerine şirk koşmaya başlamış bile. (Şirk koşarak,) verdiğimiz (nimetlere) nankörlük etmiş olurlar.”29 buyurarak onların bu yönelişten sonraki samimiyetsiz hâlini ortaya koymuştur.

İkinci kısım ise Allah’ın dostlarına has olan, O’nun uluhiyetine yönelik, kulluk ve muhabbet barındıran inâbedir; bu yönelme O’nu (cc) sevmeyi, O’na (cc) boyun eğmeyi, tamamen O’na yönelmeyi ve O’nun dışındaki her şeyden yüz çevirmeyi gerektirdiğinden bu dört özelliğin kendisinde toplanmadığı hiç kimse “munîb” (gönülden yönelen) ismini hak edemez ve nitekim Selef-i Sâlihin’in tefsirleri de hep bu eksende dönmektedir. Esasen kökeninde hızla koşmak, geri dönmek ve öne atılmak anlamlarını barındıran bu kavrama göre Allah’a yönelen (munîb) kimse; O’nun rızasını kazanmaya koşan, her ân O’na rücu eden ve O’nun razı olduğu amellere doğru ilk adımı atarak öne atılan kişidir.”30

İnsanın hayatta mutlaka bir yönelişi olmak zorundadır; çünkü o, doğası gereği bir şeye bağlanma arzusuyla yaratılmıştır. Rabbine yönelmeyen insan, bu boşluğu doldurmak için ister istemez başka odak noktaları bulacak, bu da onu Yaratıcısından ve doğru yolun kaynaklarından uzaklaştıracaktır.

3. Allah’a Sımsıkı Sarılmak (İ’tisâm)

“Allah’ın ayetleri (sürekli) size okunuyorken ve aranızda Resûl’ü olmasına rağmen nasıl kâfir olursunuz? Her kim de Allah’a tutunursa hiç şüphesiz dosdoğru yola hidayet edilir.”31

“İ’tisâm kelimesinin kökü olan ‘a-s-m’; tutmak, engellemek (korumak) ve bir şeye sımsıkı sarılıp ayrılmamak (mülazemet) anlamlarına delalet eder. Bu kökten gelen tüm kelimelerin özündeki mana aslında tek bir manadır. Buna örnek olarak ‘ismet’ kelimesi verilebilir: Allahu Teâlâ’nın, kulunu düşeceği bir kötülükten koruması/engellemesi demektir. Kul, Allahu Teâlâ’ya sığınıp (O’na sarılarak) günahtan veya tehlikeden korunduğunda buna ‘i‘tesame’ (اعتصم) denir. Kulun Allah’a iltica etmesi, O’nun korumasına sığınması durumunda ise ‘iste‘same’ (استعصم) tabiri kullanılır.”32

Bu kavramın gündelik hayattaki karşılığı, bireyin dış dünyada maruz kaldığı sayısız şer ve kötülük karşısında İlahi bir koruma kalkanı inşa etmesidir. İnsanı kuşatan tehlikelerin bir kısmı itikadi sapmalar ve kafa karıştırıcı dinî fitnelerden oluşurken bir kısmı ise bela, musibet, dert ve keder gibi dünyevi meşakkatlerden oluşur. Yüce Allah; insanın bu çok boyutlu tehlikeler karşısında Rabbine iltica etmesini, O’na sığınmasını ve Yaratıcısını bu kötülükler ile kendi arasına bir kalkan yapmasını talep etmektedir.

Günümüzde bireyler dinî fitnelerden veya kafa karışıklıklarından yalnızca kendi entelektüel çabalarıyla; okuyarak, düşünerek, tartışarak veya dinleyerek korunmaya çalışabilmektedir. Ancak Kur’ân, bütün bu zihinsel çabalardan çok daha etkili yöntemin doğrudan Allah’a (cc) sığınmak olduğunu vurgular. İ’tisâm ehli bir kulun duruşu, “Ya Rabbi, ben senin âciz bir kulunum. Sen beni korumazsan benim bu kötülüklerden kendimi korumam mümkün değildir. Ben kendime değil, ancak sana güveniyor ve seni kendime kalkan ediniyorum. Beni bu şerlerden ve çirkinliklerden koru!” niyazıyla acziyetini itiraf etmesi ve O’na (cc) tevekkül etmesidir. Bu bilinçli iltica, hidayetin kapılarını aralayan güçlü bir sebeptir.

4. Allah’tan Çokça Hidayet İstemek (Dua)

Ebû Zerr’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) Allah’ın (cc) şöyle buyurduğunu bildirmiştir:

“Ey kullarım! Benim hidayete ulaştırdığımın dışında tümünüz yolunu kaybetmiştir (dalalettedir.) Bu nedenle benden hidayet isteyin ki sizi hidayete ulaştırayım.”33

Resûller de bu yalın gerçeğe binaen Allah’tan çokça hidayet istemiş; sapmaktan, saptırmaktan ve dalalete düşmekten her daim O’na (cc) sığınmışlardır. Nitekim onların dualarına baktığımızda bu hakikati çok açık bir şekilde görürüz.

‘‘Rabbimiz! Hidayet ettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize kendi katından bir rahmet ver. Şüphesiz ki sen, (kullarına karşılıksız veren) El-Vehhâb’sın.’’34

Hasan ibni Alî’den (ra) rivayet edildiğine göre Nebî (sav) kunutta şöyle dua ederdi:

“Allah’ım! Hidayet ettiklerinin (doğru yola ilettiklerinin) arasında bana da hidayet ver. Afiyet verdiklerinin arasında bana da afiyet ver. Dost edindiklerinin arasında beni de dost edin. Bana verdiklerini hakkımda bereketli kıl. Hükmettiğin şeylerin şerrinden beni koru. Şüphesiz sen hüküm verirsin, senin üzerine hüküm verilemez. Senin dost edindiğin kimse asla zelil olmaz. Ey Rabbimiz! Sen mübareksin ve yücesin.”35

İbni Mes’ûd’dan (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle derdi:

“Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve zenginlik istiyorum.”36

Allah’tan (cc) “dosdoğru yola (sırat-ı müstakîm) hidayeti” istemek taleplerin en yücesi, bu hidayete nail olmak ise bağışların en şereflisi olduğu içindir ki Allah (cc), kullarına kendisinden nasıl isteyeceklerini Fâtiha Suresi’nde bizzat öğretmiştir. Buna göre Allah (cc), asıl taleplerini dile getirmeden önce kendisine hamdetmeyi, övgüde bulunmayı ve O’nu yüceltmeyi öne almalarını emretmiştir. Hemen ardından da kulların O’na olan kulluklarını ve tevhidi, yani yalnızca O’na ibadet edip yalnızca O’ndan yardım dilediklerini zikrettirmiştir. İşte bu ikisi, kulun hidayet talebine ulaşması için birer vesiledir: Birincisi, O’nun isim ve sıfatlarını zikrederek yapılan tevessül, ikincisi ise kulun kendi acziyetini ve kulluğunu ortaya koyarak yapılan tevessüldür. Bu iki vesileyle birlikte yapılan bir duanın İlahi dergâhta geri çevrilmesi neredeyse imkânsızdır.37

İnsanın başta hidayet olmak üzere isteklerini Allah’a (cc) arz etmemesi, kendini O’na muhtaç görmediğinin bir işaretidir. Kulun Allah’tan (cc) kendini müstağni sayması, yani O’na ihtiyaç duymuyormuş gibi davranması ise İlahi öfkeyi üzerine çekmesine ve hidayetten mahrum kalmasına neden olur.

5. Allah Yolunda Mücadele Etmek (Cihad)

“Bizim yolumuzda cihad edenlere elbette (en doğru olan) yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah, muhsinlerle/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanlarla beraberdir.”38

Allah (cc), hidayete ermeyi cihad etme şartına bağlamıştır. Bu yüzden insanların hidayet bakımından en kâmil ve en ileri olanı, cihadı ve gayreti en büyük olanıdır. Kul için belirlenmiş olan bu İlahi yasa gereği, her kim bu cihadı terk ederse cihadı ihmal ettiği ve ondan yüz çevirdiği ölçüde hidayetten mahrum kalır ve ebedî ziyana uğrar.39

Kur’ân ve Sünnete baktığımızda cihadın dört farklı anlamda kullanıldığı görülür:40

1. Kıtal: Allah yolunda silahlı mücadele vermek.

2. İnfak: Bireyin malını ve servetini Allah yolunda harcaması.

3. Davet: Hakkı diğer insanlara tebliğ etmek ve onları doğru yola çağırmak.

4. Nefis Terbiyesi: Kişinin kendi nefsini (egosunu) ıslah etmesi ve arzularını dizginlemesi.

Kur’ân’da cihad kavramının geçtiği bağlamlarda, bu dört unsurdan biri veya tamamı kastedilebilmektedir. Hidayeti cihada bağlayan Ankebût Suresi’ndeki ilgili ayetin nüzul ortamı incelendiğinde, o dönemde kıtal/savaş henüz teşri kılınmamıştı; o süreçte müminler, temel olarak insanları tevhide davet etmek ve kendi nefislerini terbiye etmekle mükelleflerdi. Ankebût Suresi, içeriği itibarıyla tam anlamıyla bir “imtihan suresi”dir. Bu bağlamda suredeki cihad vurgusunun öncelikli tefsiri şudur: Bir mümin; müşriklerin baskısı, hapsetmesi, sürgünü, boykotu, mahrum bırakması veya ölüm tehdidi gibi ağır ezalarla karşılaştığında dahi duruşunu bozmamalıdır. Tam bir tevekkül ve teslimeyetle, “Biz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz. Ben sabredeceğim ve asla Allah’ın razı olduğu yolun dışına çıkmayacağım.” diyebilmesidir. Nefis, doğası gereği rahatı, konforu ve güvenliği arzular. Bireyin, bu nefsani arzulara gem vurarak her türlü mahrumiyete rağmen Allah’ın rızasını öncelemesi ve sabretmesi, en büyük cihad türlerinden biridir. İnsanın kendi nefsiyle yürüttüğü bu çetin mücadele, Yüce Allah’ın onu mutlak bir hidayetle mükâfatlandırmasına vesile olan asli sebeplerden biridir.41

6. Tevhid İnancını Muhafaza Etmek

“İman edip salih ameller işleyenler ise Rabbleri imanları sebebiyle onları doğru yola iletir ve Naîm Cennetlerinde, onların altlarından ırmaklar akmaktadır.”42

Ayetten de anlaşılacağı üzere hidayet, hidayeti celbeder. Kul, Rabbinin şer’i ve kevnî ayetlerini derinlemesine tefekkür edip O’na teslim olma ve boyun eğme yolunu seçtiğinde, bu kutlu tercihin mükâfatı gecikmez. Yüce Allah, o kulu kalbindeki imanı sebebiyle hidayete erdirir. Kulunda var olan hidayeti, yeni hidayetlerle artırır ve onu bu yolda sabitkadem kılarak her daim destekler.43

“İman eden ve imanlarına zulüm/şirk bulaştırmayanlar (var ya)! İşte onlara (Allah’ın azabından) emin olmak vardır. Ve onlar hidayete erenlerdir.”44

Ayette kastedilen zulüm, şirktir.45 İman ettikten sonra istikamet üzere olan ve imanına zulüm/şirk bulaştırmayanlar, Yüce Allah’ın koruması altındadır.

Allah (cc) onlar için dünyada hidayeti, ahirette emniyeti garanti etmiştir… Anlıyoruz ki; imanı koruma çabası, çabaların en şereflisi, hassasiyetlerin en değerlisidir. Zira bu çaba, insanı Allah’ın (cc) özel lütfuna mazhar kılmaktadır. Kişinin imanına şirk bulaştırmama çabası, Rabbine doğru attığı bir adımdır. Yüce Allah’ın bu adıma mukabelesi, kulun amelinin cinsindendir. O, hidayet üzere kalmak ve Allah’ın azabından sakınmak için imanını korumaktadır. Allah (cc) da tam olarak kulunun istediğiyle karşılık vermekte; hidayet ve emniyet nimetiyle kulu rızıklandırmaktadır.46

7. İmtihanlarda Allah’ın Emrine İmtisal Etmek

Allah (cc), insanoğlunu hayatının her ânında imtihana tabi tutmaktadır. Bu imtihanlar ikiye ayrılır: Birincisi İlahi hükümlerin tatbikiyle ilgili olan “şer’i imtihanlar”; ikincisi ise bela, musibet, darlık ve zorluk gibi büyük oranda insanın iradesi dışında gelişen “kaderî imtihanlar”dır.

Allah’a (cc) teslim olduğunu iddia eden bir insan, şer’i hükümlerden biriyle karşı karşıya kaldığında, nefsine ne kadar ağır gelirse gelsin Allah’ın (cc) emir veya yasağını kendi bireysel arzularına tercih etmelidir. Zira şer’i bir hükümle yüzleşen kul, aynı zamanda çetin bir imtihanla da karşı karşıya kalır. Yüce Allah insanın kulluk ve samimiyet iddiasını sınamak için, o emre boyun eğip yasaklardan kaçındığında dünyevi olarak kaybedeceği bir maslahatla veya başına gelebilecek bir zorlukla kulu imtihan eder. İşte tam bu noktada insanın en büyük irade savaşı başlar: Kul ya kendi dünyevi menfaatlerini ve gelecek kaygılarını önceleyip Allah’ın (cc) emir ve yasaklarını çiğneyecek ya da yegâne sığınak olarak Allah’ı (cc) razı etmek için tüm geçici menfaatlerini bir kenara bırakacaktır.

Eğer kul, iradesini ve tercihini Allah’ın (cc) razı olduğundan yana kullanırsa Yüce Allah; o kulu hidayete erdireceğini, hidayetini artıracağını ve ayaklarını sabit kılacağını vadetmektedir:

“Şayet biz, ‘Kendinizi öldürün ya da yurtlarınızdan çıkın.’ diye onlara farz kılmış olsaydık onlardan azı hariç (bu emri) yerine getirmezlerdi.”47

Kişinin kendi elleriyle canına kıyması veya doğup büyüdüğü yurdundan sürgün edilmesi gibi akla ve nefse en aykırı gelen İlahi bir emir karşısında bile sırf “Allah’ın emri” diyerek mutlak itaat gösteren azınlık ise ayetin devamında şu şekilde müjdelenmektedir:

“Onlar, kendilerine verilen bu öğüdü yerine getirselerdi kendileri için daha hayırlı olurdu, (ayaklarını) daha kuvvetli bir şekilde sabit kılardık. O zaman onlara kendi katımızdan büyük bir ecir verirdik. Ve şüphesiz onları dosdoğru yola iletirdik.”48

Birey, nefsine ağır gelse de itaat göstermek ve yasaklardan kaçınmak suretiyle bu öğütleri hayatına aktardığında Yüce Allah bu samimi yönelişi karşılıksız bırakmayarak ona katından büyük bir mükâfat ve manevi bir ecir lütfeder. Bu teslimiyet, kulun sarsılan iradesini güçlendirir, kararlılığını pekiştirir ve onu salih amelleri işleme hususunda daha azimli kılar. En nihayetinde bu bilinçli itaat, İlahi bir rehberliğe dönüşerek kulu hiçbir eğriliği bulunmayan, İslam’ın dosdoğru ve sağlam yolu olan “sırat-ı mustakîm”e ulaştırır.49

Allah’ın emrine uymamak, itaat etmemek için ayak diremek ve türlü bahanelerle işi yokuşa sürmek fasıkların özelliğidir. Bu tür bir yoldan çıkma (fısk) ise insanı kaçınılmaz olarak sapkınlığa (dalalete) sürükleyen nedenlerin başında gelir.

“De ki: ‘Şayet babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elinize geçen mallar, zarara uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza giden evler; size Allah’tan, Resûl’ünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli olursa Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet etmez.’ ”50

8. Kaderî İmtihanlarda Sabır Göstermek

Yukarıda zikrettiğimiz gibi imtihanın bir diğer boyutunu ise kaderî imtihanlar oluşturur. Allah (cc) bazen canlardan ve mallardan eksiltmek suretiyle darlıkla, bazen de nimetleri artırıp genişletmek suretiyle bollukla kulunu imtihan eder.51

“Onlar ki başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Şüphesiz ki biz Allah’a aitiz/Allah’tan geldik ve hiç şüphesiz yine O’na döneceğiz.’ derler. Rabblerinden bir övgü/destek ve rahmet onların üzerinedir. Ve yine onlar hidayete erenlerin ta kendileridir”52

Yüce Allah, bir musibetle karşılaştığında her şeyiyle Allah’a ait olduğunu hatırlayan, yine yalnızca O’na döneceğini bilen ve bu sarsılmaz inancı sayesinde sınanmayı sabırla karşılayan kullarını müjdeler. Bu İlahi müjde; kulların bizzat Allah (cc) tarafından övülmesini, rahmete nail olmalarını ve hepsinden de önemlisi, hidayet ehlinden olacaklarının garanti edilmesini barındırır.

“Allah’ın izni olmadan hiçbir musibet başa gelmez. Kim Allah’a iman ederse (Allah) onun kalbini hidayet eder. Allah, her şeyi bilendir.”53

Allah (cc); başına bir musibet gelen ve bunun Allah’ın (cc) kaza ve kaderiyle olduğunu bilip sabreden, mükâfatını Allah’tan bekleyen ve Allah’ın kazasına teslim olan kimsenin kalbini hidayete erdirir. Dünyadan kaybettiği şeylere karşılık onun kalbine bir hidayet ve sarsılmaz bir yakîn bahşeder. Hatta bazen dünyada kendisinden aldığı şeyin aynısını veya ondan daha hayırlısını ona geri verir.

İbni Abbâs (ra) ayetle ilgili şöyle der:

“Yani onun kalbini yakîne ulaştırır. Böylece o kul, başına gelen bir musibetin kendisini ıskalamasının asla mümkün olmadığını; başına gelmeyen bir şeyin de kendisine ulaşmasının kesinlikle imkânsız olduğunu bilir.”54

9. Allah’ın Rızasını Aramak

“Ey Ehl-i Kitap! Şüphesiz ki Kitap’tan gizlemekte olduğunuz şeylerin çoğunu açıklayan ve büyük bir bölümünü de görmezden gelen/üzerinde durmayan Resûlümüz size geldi. Şüphesiz ki size, Allah’tan bir nur ve apaçık/açıklayıcı Kitap geldi.”55

Ancak bu apaçık rehberin kimlere hidayet edeceği hemen akabindeki ayette şarta bağlanmıştır:

“Allah onunla (Kitap ve Resûl’le), rızasına uyanları yolun en doğru olanına iletir, onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola hidayet eder.”56

Yani hidayetin kaynakları olan Kitap ve Resûl ile karşılaşmak, kişiyi tek başına hidayete erdirmez, bireyin iç dünyasında “Allah’ı razı etmek” gibi temel bir gayesinin ve derdinin olması şarttır. İnsanoğlunun kulluk serüvenindeki en çetrefilli ve zorlu mesele de tam olarak bu rıza ikilemidir. Birey; otururken, kalkarken, yerken, içerken veya bir eylemde bulunurken “Allah’ı mı memnun edeceğim, yoksa insanları mı razı edeceğim?” sorusuyla baş başa kalır. Hayatın değişmez bir yasası vardır: Allah’ı razı etmek istediğinizde çoğunlukla insanları küstürürsünüz, insanları ve toplumun çoğunluğunu razı ettiğinizde ise Allah’ı (cc) gazaba getirirsiniz. Günümüzde Allah’ın (cc) razı olmadığı fiilleri işleyenler toplum tarafından takdir edilip sevilirken Allah’ın (cc) emrine sımsıkı sarılanlar büyük bir tepkiyle karşılaşabilmektedir. İşte bu kınanma, tepki ve ötekileştirme tehdidine ve toplumun baskısına rağmen hiç çekinmeden Allah’ın rızasını seçebilenlere, Yüce Allah doğrudan hidayet vadetmektedir.

Öte yandan, Allah’ın (cc) öfkesini göze alarak insanların rızasını kazanmaya çalışmak, İlahi gazabı çekerek sapmaya yol açar. Nasıl ki Allah’ın sevgisi ve hoşnutluğu hidayete ulaştırıyorsa, O’nun gazabı da insanı doğru yoldan saptırır.

“Kim insanların öfkelenmesi pahasına Allah’ın rızasını ararsa Allah ondan razı olur ve insanları da ondan razı kılar. Kim de Allah’ın gazabı pahasına insanların rızasını ararsa Allah ona gazap eder ve insanları da ona öfkeli kılar.”57

10. İyilik Yapmak ve Salih Amel İşlemek

Hakîm ibni Hizâm’dan (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“ ‘Ey Allah’ın Resûlü! Cahiliye dönemimde Allah’a yakınlaşmak için yaptığım sadaka, köle azadı veya akrabayı gözetmek gibi hayırlardan elde edebileceğim bir mükâfat var mıdır?’ diye sordum.

Bunun üzerine Nebi (sav) bana, ‘Geçmişte yaptığın bu hayırlar sayesinde Müslim oldun.’ dedi.”58

Bu Nebevi beyan; bir kulun henüz İslam dairesine girmeden önce fıtri olarak sergilediği ahlaki güzelliklerin, gerçekleştirdiği köle azat etmelerin ve yaptığı infakların hatırına, Yüce Allah’ın ona nihayetinde hidayet lütfettiğini açıkça göstermektedir. Bu doğrultuda müminlere düşen asli görev ise Allah’ın (cc) kendilerine bahşettiği mevcut hidayet nimetini artırmak, derinleştirmek ve çoğaltmak adına, karşılarına çıkan her iyilik fırsatını mutlak surette ganimet bilip en güzel şekilde değerlendirmektir.

Bu hakikat, bilhassa günümüzdeki bazı İslam davetçilerinin düştüğü bir hatayı tashih etmesi bakımından önemlidir. Kimi davetçiler, henüz tevhid akidesini benimsememiş veya inançsız olan kişilere, “Şirk veya inkâr üzere olduğun için yaptığın iyilikler zaten boşa gidiyor, kabul olmuyor.” diyerek onları hayır işlemekten vazgeçirmektedir. Oysa bu yaklaşım büyük bir yanılgıdır. Bir amelin ahirette geçerli sayılmasının şer’i şartları ile gayr-i Müslim bir bireyin dünyada iyiliğe yönlendirilmesi tamamen farklı şeylerdir. Şayet inancı olmayan bir kişi, “Fakirlere el uzatmak, muhtaçlara yardım etmek veya akrabalık bağlarımı gözetmek istiyorum.” diyorsa bir davetçinin ona vereceği yegâne cevap, “Kesinlikle yapmalısın ve bu ahlaki duruşunu korumalısın.” olmalıdır. Zira umulur ki Yüce Allah, tıpkı Hâkim ibni Hizâm (ra) örneğinde olduğu gibi, o kişinin sırf bu insani faziletleri, merhameti ve fıtri güzellikleri hatırına günün birinde kalbini İslam’a açar ve ona hidayet lütfeder.

Sonuç olarak diyebiliriz ki;

Hidayet ve dalalet sebeplerini incelediğimizde hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bazı neticeler elde ederiz.

Bunlardan ilki;59 Allah’ın (cc) bir kulu saptırması adaletsizlik değil, O’nun sonsuz adaletinin (El-Adl) bir gereğidir. Çünkü Allah; gönderdiği peygamberler, indirdiği kitaplar ve insana verdiği akıl, göz, kulak gibi algı güçleriyle doğru yolu apaçık göstermiş, bahaneleri ortadan kaldırmıştır. Buna rağmen bir insanın doğru yoldan mahrum kalması iki sebebe bağlıdır: Birincisi, kulun Allah’tan (cc) yüz çevirip nefis ve şeytanın peşinden gitmesi yüzünden sapkınlıkla cezalandırılmasıdır. İkincisi ise kulun kalbinde hidayetin kıymetini bilecek bir ahlakın olmamasıdır; çünkü Allah (cc), içinde hayır barındırmayan kimseye hidayet murat etmez. Doğası gereği zehir akıtan bir akrebin ya da yırtıcı bir hayvanın etkisiz hâle getirilmesi nasıl yaratılışın bir adaleti ise, kalbini iyiliğe kapatanların sapkınlıkta bırakılması da İlahi adaletin ta kendisidir. Allah (cc) kimseye haksızlık etmez; layık olana lütfuyla ikramda bulunur, layık olmayanı ise İlahi adaletiyle baş başa bırakır.

İkinci olarak; toplumu ıslah etmeyi amaçlayanların, doğru yolu sadece sözle anlatmakla kalmayıp, toplumda iyiliğe çıkan yolları kurumsal ve gündelik pratikler olarak çoğaltma sorumluluğu vardır. Çünkü toplumu ifsad eden azgınlaşmış sistem, kitleleri yalnızca itikadi ve amelî olarak sapkınlığa çağırmaz; ahlaki, ekonomik ve ideolojik dayatmalarla bu sapkınlığı kurumsallaştırır. Böylece birey ile doğru yol arasına aşılmaz duvarlar örer. Yozlaşmanın kuşatmasına karşı sadece sözle direnmek yetersizdir; İslam inanç ve ahlakını görünür kılacak meşru alanların açılması, insan doğasına hitap eden iyilik vesilelerinin artırılması ve katılaşmış kalpleri yumuşatacak insani kanalların çoğaltılması şarttır.

“Rabbimiz! Hidayet ettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize kendi katından bir rahmet ver. Şüphesiz ki sen, (kullarına karşılıksız veren) El-Vehhâb’sın.”60

1 . bk. Besâiru Zevi’t Temyîz fî Letâifi’l Kitâbi’l Azîz, Feyrûz Abâdî, 5/313-315

2 . bk. 20/Tâhâ, 50

3 . bk. Tefsîru’s Sa’dî, s. 506, Tâhâ Suresi, 50. ayetin tefsiri

4 . bk. 21/Enbiyâ, 73

5 . 47/Muhammed, 17

6 . bk. 64/Teğabûn, 11

7 . bk. El-Kelâm alâ Mes’eleti’s Semâ’, Dâru Atââti’l İlm, s. 128

8 . 1/Fâtiha, 6

9 . bk. 7/A’râf, 43

10 . bk. Besâiru Zevi’t Temyîz fî Letâifi’l Kitâbi’l Azîz, Feyrûz Abâdî, 5/315

11 . bk. 2/Bakara, 272

12 . bk. 4/Nisâ, 88

13 . 28/Kasas, 56

14 . 7/A’râf, 178

15 . bk. 13/Ra’d, 33

16 . 17/İsrâ, 97

17 . bk. Mu’cemu Mekâyîsi’l Luğa, 6/42-43, h-d-y maddesi

18 . 3/Âl-i İmrân, 103

19 . Allah’ın ipinden kastedilen mananın Allah’ın Kitabı olduğuna dair rivayetler için bk. Mevsûatu’t Tefsîri’l Me’sûr, 5/425 vd.

20 . Müslim, 2408

21 . bk. Anlamak ve Yaşamak İçin Kur’ân Okumaya Çağrı, s. 104-108, 139-142

22 . 24/Nûr, 54

23 . Müslim, 867; Nesai, 1578

24 . bk. 53/Necm, 23

25 . 6/En’âm, 116

26 . 13/Ra’d, 27

27 . El-Mufredât, s. 827; Mu’cemu Mekâyîsi’l Luğa, 5/367, n-v-b maddeleri

28 . 30/Rûm, 33

29 . 30/Rûm, 33-34

30 . Medâricu’s Sâlikîn, Dâru Atââti’l İlm, 2/56-57

31 . 3/Âl-i İmrân, 101

32 . Mu’cemu Mekâyisi’l Luğa, 4/331, a-s-m maddesi

33 . bk. Müslim, 2577

34 . 3/Âl-i İmrân, 8

35 . Ebu Davud, 1425; Tirmizi, 464

36 . Müslim, 2721

37 . bk. Medâricu’s Sâlikîn, Dâru Atââti’l İlm, 2/48

38 . 29/Ankebût, 69

39 . bk. Bedâiu’t Tefsîr, Polen&Karınca Yayınları, 3/309

40 . Geniş bilgi için bk. “İslam’ın Zirvesi”, Tevhid Dergisi, S 144, s. 4

41 . Selef uleması da ayetteki cihad kavramını en geniş hâliyle ele almıştır. bk. Tefsîru’l Kurtubî, Dâru’l Kutubi’l Mısriyye, 13/364 vd.

42 . 10/Yûnus, 9

43 . bk. Fethu’l Kadîr li’ş Şevkânî, Dâru İbni Kesîr, 2/485 vd.

44 . 6/En’âm, 82

45 . Abdullah ibni Mes’ûd’dan (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“ ‘İman eden ve imanlarına zulüm/şirk bulaştırmayanlar (var ya); işte bunlara (Allah’ın azabından) emin olma vardır. Ve onlar hidayete erenlerdir.’ (6/En’âm, 82) ayeti indiğinde bu, Allah Resûlü’nün (sav) sahabesine ağır geldi ve ‘Hangimiz nefsine zulmetmiyor ki?’ dediler.

Bunun üzerine Allah Resûlü (sav) şöyle buyurdu: ‘Bu sizin zannettiğiniz gibi değildir. Bu, Lokmân’ın, oğluna, ‘Oğulcuğum! Allah’a şirk koşma! Şüphesiz ki şirk, en büyük zulümdür.’ (31/Lokmân, 13) dediği zulümdür.’ buyurdu.” (Buhari, 6937; Müslim, 124)

46 . Vahyin Rehberliğinde En’âm Suresi Tefsiri, Halis Bayancuk, Tevhid Basım Yayın, s. 222

47 . 4/Nisâ, 66

48 . 4/Nisâ, 66-68

49 . bk. Tefsîru’t Taberî, Dâru’t Terbiyeti ve’t Turâs, 8/529

50 . 9/Tevbe, 24

51 . Yüce Allah’ın imtihan sünneti için bk. “Tarihe ve Topluma Yön Veren Değişmez Yasalar: Bela ve İmtihan Sünneti”, Tevhid Dergisi, S 157, s. 4

52 . 2/Bakara, 156-157

53 . 64/Teğabûn, 11

54 . Tefsîru İbni Kesîr, Dâru Kutubi’l İlmiyye, 8/161

55 . 5/Mâide, 15

56 . 5/Mâide, 16

57 . Sahîhu İbni Hibbân, 716; Tirmizi, 2414

58 . Buhari, 1436; Müslim, 123

59 . bk. El-Fevâid libni’l Kayyim, Dâru Atââti’l İlm, s. 35-36

60 . 3/Âl-i İmrân, 8

Önerilen makaleler