ANA ÇİZGİLERİYLE İSLAM: EBÛ SA’LEBE HADİSİ ŞERHİ

Ebû Sa’lebe El-Huşenî Cursûm ibni Nâşir’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz Allahu Teâlâ birtakım farzlar kılmıştır, öyleyse onları ihmal/zayi etmeyiniz. Bazı sınırlar belirlemiştir, bu sınırları aşmayınız. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları çiğnemeyiniz. Bazı hususlarda ise -unutkanlıktan değil size merhametinden- susmuştur, öyleyse onları araştırmayınız.”1

Bu hadis hasen olup Dârekutnî ve başkaları tarafından rivayet edilmiştir.

Yazımıza hadisin râvisi kıymetli sahabi Ebû Sa’lebe’nin (ra) hayatını kısaca inceleyerek başlayacağız. Hadisle ilgili kısa bir açıklama yaptıktan sonra üzerinde durulan dört maddeyi bir bir inceleyeceğiz. Başarı Allah’tandır (cc).

Hadisin Râvisi Ebû Sa’lebe

Ebû Sa’lebe, Nebi’nin (sav) ashabındandır. İsmi konusunda ihtilaf edilmiştir. İmam Nevevî (rh), isminin Cursûm ibni Nâşir olduğunu kabul eder. İsminden ziyade künyesi olan “Ebû Sa’lebe” ile meşhurdur. Araplar arasında künyenin, ismin önüne geçmesi bilinir bir durumdur.2

Ebû Sa’lebe, Hudeybiye gününde Resûl’e kâfirlere karşı savaşta “sabretmek” ve “ölmek” üzere biat edenler arasındadır. O güzide biat, siyer tarihimizde Rıdvan Biatı olarak bilinir. Allah (cc) indirdiği ayetlerde ağaç altında biat edenlerden razı olduğunu ifade etmiştir.3

İmam Ahmed (rh), Musned’inde Ebû Sa’lebe’den dikkatleri celbeden bir rivayet nakleder. Rivayeti okuduğumuzda kendisinin ne kadar yüksek bir iman ve yakin sahibi olduğunu müşahede ediyoruz. Kendisinden dinleyelim:

“Resûlullah’a (sav) geldim ve şöyle dedim: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Şam diyarında falan ve filan bölgede bana bir yer yazıp ver.’

O sırada Peygamber (sav) henüz o topraklara girmemişti.

Bunun üzerine Resûlullah (sav), ‘Şunun söylediğine kulak vermiyor musunuz?’ buyurdu.

Dedim ki: ‘Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki mutlaka oralar fethedilecektir.’

Bunun üzerine Resûlullah (sav), o yerleri onun adına yazıp verdi.”4

Bu rivayet, Ebû Sa’lebe’nin Peygamberimizden toprak talep etmesini anlatmaktadır. İlginç ve dikkat çekici olan mevzubahis toprakların henüz fethedilmemiş olmasıdır. Zaten Şam toprakları Nebi’nin (sav) vefatından sonra fethedilecektir. Yakini bir inançla donanmış bu sahabi, Nebi’nin bir gün o topraklara gireceğini ve vaadlerinin gerçekleşeceğini bilmektedir. Sadece bilmek değil bu vaadler üzerinde planlar yapmaktadır. Ebû Sa’lebe’nin bu rivayeti, Allah’ın ve Nebi’nin vaadleri konusunda ciddiyetten uzak tavır takınan herkese ikazdır. Sahabice iman nasıl olur, Nebi’nin vaadleri can kulağıyla nasıl dinlenir; bu kıymetli sahabi bize öğretmiştir. Allah (cc) ondan razı olsun.

Rivayette dikkatleri celbeden bir başka mühim nokta vardır: Sevgili Nebi (sav) de taaccüb eder, şaşırır. “Ebû Sa’lebe’nin söylediklerini duyuyor musunuz?” cümlesi aslında bir takdirin ifadesidir. Bu cümle bir hocanın öğrencisine verdiği tam notun ifadesidir. Zira öğrenci konuyu anlamış, inanmış ve hatta bu inançtan neşet eden bir talebini ifade etmektedir!

Güzel Bir Son!

Menkıbesi böylesine etkileyici bir zatın ölümü de güzel olur. Zira insan yaşadığı gibi ölür. Şöyle rivayet edilir:

“Gece yarısında namaz kılmaktayken, secde hâlindeyken ruhunu teslim etti.

Kızı, babasının vefat ettiğini fark edince korku içinde uyandı ve annesine seslenerek: ‘Babam nerede?’ dedi.

Annesi, ‘Namaz kıldığı yerde.’ dedi.

Bunun üzerine kızı ona seslendi, ancak cevap alamadı. Onu uyandırmak isteyince babasını vefat etmiş hâlde olduğunu gördü.”5

Bu satırların sahibi ve bu satırlara göz gezdiren kıymetli okuyucu da ölümle katiyen yüzleşecektir. Ölmeyen kul olmadığı gibi bin yıl yaşayan, bin yıl cihanda at koşturan insan da yoktur. O halde ölmek değil güzel ölmek marifettir. Allah’ın (cc), Resûl’ün (sav) ve Müminlerin razı olacağı bir ölümle ölmek marifettir. Hayırla geçirilen ömrü hayırla noktalamak marifettir.

Ebû Sa’lebenin (ra) ölümü güzel bir ölümdür. Zira namazda ölmüştür. Su testisi su yolunda kırılmıştır. Bu ölüm bin yıl sonrasına vaaz eden bir ölümdür: “Ebû Sa’lebe namazda öldü. Sen nerede öleceksin?”

Hadisin Kısa Açıklaması

Bu hadis dinin büyük asıllarını anlatır. Din konusunda genel bir tasavvur sunar. Hadisin dinin asıllarından olması bu kapsayıcılığından ileri gelir. Farzlar, haramlar, hadler ve susulanlardan oluşan bu dörtlü tasnif dinin dört ana parçası ve kolonudur. Dinin aslı ve fer’inden olan her amel, burada zikredilen dörtlü ayrıma tabidir. Örnek verelim.

Allah’ın (cc) tevhid edilmesi farzdır.

Allah’a (cc) ortak koşulması haramdır.

Miras paylaşımı Allah’ın haddidir, sınırıdır.

Hakkında delil olmayan eşya, aslı itibariyle mübahtır.

Hadis dinin meselelerini dört kısma ayırdıktan sonra her bir kısma karşı müminin vazifesini de anlatır. Böylece fâide tamamlanır.

Farzlar ve Sorumluluğumuz

“Şüphesiz Allahu Teâlâ birtakım farzlar kılmıştır. Öyleyse onları ihmal/zayi etmeyiniz.”

Farz kelimesi “فرض” kökünden türer. Bu kökten türeyen farz, fariza, farazi, iftirazi kelimeleri Türkçeye Arapçadan geçmiştir. Bu kökün Arap dilinde anlamı “sert bir şeyin kesilmesi, parçalara ayrılması” şeklinde karşımıza çıkar. Yapmanız gereken sorumluluklarınız anlamında kullanımı bu manadan neşet eder. Bir manada Allah (cc), kesip parçalamış ve herkese vazifesini pay etmiştir.

Farz kelimesini âlimlerimiz uzun araştırma, tartışma, müzakere ve gözlemlerden sonra şöyle tanımladılar:

Şâri’nin yapılmasını kesin olarak talep ettiği ve yapmayanın cezayı hak ettiği şeydir. Açıklayalım:

İslam âlimleri Şâri dediklerinde şeriat yapan, kanun koyucuyu kastederler. Bu manada Şâri, tartışmasız Allahtır; ayrıca kendisine yetki verdiği Resûl’üdür.

Yapılmasının kesin olarak talep edilmesi kaydı önemlidir. Zira Şâri’nin her talebi farz değildir. Bazı talepler tavsiye niteliğindedir. Bunlara müstehap denir.

“Ümmetime zor gelmeyecek olsaydı onlara her namazla beraber misvak kullanmalarını emrederdim.”6

Bu hadiste Resûlullah’ın (sav) bir muradı olduğunu, ancak bunu kesin bir emir olarak emretmek istemediğini görüyoruz. O halde misvak kullanımı müstehaptır, farz değildir.

Farzı yerine getirmeyen cezayı hak eder. Çünkü şeriatın ondan kesin olarak talep ettiği ve bahane kabul etmediği şeyi yapmamıştır. İtiraz etmiş, isyan etmiş ve muhalif davranmıştır.

“Cezayı hak eder.” ifadesine dikkat edilmelidir. “Farzı terk eden cezalandırılır.” denmemiştir. Zira bazı kimse farzı terk eder, fakat tevbeyle hâlini ıslah edebilir. Allah (cc) tarafından kuluna ikram olarak bağışlanıp affedilebilir. Bu benzeri durumlarda kul cezalandırılmaz.

Derleyecek olursak deriz ki: Farz, Allah ve Resûl’ünün mükellef olan insandan yapmalarını kesin olarak istediği ve yapmayanın cezalandırılmayı hak ettiği şeydir. Örnek verelim:

“Namazı kılınız ve zekâtı veriniz.” Kesin ve çokça tekrar eden bu talep neticesinde namaz ve zekâtın farz olduğunu anlıyoruz.

“…O Kur’ân’la onlara karşı büyük bir cihad et.”7 Allah’ın (cc) Peygamberine yönelik bu hitabı kesin bir taleptir ve farzdır. Nebi (sav) ve onun mirasını taşıyan âlimlerin küffara karşı Kur’ân ve ilimle cihad etmeleri farzdır.

Burada şu yanılgıya düşülmesine sebep olmak istemeyiz: Kitab’ı ve sünneti okuyan bir müminin gördüğü emirlere bu farzdır, şu müstehaptır hükmü vermesi caiz olmaz. Zira bu şeriatın naslarına, naslardan hüküm çıkarma yollarına vâkıf ilim ehlinin yapması gereken bir çalışmadır. Bizim burada yapmaya çalıştığımız şey, şeriata dair genel bir tasavvur sunabilmektir. Ayrıca ulemanın naslara yaklaşımlarını doğru zemine oturtabilmektir.

Allah’ın Haddleri

“Bazı sınırlar belirlemiştir, bu sınırları aşmayınız.”

Allah Resûlü, (sav) hadiste sınırlar manasında hadd-hudûd kelimesini kullandı. Hadd, bir tür çizgidir. Her iki tarafı birbirinden ayırmaya yarar. İnsanlar topraklarını korumak için eskiden beri hudûd/sınır işaretlemeye dikkat ederler. Devletler topraklarına yönelik bir tecavüz olmasın diye komşu devletlerle aradaki sınırı belirler, çizer, bazen de duvarlar ve tellerle ayırırlar.

Allahu Teâlâ, dini içerisinde bazı haddler belirlemiştir. Bu haddleri bir tarlanın sınırları veya bir devletin hudûdu gibi düşünebilirsiniz. Kulların bu sınırlar içerisinde kalmaları istenmiştir. Sınırların ihlali, sınırların ihmali manasına gelen her türlü davranış Allah (cc) tarafından yasaklanmıştır.

Allah’ın (cc) haddleri denildiğinde İslamda şu üç husus bu kapsama dahil olur:

1. Vacipler, müstehaplar ve mübahlar Allah’ın haddleridir. Vacibin yerine getirilmesi zorunluluktur ve terk eden günahkâr olur. Müstehap, yapılması gereken dini tavsiyelerdir. Mübahlar, şeriatın müsaade ettiği alanlardır. Bu üç alanda izin verilen veya emredilenin dışına çıkan her insan hudûdullahı aşmış ve çiğnemiş olur. Örneğin:

Farz olan Ramazan orucunu, ikindi vaktinde bitiren de yatsıya kadar uzatan da haddi aşmıştır.

Allah’ın (cc) kendisine verdiği malı müstehap bir infak olarak veren, ama ailesinin nafakasını tüketen insan haddi aşmıştır.

Allah’ın (cc) kendisine mübah kıldığı uykuyu, yemeyi, gezmeyi kulluk sorumluluklarına engel kılan haddi aşmıştır…

2. Haramlar Allah’ın haddleridir. Fakat bu hadiste haddlerden haramlar haricinde özel bir mananın kastedildiğini söyleyebiliriz. Zira Nebi (sav) haramı haddlerin akabinde ayrı bir madde olarak ele almaktadır.

3. Allah’ın bazı büyük haramlar için belirlediği caydırıcı hadd cezalarıdır. Bu hadd cezalarının bazısını şöyle sıralayabiliriz:

Bekar olup zina yapana yüz sopa ve bir yıl sürgün cezası.

Evli olup zina yapana recm cezası.

Hırsızın elinin bileğinden kesilme cezası.

İftiraya seksen sopa cezası..

Bu manaya göre Resûlullah, haddleri uygulayacak olan yöneticilere veya görevlendirilen kimselere seslenir. Allah’ın verdiği ceza eksiksiz olarak uygulanmalı, uygulayıcının günahkâr kişiye acıyacağı tutmamalıdır. Diğer taraftan tek bir fiske fazladan vurmak da yasaklanmıştır. Yapılacak en ufak fazlalık haddi aşmaktır.

Çiğnenmemesi Gereken Haramlar

“Bazı şeyleri haram kılmıştır. Onları çiğnemeyiniz.”

Allah Resûlü (sav) dinin meselelerinden üçüncüsünü haramlar olarak ele alır ve haramların çiğnenmemesini emreder. Haram kelimesi arapçada “حرم” kökünden türer. Engel olmak ve sertlik manası taşır. İslam’da haram denildiğinde şu mana kastedilir:

Şâri’nin terk edilmesini kesin olarak talep ettiği ve çiğneyen kişinin cezayı hak ettiği şeydir. Açıklayalım:

Şâri’den kastın Allah ve onun yetki verdiği Resûl olduğunu yazmıştık.

Bir şeyin haram olmasında kesin talep önemlidir. Bazen bir şeyin yapılmaması emredilir. Ancak haram olarak adlandırılmaz. Bunlara mekruh denir. Mekruh, şeriat tarafından hoş görülmeyenler anlamındadır.

Haramlar çiğnenmemesi gereken İlahi sınırlardır. Çiğneyen kimse isyanının neticesinde cezayı hak eder. Cezalandırmak veya affetmek Allah’a kalmıştır. Haramlar naslarla bilinir. Haramların tespitinde ulemâ fıkıh usulü eserlerinde bazı yol ve yöntemler zikrederler:

a. Açıkça naslarda “haram kılındı” şeklinde ifade edilir.

b. Eylem kesin bir şekilde yasaklanır ve sonradan hüküm değişmez.

c. Bir eylemin karşılığında lanet, veyl veya azap zikredilir.

d. “Helal değildir.” gibi lafızlarla ifade edilir.

Bunların haricinde maddelerin zikredilmesi mümkündür. İlgili kitaplara müracaat eden detayını bulabilir.

Farzlar bahsinde dikkat çektiğimiz konuya burada da dikkat çekelim: Haramlara dair verdiğimiz bilgileri bir müminin kendi başına haramları tespit etmesi için yazmadık. Haramlara dair genel bir tasavvur oluşturmayı hedefledik. Özellikle haramlar bahsinde Allah, kullarını hususen uyarır. Ağızlarına gelen her şeye haram-helal demelerini istemez ve iftira olarak niteler:

“Dilinizin nitelendirdiği yalanlar nedeniyle, ‘Şu helaldir, bu haramdır.’ demeyin. (Böyle yaparsanız) yalan uydurarak Allah’a iftira etmiş olursunuz. Hiç kuşkusuz, yalan uydurarak Allah’a iftira eden kimseler iflah olmazlar.”8

Haramlar bahsinde özellikle ele alınmasının güncel vaka açısından önemli olduğunu düşündüğümüz bir mesele var. Haramlar karşılığında müminlerin vazifesi üçtür:

1. Haram kılınanın haram olduğuna inanmak.

2. Haram kılınandan sakınmak.

3. Haram kılınanlarda bir değişikliğe gitmemek.

İkinci maddede zikredilen “haramlardan sakınmak” maddesinin ihlali insanı fasık yapar. Yani haramı işleyen fasık olur. Ancak birinci ve üçüncü maddelerin ihlali çok kritiktir. Allah (cc) birinci maddeyi Ehl-i Kitab’ın, üçüncü maddeyi müşriklerin bir vasfı olarak ele alır.

a. Ehl-i Kitap, Allah’ın (cc) haram kıldığını haram kabul etmezdi. Allah’ın ahkâmını bazen silerek, bazen gizleyerek, bazen ağızlarını yamultarak değiştirirlerdi. Bütün bunları da Allah’a ve Resûl’üne uyduklarını iddia ederek yaparlardı. Âlimlerine de bu manada geniş yetki vermişlerdi. Şu iki ayet bunu anlatır.

“Kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanmayan, Allah ve Resûl’ünün haram saydığını haram saymayan ve hak (din olan İslam’ı) din edinmeyenlerle alçaltılmış bir şekilde elden cizye verinceye kadar savaşın.”9

“Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabbler edindiler. (Oysa) onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Allah) onların şirk koştuklarından münezzehtir.”10

b. Mekkeliler Allah’ın onlara emir buyurduğu tevhid ve sünnetten yüz çevirdiler. Hatta bunun üzerine ilavede bulundular; akıllarınca bazı yiyeceklerin, hayvanların haram olduğuna hükmettiler. Sonra da kaderi buna delil kıldılar.

“Allah’a şirk koşanlar diyecekler ki: ‘Şayet Allah dileseydi biz ve babalarımız şirk koşmaz ve hiçbir şeyi haram saymazdık.’ Onlardan önce (yaşamış müşrikler de) azabımızı tadıncaya kadar aynı şekilde yalanladılar. De ki: ‘Sizin yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir ilim var mı? Siz sadece zanna uyuyor ve yalnızca tahminle iş yapıyorsunuz.’ ”11

Kadim şirk yolunu takip eden günümüz insanı İslam adıyla beraber haramlar konusunda sınırı aştı. Haramların hürmetini korumadılar.

Ehl-i Kitab’ın izinden gidenler, bazı batıl amaçlar için dinin hürmetini çiğnediler; çiğnenmesine müsaade ettiler. Haramların helal kılınmasına, fuhşiyat ve münkeratın “Müslüman” adamlarca bir itiraz olmadan İslamlaşmasına neden oldular. Mal ve mansıbını korumak için Şâri’nin hitabını anlamazdan geldiler. Ortaya fecaat bir durum çıktı.

Müşriklerin iddialarını tekrar edenler oldu. Demokratik bir sistem içerisinde parça parça İslamın şiarlarından uzaklaştılar. Egemenliğin tartışmasız Allah’a tahsis edileceği yerde “halkındır, milletindir” dediler. Hakka hizmet için çıktıklarını iddia ettikleri yolda hakkı halka kurban ettiler. Allah’ın ahkâmını sırf daha başkalarının rızası için değiştirdiler. Yasak Allah’ın yasağıdır, üzerine harf ekleyemeyiz demediler. Şeriatı öteleyip kesin ahkâmını parlamentoda seçime arz ettiler. Günün sonunda kendilerine hak davet ulaştığında “Allah dileseydi biz bunları yapmazdık.” dediler. Bugün Müslümanların hâli malum, biz parlementoda bulunmasak olmaz dediler. Bir tür “kader bizi buna zorluyor” diyerek müşriklerin argümanlarını kullandılar. Kaderi dinlerine ve ahkâmı değiştirmeye delil kılan müşrikler gibi kadere itimat ettiler. Mazeretlere sığındılar. Hasılı, haramı çiğnemek bir suçtur. Ancak haramı tartışılır hale getirmek, yasamada haramı serbest kılıp bir de yürütmede bunu takip etmek bir suçtan fazlasıdır. Kur’âni ifade ile küfürde ziyadeliktir.

Sükût Edilenler

“Bazı konularda ise unutkanlıktan değil size merhametinden susmuştur. Öyleyse onları araştırmayınız.”

Allah (cc) kulları için kolaylık diler, zorlaştırmak istemez. Allah’ın bazı konularda sükût edip ahkâm indirmemesi Allah’ın kullarına merhamet etmesinin önemli bir tecellisidir. Hakkında şeriatta bir şey söylenmeyen meselelerde aslolan affedilmiş olmalarıdır. Bu genel hükümdür. Bunun bazı istisnalarının olması mümkündür. Özellikle şeriatın bir talille (gerekçe diyelim) haram kıldığı meseleler kıyasa açıktır. Bu şeriata muhalefet değil şeriata uygun davranmaktır. Hamrın/alkolün “sarhoş etmesi”, “illeti” ile haram kılınması açık bir örnektir. Eroin, esrar ve günümüzün baş belası sentetik uyuşturucular bu illeti kendilerinde ziyadesiyle bulundururlar. Bu nedenle onlar da “haram” kapsamına dahil olur. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Hakkında sükût edilen meselelere dair, “Onları araştırmayınız.” denmiştir. Haramlığına dair özel nas bulunmayan, haram kılınan bir başlığa dahil oluşu açık olmayan maddeleri fazla irdelemek yasaklanmıştır. Bunun bazı nedenleri şunlar olabilir:

Meçhulün peşine düşmek bilineni ihmal etmeye neden olabilir.

Ehil olmayanların araştırmaları onlarda mutmainlik değil kafa karışıklığı peydah eder.

“Bu hadis hasen olup Dârekutnî ve başkaları tarafından rivayet edilmiştir.”

İmam Nevevî (rh) bu hadise hasen hükmü verdi.

Hadis şerh eden İbni Receb hadiste iki illet olduğundan söz eder:

a. Hadisi Mekhûl, Ebû Sa’lebe’den nakleder. Ancak Mekhûl’ün Ebû Sa’lebe’den hadis dinlediği sabit değildir.

b. Bu rivayet Nebi’nin (sav) sözü mü, Ebû Sa’lebe’nin sözü mü rivayetler arasında farklılık bulunmaktadır. Dârekutnî Nebi’nin sözü olduğunu tercih eder.

Duamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

1 . Mustedrek, 7207

2 . Örnek olarak, Sahabilerin en meşhurlarından olan Ebu Hureyre’nin adı pek bilinmez. Künyesi adından daha çok kullanıldığından ulema adının ne olduğunda fikir ayrılığına düşmüştür.

3 . bk. 48/Fetih, 18

4 . Ahmed, 17737

5 . Siyeru A’lâmi’n Nubelâ, 2/570

6 . Buhari, 887

7 . bk. 25/Furkân, 52

8 . 16/Nahl, 116

9 . 9/Tevbe, 29

10 . 9/Tevbe, 31

11 . 6/En’âm, 148

Önerilen makaleler