TARİHE VE TOPLUMA YÖN VEREN DEĞİŞMEZ YASALAR: BELA VE İMTİHAN SÜNNETİ

Allah’ın adıyla,

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Yeni yazı serimizde İlahi sünnetler konusuna giriş yapmış ve şöyle demiştik: Yerlerin ve göklerin mülkü/egemenliği Allah’a (cc) aittir. O (cc), kâinata ve içindekilere belli yasalarla hükmeder. Bu yasalara Kur’ân “sünnetullah” der. Şayet bu yasalalar kâinat işlerini düzenleyen fizik, kimya vb. yasalar ise bunlara tabiat yasaları denir. Tarihin akışını belirleyen insana ve topluma dair yasalar ise bunlara toplumsal/içtimai yasa denir. İnsan hayatına yön veren yasalara ise şer’i yasalar denir. İçtimai/Toplumsal yasalar; tarihin akışı, toplumların yükseliş ve çöküşleri, hak ile bâtıl arasındaki mücadelenin seyri bu yasalar çerçevesinde cereyan eder.

Bu yazımızda, Kur’ân’ın açıkça işaret ettiği toplumsal yasaların en önemlilerinden birini, “bela ve imtihan sünneti”ni ele alacağız. Çaba bizden, başarı Allah’tandır (cc).

Bela ve İmtihan Yasası Nedir?

İbtilâ sünneti, kelime anlamıyla denemek, tecrübe etmek ve bir şeyin hakikatini ortaya çıkarmak demektir. İlahi bir sünnet olarak ibtilâ; Allah’ın (cc), kullarını hayırla veya şerle, nimetle veya musibetle denemesi; onların sabır, şükür ve teslimiyet derecelerini ortaya çıkarmasıdır.

Kur’ân’da Bela ve İmtihan Yasası

“Andolsun ki sizleri … imtihan edeceğiz.”1

“Andolsun ki … sınanacaksınız.”2

“Biz, sizleri şer ve hayırla sınayarak deneriz.”3

Kur’ân bu yasayı farklı kelimelerle ifade eder. Her bir kelime imtihan sünnetinin farklı bir yönüne ve hikmetine işaret eder.

Bela ve İbtilâ

Kur’ân’ın imtihan kelimesi için kullandığı “b-l-v/y” kökü şu anlama gelir:

“ ‘Elbise eskidi, (pörsüdü).’ anlamında ‘Beliye’s sevb.’ denir. Buradan hareketle, çok yolculuk yapmış kişiye ‘bilvu sefer’ veya ‘bilyu sefer’ denilir ki bu, yolculuğun o kişiyi yıprattığı ve eskittiği anlamına gelir. ‘Belavtuhu.’ (Onu imtihan ettim/denedim.) ifadesi ise sanki onu çok fazla denemekten ve test etmekten dolayı eskitmişim, her yönünü öğrenmişim demektir.”4

İlahi yasalarda ibtilâ, kelime kökenindeki “eskime ve yıpranma” vurgusuyla, insanın zorluklar karşısında âdeta bir elbise gibi aşınacağı, imtihanlar karşısında sarsılacağı anlamını taşır.

Fitne

“F-t-n harfleri; deneme ve imtihan etme anlamına gelen sahih bir asıldır, (yani sahih bir kökten türemiştir). Fitne kelimesi de buradan gelir. Bir şeyi denediğimde ‘Fetentu eftinu fetnen.’ denir. Altını ateşe atıp (saflığını) test ettiğim zaman ‘Fetentu’z zehebe bi’n nâr.’ (Altını ateşle fitneledim/denedim.) tabiri kullanılır.”5 Yani, altının kalitelisini kalitesiz olandan (iyisini kötüsünden) ayırt etmek için onu ateşe sokmaktır. Daha sonra bu ifade, insanın ateşe (azaba veya imtihana) sokulması anlamında kullanılmıştır.6

İnsanın fıtratında bulunan “fücur” ve “takva”, “çamur” ve “İlahi nefha” gibi zıt kutuplar, ancak imtihan potasında birbirinden ayrışabilir. Tıpkı altının ateşe tutulup üzerindeki değersiz tortulardan arınması gibi, insan da hayatın sarsıcı imtihanlarına arz edilmeden özündeki cevheri ortaya çıkaramaz.

Musibet

Sözlük anlamı itibarıyla “insana isabet eden, gelip bulan” manasına gelen musibet; imtihanın insanın iradesi dışında, ona rağmen gerçekleşen yönünü temsil eder. Bu durum, imtihan sünnetinin en temel hikmetlerinden biri olan “hayatın olağan akışını kesintiye uğratma” özelliğine işaret eder. İnsan, kendi kurguladığı güvenli alanında ve rutin alışkanlıkları içerisinde bazen hakikatten uzaklaşabilir; işte tam bu noktada musibetler, kişinin kontrolü dışındaki İlahi bir müdahale olarak devreye girer.

Kur’ân’da İmtihan Örnekleri

İmtihan, tarihe ve topluma yön veren İlahi kanunlardan (sünnetullah) biridir. Yüce Allah, bu İlahi yasayla bireyin ve toplumun gidişatına yön verir. Vahiy penceresinden bakıldığında hayatın her ânı bir imtihan vesilesi olabilir; nitekim Kur’ân ve Sünnet, yaşamın içindeki pek çok unsuru “imtihan” olarak nitelendirmiştir.

Hayır ve Şerle İmtihan

“Her nefis ölümü tadacaktır. Biz, sizleri şer ve hayırla sınayarak deneriz. Ve bize döndürüleceksiniz.”7

Abdullah ibni Abbâs (ra) şöyle der:

“Sizi; zorluk ve bollukla, sağlık ve hastalıkla, zenginlik ve fakirlikle, helal ve haramla, itaat ve isyanla, hidayet ve dalaletle (doğru yol ve sapkınlıkla) imtihan ederiz.”8

Ayette geçen “hayır ve şerle deneme” ifadesi, nimetin de külfetin de birer imtihan aracı olduğunu gösterir. Bazen sağlık, zenginlik ve başarı gibi “hayır” görünümlü unsurlar; bazen de hastalık, fakirlik ve yenilgi gibi “şer” görünümlü hadiseler insanın sadakatini ölçmek için kullanılır.

“Onları yeryüzünde topluluklar hâlinde böldük. İçlerinde salih kimseler olduğu gibi böyle olmayanlar da vardır. (Takva ve salihliğe) dönerler diye onları iyilik ve kötülükle imtihan ettik.”9

İnsanların farklı hâllerle imtihan edilmesinin gayesi, kendilerine çekidüzen vermeleri ve Rablerine yönelmeleridir. Özellikle hayırla imtihan edilmenin asıl hikmeti, insanın nankörlük mü edeceği yoksa şükür mü edeceği gerçeğinin ortaya çıkarılmasıdır:

“Bu, Rabbimin ihsan ve lütfudur. Şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak için yaptı. Kim de şükrederse, kendi yararına şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz benim Rabbim (kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu) Ğaniy ve (cömert, ihsanı bol olan) Kerîm’dir.”10

Hiç şüphesiz imtihanın en zorlusu, “hayır”, yani nimetle olanıdır. Zira şerle imtihan edilen kişi, bir imtihandan geçtiğinin farkındadır; bu nedenle tüm tepkileri bir felaketi karşılamaya ve onunla mücadele etmeye yöneliktir. Nimet ve hayırla imtihan edilen insan ise çoğu zaman imtihan edildiğinin farkına bile varamaz. Bu sebeple rehavete kapılır ve nimet imtihanına karşı savunmasız kalır. Nitekim sahabe de bu durumu açıkça itiraf etmiştir.

Abdurrahman ibni Avf (ra) şöyle demiştir:

“Biz, Allah Resûlü (sav) ile birlikte darlıkla imtihan edildik ve sabrettik. Ondan sonra bollukla imtihan edildik, fakat sabredemedik.”11

Korku ve Açlıkla, Can ve Maldan Eksiltilmesiyle İmtihan

“Andolsun ki sizleri biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve meyvelerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!”12

Yüce Allah; sadık olan ile yalancıyı, sabırsız ile sabredeni birbirinden ayırt etmek için kullarını mutlaka imtihan edeceğini haber vermiştir. Bu, Allah’ın (cc) kulları üzerindeki sünnetidir. Çünkü eğer iman ehli için bolluk ve refah sürekli olsaydı ve buna hiçbir imtihan eşlik etmeseydi, mümin ile münafıkın birbirine karışması söz konusu olurdu ki bu en büyük fesattır. Allah’ın hikmeti, hayır ehli ile şer ehlini birbirinden ayırt etmeyi gerektirir. İmtihanların faydası da budur; temhis (arındırma), yani iyiyle kötüyü ayırt etmektir. Yoksa amaç müminleri yok etmek ya da onları dinlerinden döndürmek değildir.

Ayette ilginç bir üslup kullanılır. “Sizi korku ve açlıkla imtihan edeceğiz.” demek yerine “(bi şey’in mine’l havfi) Sizi biraz korku ve açlıkla imtihan edeceğiz.” der. Bu iki üslup arasındaki farkın imtihan yasasına tabi olan kula verdiği bir mesaj vardır: Tâ ki insana isabet eden her belanın, ne kadar büyük görünürse görünsün, kendisinden daha büyüğünün bulunduğu ve başına gelen şeyin benzerlerine nispetle daha az olduğu bilinsin. Ayrıca bu durum, kulların yükünü hafifletmek ve O’nun rahmetinin her koşulda kendilerinden asla ayrılmadığını onlara göstermek içindir. Bu imtihanların yaşanmadan önce haber verilmesi ise kulların nefislerini buna hazırlamaları (alıştırmaları), olaylar tam da haber verildiği şekilde gerçekleştiğinde yakinlerinin (iman emniyetlerinin) artması ve bunun, sonu övgüye değer (hayırlı) olan küçük bir imtihan olduğunu bilmeleri içindir.13

Bu sınanmalar karşısında insanlar ikiye ayrılır: Sabırsızlık gösterenler, hem dünyada sevdiklerini kaybetmiş olur hem de ahiretteki hesapsız mükâfatı kaçırarak çifte zarara uğrarlar. Allah’ın muvaffak kıldığı sabırlı kimseler ise dillerini ve kalplerini isyandan korurlar. Onlar bilirler ki sabırla elde edecekleri ecir, kaybettikleri dünyalıktan çok daha değerlidir. Bu bilinçle musibet, onlar için bir nevi nimete dönüşür; çünkü bu zorlu yol onları Allah’ın büyük müjdesine ve hesapsız mükâfatına ulaştırır. İşte bu yüzden ayet, bu metanetli duruşu sergileyenlerin müjdelenmesiyle son bulur.14

Dava ve Davet Ehlinin İmtihanı

“Her nefis ölümü tadacaktır. Ve Kıyamet Günü’nde ecirleriniz eksiksiz bir şekilde size verilecektir. Kim de ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa, hiç şüphesiz kazanmıştır. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir faydalanmadan ibarettir. Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda sınanacaksınız. Yine andolsun ki sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden ve müşriklerden size çokça eza verecek sözler işiteceksiniz. Şayet sabreder ve korkup sakınırsanız hiç şüphesiz bu, azmedilmeye değer işlerdendir.”15

Dava adamlarının türlü imtihanlarla karşılaşacağını haber veren ayetler, benzeri16 başka ayetlerde olduğu gibi her nefsin öleceğini hatırlatarak başlamıştır. İmtihan yasasına tabi tutulacak insana ölümün hatırlatılması önemli bir gerçeğe vurgu yapmak içindir: Şu gerçeğin ruhlarda iyice yer etmesi gerekir. Yeryüzündeki hayatın geçici olduğu, ecelle sınırlı olduğu, kesinlikle sonunun geleceği gerçeği… Salihler de ölür, bozguncular da ölür. Cihad edenler öldüğü gibi geride kalanlar da ölür. Akide sayesinde yücelenler gibi kullara boyun eğenler de ölür. Haksızlık yapmaktan kaçınan cesurlar öldüğü gibi ne pahasına olursa olsun hayata sarılan korkaklar da ölür. Büyük değerlere, üstün hedeflere sahip olanlar gibi ucuz bir meta için yaşayan ahmaklar da ölür.17 Yani insan imtihanlara sabretse de sabretmese de, yüksek makamları elde etmek için çabalasa da çabalamasa da ölecek ve Rabbinin huzuruna varacaktır.

Sonra ayet, “Andolsun ki sınanacak ve türlü ezalara maruz kalacaksınız.” diyerek imtihan yasasına işaret eder. İnanç ve dava yolunun kaçınılmaz kuralı, imtihandır. Mal ve can ile sınanmak, bu yolun doğasında vardır; çünkü zorluklarla çevrili olan cennete ancak sabır, direnç ve kararlılıkla ulaşılır. Bu çetin süreç, davayı omuzlayacak kadroların eğitilmesi için tek yoldur. İmtihanlar; bireyin içindeki gizli güçleri uyandırır, dayanıklılığını arttırır ve onu hayatın gerçekleriyle yüzleştirir. Ancak bu sarsıntılardan geçenler, davanın ağırlığını taşıyacak güvenilirliğe ulaşırlar.18

Ayetin devamı, karşılaşılan bu zorluklar karşısında sabır ve takva ile direnmenin, azmedilmeye değer yüksek bir makam olduğuna işaret eder. İmtihan yasasını konu alan diğer tüm ayetlerde olduğu gibi, burada da Müslimler sabra davet edilmektedir. Bu davet şu anlama gelir: Size yöneltilen her türlü suçlama, sataşma, alay ve kara propagandaya karşı asil duruşunuzu sabırla muhafaza etmelisiniz. En ağır şartlar altında dahi adaletten sapmamalı; nezaketinizi ve ahlaki değerlerinizi gölgeleyecek, gayr-i medeni hiçbir tepkiye meydan vermeyecek bir vakar sergilemelisiniz.19

Şer’i Hükümlerle İmtihan

“Ey iman edenler! Andolsun ki Allah, ellerinizin ve mızraklarınızın ulaştığı av hayvanlarını (ihramlılara haram kılarak), gözlerin kendisini görmediği yerde, kimin Allah’tan korktuğunu açığa çıkarmak için sizleri imtihan edecektir. Kim de bundan sonra haddi aşarsa onun için can yakıcı bir azap vardır.”20

Bu ayet, Hudeybiye Umresi sırasında nazil olmuştur. O vakit yabani hayvanlar, kuşlar ve diğer av hayvanları, ihramlı olan sahabilerin konakladıkları yerlerin içine kadar giriyordu. Daha önce hiç böyle bir durumla karşılaşmamışlardı. Allah, kendisine gayba inanarak (görmediği hâlde) kimin derin bir saygı ve korku duyduğunu ortaya çıkarmak için, onlar ihramlıyken bu hayvanları öldürmeyi onlara yasaklamıştır.21

Aslında bu durum, her çağda her ümmetin karşılaştığı bir durumdur. Yüce Allah yasakladığı şeyi insanlar için çoğaltıp kolay erişecekleri bir yere koyarak onları irade sınavından geçirir. Benzer bir imtihan daha önce Yahudilerin de başına gelmişti.22 Cumartesi avlanmaları yasaklanmış, Yüce Allah’ın iradesiyle bir sınav olarak cumartesi balıklar sahile akın etmişti.

Ümmetlerin şer’i yasalarla imtihan edilmesinin hikmeti şudur: Yüce Allah, toplumları İlahi hükümlerle imtihan ederek onların irade gücünü ve büyük sorumlulukları üstlenip üstlenemeyeceklerini sınar. Bu sınav, kimin insanlığa rehberlik edebilecek liyakate sahip olduğunu hem kişinin kendisine hem de çevresine göstermek içindir. Sistem genellikle şöyle işler: Allah (cc), insanların çok kolay ulaşabileceği bir şeyi onlara yasaklar. Emre bağlılık gösterenler için bu imtihan bir olgunlaşma vesilesine dönüşürken nefsine yenilenler veya yasağı delmek için hilelere başvuranlar sınavı kaybederler.

Zulme başkaldıran, Allah’ın adını yüceltmeyi hedefleyen ve İlahi sorumluluğu üstlenmeye talip olan her toplum, mutlaka bu tür çetin imtihanlardan geçer. Tarihteki en çarpıcı örneklerden biri Tâlût ile Câlût’un kıssasıdır. Bu kıssada halk, peygamberlerine giderek maruz kaldıkları zulümden şikâyet etmiş ve onurlu bir hayat sürmek adına savaşma kararlılıklarını dile getirmişlerdi:

“Mûsâ’dan sonra İsrâîloğullarının ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar nebilerine demişlerdi ki: ‘Bize bir komutan tayin et, (onun komutanlığında) Allah yolunda savaşalım.’ O da demişti ki: ‘Ya savaş size farz kılındıktan sonra savaşmazsanız?’ Demişlerdi ki: ‘Biz yurtlarımızdan sürülmüş ve evlatlarımızdan menedilmişken nasıl olur da Allah yolunda savaşmayız?’ ”23

Onlar bu taleplerini dile getirir getirmez Allah’ın (cc) imtihan süreci de hemen işlemeye başladı. Bu süreç iki aşamalı ve oldukça çarpıcıydı: İlk olarak, toplumun alışık olmadığı ve statüsünü tanımadığı birini (Tâlût) onlara lider olarak atadı.24 Bu, onların liderlik vasfını sadece güç ve zenginlikte mi, yoksa İlahi seçim ve ilimde mi aradıklarını ölçen bir sınavdı. Ardından, kavurucu bir sıcakta susuzluğun dayanılmaz olduğu bir anda, onları bir nehirden su içmemekle sınadı.25 Çünkü tarihin akışını değiştirecek ve zulme dur diyecek toplulukların, her şeyden önce kendi nefislerine ve gündelik arzularına hükmedebilmeleri gerekir. Kendi basit ihtiyaçlarını dahi erteleyemeyen, anlık konforundan vazgeçemeyen bireylerin; başkalarının hakları için bedel ödemesi veya zorlu bir mücadeleyi sonuna kadar sürdürmesi mümkün değildir. Hakiki mücadele, kişinin önce kendi zaaflarına karşı kazandığı zaferle başlar. Kendi konforunu bozmaya cesareti olmayanın, bir dönemi kapatıp başka bir dönem başlatacak gücü ve ehliyeti olamaz.

Yüce Allah’ın, hangi toplumu ne tür bir sınavdan geçireceği bilinmez; ancak imtihanın değişmez bir kuralı vardır:

İmtihanın konusu ne olursa olsun, İlahi iradeye kayıtsız şartsız teslim olanlar kazanır. Buna karşılık, emre karşı ayak direyenler veya kuralların etrafından dolanarak kurnazlık yapmaya çalışanlar ise daima kaybetmeye mahkûmdur.

“Şayet biz, ‘Kendinizi öldürün ya da yurtlarınızdan çıkın.’ diye onlara farz kılmış olsaydık onlardan azı hariç (bu emri) yerine getirmezlerdi. Onlar, kendilerine verilen bu öğüdü yerine getirselerdi kendileri için daha hayırlı olurdu, (ayaklarını) daha kuvvetli bir şekilde sabit kılardık. O zaman onlara kendi katımızdan büyük bir ecir verirdik. Ve şüphesiz onları dosdoğru yola iletirdik.”26

Günümüz insanının karşı karşıya kaldığı en zorlu sınav, İlahi hükümlere bağlılık imtihanıdır. Özellikle İslami değerlerin hâkim olmadığı bir düzende yaşayan Müslimler, hayatın her ânında bu testle yüz yüzedir: Allah’ın emirlerine uyacaklar mı, yoksa yasaklara mı yenilecekler? Şu bir gerçektir ki henüz kendi gündelik hayatında Allah’ın sınırlarını koruyamayanların, insanlığa rehberlik etme iddiasında bulunmaları mümkün değildir.

Aileyle İmtihan

“Bilin ki mallarınız ve evlatlarınız sizin için ancak birer fitnedir. Şüphe yok ki Allah’ın yanında büyük bir mükâfat vardır.”27

İnsanın malına ve evladına duyduğu aşırı sevgi, bazen nefsinin arzularını sorumluluklarının önüne geçirmesine neden olabilir. Bu yüzden Yüce Allah, aile ve servetin aslında birer imtihan aracı olduğunu bildirmiştir. Bunlar kalıcı mülk değil, vakti gelince sahibine iade edilecek birer emanettir. Ayette belirtildiği gibi asıl büyük mükafat Allah katındadır. Gerçekten akıllı ve feraset sahibi bir insan; dünyanın geçici ve sönük zevkleri yerine Allah’ın sonsuz lütfunu tercih eder. Zira akıl, fani olanla baki olanı birbirinden ayırmayı ve kalıcı olana öncelik vermeyi gerektirir.28

İnsanın en zorlu sınavı, ailesiyle olan imtihanıdır. Bu süreçteki ilk ve en zorlu imtihan, aile sevgisinin Allah sevgisinin önüne geçmemesi ve ailevi meşguliyetlerin insanı Allah’ı anmaktan ya da O’na kulluk etmekten alıkoymamasıdır. Hakiki bağlılık, en yakınlarını severken bile kalbin asıl sahibini unutmamaktır.

“Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız, sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Kim de bunu yaparsa işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”29

İnsanın ikinci büyük sınavı, aile sevgisinin onu Allah yolunda mücadele etmekten alıkoyup alıkoymayacağıdır. Kişi ne zaman İslam davası için öne atılsa; ailesinin rahatı, geçim kaygısı ve karşılaşabilecekleri riskler zihnini meşgul ederek onu yavaşlatır. İşte gerçek imtihan tam bu noktada başlar: Allah’ı (cc) her şeyden çok seven ve O’nun rızasını her türlü konforun üstünde tutanlar, ailelerini Allah’a (cc) emanet ederek sorumluluklarını kuşanırlar. Gerçek sadakat, sevdiklerini bahane ederek geri kalmak değil, onları en güvenilir vekil olan Allah’a (cc) bırakıp yola koyulabilmektir.

“De ki: ‘Şayet babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, elinize geçen mallar, zarara uğramasından korktuğunuz ticaretiniz ve hoşunuza giden evler; size Allah’tan, Resûl’ünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli olursa Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet etmez.’ ”30

İnsanların Birbiriyle İmtihan Edilmesi

“Sizi yeryüzünün halifeleri yapan O’dur. Size verdiklerinde sizi sınamak için kiminizi kiminize derecelerle üstün kıldı. Şüphesiz ki Rabbin, cezası pek çabuk olandır. Şüphesiz ki O, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.”31

Allah (cc), bazı insanları çalışmaları, yönelişleri veya kendi takdiriyle diğer bazısına üstün kılmış ve derecelerini yükseltmiştir. Ancak bu üstünlük, birinin diğerini sömürmesi veya kendisini üstün görerek kibre kapılması için değildir. Ayetteki şu ifade bu durumun gerekçesini net bir şekilde ortaya koyar: ‘Size verdiklerinde sizi sınamak için…’ Yani zenginlik, güç, sağlık veya makam gibi her türlü nimet, aslında kul için imtihan aracı kılınmıştır. Nedir bu imtihan?

Üstün kılınan (nimet verilen) açısından: Sahip olduğu imkân ve makamların Allah’tan (cc) geldiğini unutmamalı, bu nimetleri asla bir kibir veya sömürü aracına dönüştürmemelidir. Aksine, kendisine lütfedilen bu fazileti, şükürle harmanlayıp paylaşım ve hizmet vesilesi kılmalıdır.

Üstün kılınmayan (mahrumiyetle sınanan) açısından: Allah’ın başkalarına verdiği ayrıcalıklara haset etmeden ve kaderi suçlamadan İlahi takdire rıza göstermelidir. Karşılaştığı eksikliği isyanla değil, sabır ve vakur bir duruşla karşılayarak manevi bir kazanca dönüştürmelidir.

Toplumu ıslah etmekle görevli olanlar açısından: İslam toplumunun doğal bir dengesi olduğunu, farklı seviye ve imkânlardaki insanların birbiriyle imtihan edildiğini kavramalıdırlar. Temel hedef; bir takım beşerî ideolojilerin etkisinde kalarak bu doğal farklılıkları zorla ortadan kaldırmak değil; toplumu adalet, merhamet ve takva ile, yani şer’i düzenin emrettiği şekilde yönetmektir.32

“Senden önce gönderdiğimiz resûllerden her biri, mutlaka yemek yer ve çarşı pazarda dolaşırdı. Biz, kiminizi kiminiz için fitne (imtihan aracı) kıldık. Sabredecek misiniz? Rabbin (her şeyi) çok iyi görendir.”33

Toplumun birbirleriyle olan sınavının tarihteki en sarsıcı örneği İfk Hadisesi’dir. Âişe Annemize (r.anha) atılan çirkin iftira ve bu iftiranın dilden dile dolaşması, toplumun her kesimini içinden çıkılması zor bir imtihanla karşı karşıya bırakmıştır:

Âişe Annemizin (r.anha) İmtihanı: Belki de en ağırıydı; çünkü hakkından feragat ederek yetişmelerine emek verdiği, annelik yaptığı insanlar ona en ağır lekeyi sürmeye çalışıyordu.

Toplumun İmtihanı: Bir yanda şahit oldukları o tertemiz iffet ve öğrendikleri ahlaki ilkeler, diğer yanda ise kalabalıkların dillerine doladığı o zehirli dedikodu vardı. Toplum, doğruya mı yoksa gürültülü kalabalığa mı inanacağı konusunda sınanıyordu.

Ebu Bekir’in (ra) İmtihanı: İyilik yapıp geçimini sağladığı kişilerin, öz kızının namusuna dil uzatmasıyla sarsıldı. Bu, bir babanın merhametini ve cömertliğini öfkesine karşı sınayan bir sabır testiydi.

Peygamber’in (sav) İmtihanı: Kuşkusuz hepsinden daha çetindi. Eğer toplumun fısıltılarına göre hareket etse eşinin masumiyetini göz ardı etmiş olacak, sessiz kalsa “Ailesini kayırıyor.” denilecekti.

İnsanlar birbirleri için birer imtihan vesilesidir, bu yüzden yaşanan her olayda bu gerçek hatırlanmalı ve İslam ahlakının gerektirdiği şekilde davranılmalıdır. Eğer hayatın bu imtihan boyutu unutulur, fevri duygularla veya önyargılarla hareket edilirse zaten zor olan dünya sınavı iyice ağırlaşır. Bu bilinçten yoksun bir yaşam, dünyayı çekilmez kıldığı gibi ahirette de insanların birbirlerinin günah yükünü artırmasına neden olur.

İmtihan Sünnetinin Hikmetleri

İmtihanlar, Yüce Allah’ın tarihe ve toplumlara yön verdiği değişmez kanunlarından biridir. Diğer tüm İlahi kanunlarda olduğu gibi imtihan sünneti de derin hikmetlerle iç içe işler. Bu sünnete işaret eden her nass (ayet ve hadis), aynı zamanda o imtihanın ardındaki hikmet ve gayeye de ışık tutar.

Temyiz ve Tamhis

İmtihanların en önemli hikmeti iyiyi kötüden, sadık olanı yalancıdan, liyakat sahiplerini olmayandan ayrıştırma (temyiz) ve temizlemedir (tamhis).

“Allah pis ile temizi birbirinden ayırmadan, siz müminleri bulunduğunuz hâl üzere öylece bırakacak değildir. Allah sizi gayba muttali kılacak da değildir. Fakat Allah, (gaybı bildirmek için) resûllerden dilediğini seçer. Allah’a ve resûllerine iman edin. Şayet iman eder ve sakınıp korkarsanız sizin için büyük bir ecir vardır.”34

“Elif, Lâm, Mîm. Yoksa insanlar, ‘İman ettik.’ dedikten sonra, imtihana tabi tutulmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki onlardan öncekileri imtihan ettik. Elbette Allah, doğru olanları da yalancıları da bilir. (Ve imtihanlarla insanların da bilmesini sağlar.)’’35

Yukarıda belirttiğimiz gibi insan birçok farklı yolla imtihan edilebilir, ancak “İman ettim.” diyenlerin sınanmasındaki temel hikmet, ayrıştırmadır. Bu süreç; sadık olanlar ile yalancıları, iman davasına sahip çıkacak güçte olanlar ile bu yükü taşımaya elverişli olmayanları birbirinden ayırır. Gerçekten de durum böyle değil midir? Söz konusu iman ve Allah’ın davası olduğunda herkes konuşur, iddialarda bulunur. Ancak kimin bu davayı yüreğinde hissederek yaşadığını, kimin ise sadece lafta kaldığını sınavlar olmadan anlayamayız. Ne zaman ki imtihanlar boy göstermeye başlar; işte o vakit, ateşe atılan maden gibi öz ile cüruf birbirinden ayrılır. Bu süreçte sadece toplum sadıkları tanımaz, aynı zamanda iddia sahipleri de kendi gerçeklikleriyle yüzleşmiş olur. Bundan sonrası bireyin ve toplumun iradesine kalmıştır: Ya bu imtihanlardan gerekli dersleri çıkarıp eksiklerini giderirler ya da yalanda ısrar ederek ahlaki zafiyetlerini inanç problemine ve nifaka dönüştürürler.

Olgunlaştırma ve Hazırlama

“(Hatırlayın!) Hani Rabbi, İbrâhîm’i bazı kelimelerle/olaylarla imtihan etmişti de İbrâhîm imtihanı (başarıyla) tamamlamıştı. (Allah) demişti ki: ‘Seni insanlara imam yapacağım.’ (İbrâhîm) demişti ki: ‘Soyumdan gelenleri de (imam yap).’ (Allah) demişti ki: ‘Benim bu sözüm zalimler için geçerli değildir.’ ”36

Yüce Allah, İbrâhîm’i (as) insanlığa imam kılmak istedi ve onu pek çok ağır imtihandan geçirdi. İlk olarak babasıyla imtihan edildi; babası onun davetine icabet etmemesinin yanı sıra İbrâhîm’i tehdit ederek yanından kovdu. Ardından kavmiyle ve zalim yöneticinin baskısıyla sınandı; hatta onu ateşe atarak yakmaya yeltendiler. Daha sonra eşini ve evladını bitki bitmez, kuş uçmaz kervan geçmez bir vadiye bırakmakla imtihan edildi. Nihayetinde, onlarca yıl bekledikten sonra kavuştuğu evladını kurban etmesi istenerek sınandı. Tüm bu imtihanların gayesi; İbrâhîm’i (as) ruhen olgunlaştırmak, manevi derecesini yükseltmek ve onu tüm insanlığa önderlik edecek bir kapasiteye ulaştırmaktı.

Yüce Allah, Yûsuf’u (as) dinî imamete ve siyasi iktidara hazırlamak için birçok imtihandan geçirdi. İlk olarak kardeşlerinin hasediyle sınandı; öz kardeşleri tarafından kuyuya atılarak ölüme terk edildi. Ardından bir köle olarak satılarak gurbet ve esaretle imtihan edildi. Gençlik çağında Mısır Azizinin hanımı tarafından büyük bir fitneyle karşı karşıya bırakıldı; ancak o, iffetini koruyarak zindana girmeyi tercih etti ve yıllarca sürecek olan yalnızlık sınavına sabretti. Zindanda geçen uzun yılların ardından rüya yorumlama ilmiyle onurlandırıldı ve sabrının mükâfatı olarak Mısır’ın hazinelerinin başına getirildi. Tüm bu imtihanların amacı; Yûsuf’u kuyudan alıp saraya taşımak, onu merhamet ve adaletle yoğurarak tüm insanlığa örnek kılmaktı.

Dinde imamet ve dinî iktidar (temkin) için imtihan vazgeçilmez bir unsurdur. Her bireye ve topluma; maruz kaldığı imtihanlar ve bu imtihanlar karşısında sergilediği duruş oranında imamet ve temkin lütfedilir. İmamet ile imtihan arasındaki bu köklü ilişkiye İmam Şâfiî (rh) şu sözleriyle dikkat çeker:

“İmam Şafiî’ye, ‘Bir adam için bir makama getirilmek mi iyidir, yoksa denenmek mi?’ diye sordular.

Bunun üzerine ‘Denenmedikçe makama getirilmez.’ cevabını verdi. ‘Allahu Teâlâ, azim sahibi peygamberleri denedi. Onlar sabredince onları üstün bir konuma getirdi.’ ”37

Dünyanın en amansız hastalığı, konfor ve rahatlık düşkünlüğüdür. Çoğu insan ve toplum imtihandan kaçar; çünkü bu, her şeyin kontrol altında olduğu modern dünyada imtihan, düzenin bozulması ve huzurun kaçması demektir. Özellikle egemen güçlerin baskı ve tehditleri gibi ağır sınavları kimse istemez. Tam bu noktada devreye giren şeytani bir aldatmaca, “hikmet ve tedbir” söylemidir. İnsanlar, eylemsizliklerini bu kavramlarla maskeleyerek inançlarının getirdiği vicdani rahatsızlığı dindirmeye çalışırlar. Oysa iman ve mücadele iddiasında olup da hiçbir zorlukla karşılaşmamak; akıllı veya tedbirli olunduğunu değil, aksine Allah’ın onlardan bir muradı olmadığını, onları seçmeye ve sevmeye değer görmediğini gösterir.

Enes’ten (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Mükafatın büyüklüğü, belanın (imtihanın) büyüklüğü nispetindedir. Şüphesiz ki Allah, bir topluluğu sevdiği zaman onları imtihan eder. Kim bu imtihana rıza gösterirse Allah da ondan razı olur. Kim de öfkelenip isyan ederse Allah’ın gazabına uğrar.”38

İslam adına mücadele verenler; kadim ümmetlerin bildiği ve Varaka ibni Nevfel’in dilinde yeniden hayat bulan şu hakikati asla unutmamalıdır:

“Evet! Senin getirdiğin gibi bir davayı (hakikati) getirip de düşmanlığa uğramayan hiçbir kimse yoktur.”39

Günahları Döker, Dereceleri Yükseltir

Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Müslim’in başına gelen hiçbir yorgunluk, hiçbir hastalık, hiçbir keder, hiçbir üzüntü, hiçbir eziyet ve hiçbir gam yoktur ki -hatta ayağına batan bir diken bile olsa- Allah bununla onun günahlarını bağışlamış, (hatalarını örtmüş) olmasın.”40

Yine Ebû Hureyre’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Mümin erkek ve mümin kadının canında, malında ve evladında imtihan (belâ) eksik olmaz; tâ ki Allah’ın huzuruna üzerinde hiçbir günah kalmamış (tertemiz) bir şekilde çıkana kadar.”41

Câbir’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet Günü, dünyada imtihanlara maruz kalmış kimselere mükâfatları verilirken; dünyayı afiyet ve konfor içinde geçirenler, ‘Keşke dünyadayken derilerimiz makaslarla lime lime doğransaydı!’ diye arzulayacaklardır.”42

Müminin karşılaştığı her türlü meşakkat, aslında İlahi bir arınma sürecinin parçasıdır. Allah Resûlü’nün (sav) müjdeleriyle sabit olduğu üzere; çekilen en küçük bir yorgunluktan insanı elden ayaktan düşüren en ağır derde kadar her türlü sıkıntı, müminin hatalarına kefaret kılınarak onu manevi kirlerinden arındırır. Bu süreç, kişinin malı, canı ve evladı üzerinden sınanmasıyla devam eder ve nihai hedef; kulun, Allah’ın (cc) huzuruna tertemiz bir sayfayla çıkmasını sağlamaktır. Öyle ki, dünyadayken bu zorluklara sabredenlerin ahirette kavuşacağı muazzam mükâfatları görenler, bu İlahi lütfa mazhar olabilmek için dünyada en ağır bedelleri ödemiş olmayı arzulayacaklardır. Dolayısıyla mümin için musibet bir yıkım değil, insanı adım adım Rabbine yakınlaştıran bir inşa ve terbiye sürecidir.

Bu sebeple dünya imtihanı en ağır olanlar başta peygamberler, sonra da derece bakımından onlara en yakın olanlardır. Zira Allah (cc), onları imtihanlarla arındırarak kendi katına tertemiz ve derecelerini âli kılarak kabul eder.

Fâtıma binti’l Yemân (r.anha) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar içinde imtihanı en şiddetli olanlar peygamberlerdir. Sonra sırasıyla onlara en yakın olanlar (onların izinden gidenler), sonra da onları takip edenlerdir.”43

Selef imamları da insanları Allah yolunda çektikleri sıkıntılar ve başlarına gelen imtihanlarla değerlendirir, onlara imtihanlarına göre kıymet verirlerdi:

“İçlerinde Suheyl ibni Amr, Ebû Sufyân ibni Harb ve Kureyş’in yaşlı zevatı olduğu hâlde sahabiler Ömer’in (ra) kapısına geldiler. Kendilerini Ömer’in kapıcısı karşıladı ve Suheyl, Bilâl, Ammâr gibi Bedir Savaşı’na katılmış olan sahabilerin öncelikle girmelerine müsaade etti. Sonra da, ‘Allah’a yemin ederim ki Ömer Bedir Savaşı’na iştirak etti. Bu sebeple o savaşa katılanları çok sevmektedir.’ dedi.

Bunun üzerine Ebû Sufyân, ‘Ben bugünkü gibi bir hadiseye hiç rastlamadım. Kapıcı, bu kölelere müsaade ediyor da biz asillere bakmıyor bile!’ dedi.

Suheyl ibni Amr da şöyle dedi: ‘Arkadaşlar! Yüzlerinizde öfke alametleri görüyorum. Eğer kızıyorsanız kendinize kızın. Onlar İslam’a çağrıldılar. Siz de onlarla birlikte İslam’ı kabule çağrıldınız. Ama onlar İslam’ı derhal kabul ettiler, siz ise ağırdan aldınız, geç kaldınız. Allah’a yemin ederim din uğruna sizden önce yaptıklarıyla elde ettikleri fazilet, sizin bu kapıda övünmekte olduğunuz şeref ve faziletten çok daha üstündür. Onlar bu faziletleriyle sizlerden çok ilerdeler. Siz katiyen onların derecelerine ulaşamazsınız. Şimdi bu savaşa bakın ve ona mutlaka katılın. Belki Allah, sizleri de cihad ecri veya şehitlikle mükâfatlandırır.’ ”44

İnsanın Kibrini Kırar, Kul Olduğunu Hatırlatır

İşler yolunda gittiğinde insanoğlu azgınlaşmaya meyleder; zira her başarıyı kendi dehasının bir sonucu zanneder. Kendisine lütfedilen imkânların, kendi liyakati ve çabası sebebiyle verildiğini düşünerek büyük bir yanılgıya düşer. Bu sahte yeterlilik hissi insanı şımartır ve müstağni kılar; neticede kul, Rabbini unutarak âdeta O’na muhtaç değilmiş gibi duasız, yakarışsız ve İlahi huzura yönelmeden yaşamaya başlar. Müminlerin düşman karşısında yer yer yenilgiyle imtihan edilmeleri, bazen refahla bazen yoklukla sınanmaları; insana aslını, acziyetini, Rabbine olan ihtiyacını hatırlatmak, onu öz nefsinin şerrinden korumak içindir.45

İmtihan Ceza mıdır Yoksa İlahi Yardım mı?

İnsanın başına gelen bir imtihanın İlahi bir ceza mı, yoksa günahları döküp dereceyi yükselten bir rahmet mi olduğunu anlamasının yolu, imtihan ânındaki hâline bakmasından geçer. Şayet yaşanan zorluk, kulu Rabbine yöneltiyor; tevbeye, istiğfara ve duaya sevk ederek kalpte bir acziyet ve muhtaçlık bilinci uyandırıyorsa o imtihan İlahi bir yardımdır. Ne denli sarsıcı ve acı olursa olsun, hastaya şifa veren ilaç gibi kul için bir rahmet vesilesidir. Aksine imtihan, insanı Allah’tan (cc) uzaklaştırıyor, O’nu kullara şikâyet etmeye ve başka günahlara sürüklüyorsa; yani kul o imtihanda İlahi yardımdan mahrum kalmışsa, bu durum ancak İlahi bir cezanın alametidir.

İmtihana Uğrayan Birey ve Toplum Ne Yapmalıdır?46

İmtihana uğrayan birey ve toplumlar, İlahi bir hikmete binaen bu sınanma yasasına tabi tutulurlar. Kimileri bu süreçten güçlenmiş, arınmış ve Allah’ın muradını gerçekleştirmiş olarak çıkarken; kimileri de zayıflayarak, yenilerek kaybedenlerden olur. İmtihan sünnetinde kazananlar safında yer alabilmek için kuşanılması gereken itikadi, ahlaki ve ameli temel sorumluluklar şunlardır:

Allah’a ait olduğunu ve tekrar ona döneceğini bilmek

“Andolsun ki sizleri biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve meyvelerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele! Onlar ki başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Şüphesiz ki biz Allah’a aitiz/Allah’tan geldik ve hiç şüphesiz yine O’na döneceğiz.’ derler. Rabblerinden bir övgü/destek ve rahmet onların üzerinedir. Ve yine onlar hidayete erenlerin ta kendileridir.”47

Ummu Seleme Annemiz’den (r.anha) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Başına bir musibet gelen ve ‘Biz Allah’a aitiz ve nihayet O’na döneceğiz. Allah’ım, uğradığım musibette bana ecir ver ve bana ondan daha hayırlısını halef kıl (yerine ver).’ diyen hiçbir kul yoktur ki Allah ona musibetinin karşılığında kat kat ecir vermiş ve ona ondan daha hayırlısını nasip etmiş olmasın.”48

İnanarak söylenen istircâ (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn) zikri, insana başlangıç ile nihayet arasında şaşmaz bir istikamet kazandırır. Nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilen kul, yolunu şaşırmaz; hayatın fırtınaları ne kadar zorlu olursa olsun yönünü kaybetmez. Bilir ki kendisi Allah’a (cc) aittir; O’nun mülküdür ve mutlak güç sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Üstelik hiçbir gerçek malik, mülküne zarar verecek bir iş yapmaz; aksine onu ıslah etmek, geliştirmek ve kıymetini arttırmak ister. Kul bu ince sırra vâkıf olduğunda musibetin içindeki İlahi hikmeti fark eder. Kadere çaresizlikle değil, gönül rızasıyla teslim olur. Kul Rabbinden razı olunca, Rabbinin de ondan razı olacağı ebedî bir saadet kapısı aralanır.49

Allah Resûlü (sav) bir yakınını kaybettiğinde şöyle derdi:

“Alan da Allah’tır, veren de Allah’tır. O’nun katında her şey belirlenmiş (muayyen) bir ecelle takdir edilmiştir.”50

Kulun kendisi, ailesi ve sahip olduğu her şey, hakikatte Allah’ın mülküdür. O (cc), tüm bunları kula geçici birer emanet olarak bırakmıştır; dolayısıyla geri aldığında, ödünç verdiği malını geri isteyen bir mülk sahibi gibidir. Üstelik insanın dünyalık varlığı, öncesi ve sonrası yoklukla kuşatılmış kısa bir faydalanma süresinden ibarettir. Kaldı ki kul, o malı ne yoktan var etmiştir ne de var olduktan sonra onu afetlerden koruyup devam ettirebilir. Dolayısıyla insanın, emanet olarak elinde tuttuğu bu dünya metası üzerinde ne hakiki bir gücü ne de gerçek bir sahipliği vardır.

İslam inancı insana hayat, ölüm, varlık ve yokluk karşısında sarsılmayan asil bir duruş kazandırır. Bu asaletin kaynağı, Allah’a (cc) kulluk etmek, O’na teslim olmak ve çıkış ile varış noktasını bilmenin getirdiği kalp huzurudur. Mümin bilir ki her şey Allah’tandır; O (cc), kullarına asla zulmetmez ve onlara bir anneden daha merhametlidir.

Aynı zamanda bu inanç, insana gerçekçi bir bakış açısı sunar. Hayat ile ölümün, varlık ile yokluğun, zenginlik ile fakirliğin, izzet ile zilletin… iç içe olduğu bu düzende imtihanlar insandan bir şeyleri alıp götürse de kulluk sorumluluğu son bulmaz; her şart ve durumda devam eden bir yaşam ve yaşanacak yeni kulluk mevsimleri vardır. Bu şuur, müminin yasını, hüznünü, kaybını, yenilgisini… asaletle yaşamasını sağlar.51

Allah’ın (cc) insan üzerinde sayısız nimeti olduğunu bilmek

“Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız onu kuşatıp kapsayamazsınız. Şüphesiz ki Allah, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.”52

İnsanın hayatında tek bir musibet varsa buna mukabil sayısız nimet vardır. En dertli insanın hayatında dahi nimet ve musibet dengesi gözetildiğinde nimetlerin her zaman daha fazla olduğu açık bir hakikattir. Hâl böyleyken kulun; Allah’a (cc) hamdetmek ve elindeki sayısız nimetle huzur bulmak yerine sayılı birkaç imtihan sebebiyle sürekli üzülüp kendisini kahretmesi, ne kulluk bilincine ne de akıllıca bir tavra yakışmaz.

Kader inancına sahip olmak

“Yeryüzünde veya nefislerinizde meydana gelen her musibet, onu yaratmadan önce mutlaka bir Kitap’ta yazılıdır. Şüphesiz ki bu, Allah’a kolaydır. (Her şeyin Levh-i Mahfûz’da yazılı olması) elinizden kaçana üzülmemeniz, size verilenle de şımarmamanız içindir. Allah, kibirli ve böbürlenen kimseleri sevmez.”53

“Yani; eşya henüz meydana gelmeden önce ezelî ilmimizin onu kuşattığını, (Levh-i Mahfûz’da) önceden yazdığımızı ve kâinatı daha var olmadan önce takdir ettiğimizi size bildirdik ki başınıza gelen bir musibetin sizi ıskalamasının imkânsız olduğunu, sizi ıskalayan bir şeyin de başınıza gelmesinin imkânsız olduğunu bilesiniz. O hâlde elinizden çıkıp gidene yerinip kahrolmayın, çünkü bir şey takdir edilmişse o mutlaka vukû bulur. Allah’ın (cc) size lütfettiği nimetlerle insanlara karşı övünüp kibirlenmeyin, zira bu nimetler sizin kendi çabanızın yahut döktüğünüz alın terinin (mutlak) bir sonucu değildir. Aksine onlar, ancak Allah’ın sizin için çizdiği kaderi ve taksim ettiği rızkıdır. O hâlde Allah’ın nimetlerini, insanlara karşı caka satıp büyüklük taslayacağınız birer azgınlık, şımarıklık ve gurur vesilesi yapmayın.”54

Abdullah ibni Amr ibni’l Âs’tan (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Allah, gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce mahlukatın kaderlerini yazmıştır. O sırada O’nun Arş’ı su üzerinde idi.”55

Bu kâinatta tek bir yaprak dahi plansız, kadersiz ve İlahi iradeden bağımsız kıpırdamaz. En küçük bir yaprağa bile bir kader tayin eden sonsuz irade, yeryüzünü hizmetine sunduğu eşref-i mahlûkat olan insanı elbette plansız, kadersiz ve başıboş bırakacak değildir. Bu sarsılmaz hakikatin farkında olan mümin, başına gelen her şeyin kendisi henüz yaratılmadan elli bin yıl önce Levh-i Mahfûz’da takdir edildiğini hatırlar. Kul, yürürlükteki bu İlahi kanunla ve kaderle çekişmek yerine mutlak iradeye tam bir teslimiyetle boyun eğmeyi ve ömrünü O’nun rızasına uygun şekilde yaşamayı tercih eder.

Allah’ın (cc) isim ve sıfatlarını kuşanmak

İmtihan, bütünüyle kul ile Allah (cc) arasındaki çok özel ve mahrem bir meseledir. İmtihanı gönderen Allah (cc); her şeyin en iyisini bilen, her hükmünde mutlak hikmet sahibi olan ve kullarına öz annelerinden daha merhametli olandır. O, kullarını kendilerinden bile daha iyi tanır; kul ile kalbi (düşünceleri) arasına girecek kadar ve ona şah damarından daha yakın olandır. Dolayısıyla kul için neyin hayır, neyin şer, neyin yararlı ya da zararlı olduğunu ondan çok daha iyi bilir.

Şayet dünyanın bu mihnetleri ve musibetleri olmasaydı insanda kibir, ucûb (kendini beğenme), Firavunlaşma ve kalp katılığı gibi hem dünyada hem ahirette helakine sebep olacak ölümcül manevi hastalıklar baş gösterirdi. Rahmet edenlerin en büyüğü, en fazla rahmet edeni olan Allah’ın rahmetindendir ki O, kulunu zaman zaman bu musibet ilaçlarıyla yoklar. Böylece bu imtihanlar, kulu söz konusu hastalıklardan koruyan birer kalkan, kulluğunun sıhhatini muhafaza eden birer vesile ve içindeki helak edici, kötü tortuları dışarı atan birer arındırıcıya dönüşür.

Dünyada imtihana uğramayan hiç kimse olmadığını düşünmek

İnsan, yaşadığı dertlerin acısını başkalarının da benzer sıkıntılar çektiğini görerek hafifletmelidir. Bilmelidir ki her evde bir hüzün, her insanda bir imtihan vardır. Şöyle bir çevresine baksın; dünyayı köşe bucak arasa bile ya sevdiğini kaybetmiş ya da istemediği bir derde yakalanmış kişilerden başkasını bulamaz. Dünyanın neşesi, uykuda görülen bir rüya ya da gelip geçici bir gölge gibidir; azıcık güldürürse çokça ağlatır, bir gün sevindirirse bir ömür boyu üzer. Bir evi neşeyle doldurmaya görsün, hemen ardından orayı gözyaşına boğar. Tattırdığı her mutluluğun ardında, mutlaka kederli bir gün saklar.

İmtihanla elde edilen ecir ve Allah’a (cc) yakınlığın, imtihanda kaybedilenden çok daha fazla olduğunu fehmetmek

Ebû Mûsâ El-Eş’arî’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Bir kulun çocuğu vefat ettiğinde Allah (cc) meleklerine, ‘Kulumun çocuğunun canını mı aldınız, onun ciğer paresini mi kopardınız?’ diye sorar. Meleklerin, ‘Evet.’ cevabı üzerine Allah (cc), ‘Peki, kulum bu durum karşısında ne dedi?’ buyurur. Melekler ise ‘Sana hamdetti ve ‘Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve her halükârda O’na döneceğiz.’ diyerek teslimiyet gösterdi.’ şeklinde karşılık verirler. Bunun üzerine Allah (cc) meleklerine, ‘Öyleyse kulum için cennette bir köşk inşa edin ve adına da ‘Hamd Evi’ deyin.’ buyurur.”56

Kul, sabredip ecrini Allah’tan beklemenin (ihtisab) vereceği huzur ve sevincin, kaybettiği dünyalık nimetten kat kat daha fazla olduğunu bilmelidir. Kula, Rabbine hamdedip teslim olduğu için cennette kendisi adına inşa edilecek “Hamd Evi” müjdesi kâfidir. Şimdi durup bakmalıdır: Hangi kayıp daha büyüktür? Dünyadaki geçici bir nimeti kaybetmek mi, yoksa ebedî cennetteki Hamd Evi’ni kaçırmak mı?

Bir ümmet imtihan ediliyorsa, elbette bu süreçte bazı dünyevi kayıplar yaşayacaktır. Ancak bu imtihan sayesinde sadık olanlar ile yalancıların birbirinden ayrılması, İslam ümmetinin yüklerinden arınması ve Allah’ın muradını gerçekleştirecek liyakati kazanması çok büyük birer kazançtır. Nihayetinde elde edilen bu manevi kazanımlar ile uğruna feda edilen dünyevi kayıplar kıyaslandığında, yaşanan imtihanın aslında bütünüyle bir kazanç olduğu açıkça anlaşılacaktır.

Allah’ın iradesi karşısında çaresiz olduğunu bilmek ve zorunlu sabırdan ziyade gönül rızasıyla sabrederek ecrini almak

İnsan dert karşısında ne kadar feryat ederse etsin, elinden bir şey gelmediğini anlayınca ister istemez çaresizce boyun eğer. Ancak çaresizlikten doğan bu zorunlu sabır, gönüllü bir teslimiyet barındırmadığı için insana bir ecir kazandırmaz.

Musibet ânında dövünüp isyan etmek düşmanı sevindirir, dostu üzer, Allah’ı (cc) gazaplandırır, şeytanı mutlu eder ve kul, ecirden mahrum olur. Buna karşılık, sabredip ödülünü Allah’tan (cc) beklemek ise şeytanı kahreder, Rabbini razı eder, dostu sevindirir ve düşmanı üzer. İnsan sabrıyla öyle bir metanete ulaşır ki başkaları ona başsağlığına gelmeden kendisi onları teselli eder.

Unutmamak gerekir ki dövünmek, başa gelen dertleri geri çevirmez; sadece kulu zayıf düşürür ve kederi katmerleştirir. İsyankâr bir tavırla acıyı büyütmek, musibetin yorgunluğuna yorgunluk eklemekten ve onu çekilmez kılmaktan başka bir işe yaramaz.

Dünya ve ahiretin hakikatini idrak etmek

Dünya hayatının ve ahiret yurdunun kendine has, değişmez birer tabiatı vardır. İnsan, imtihanların amansızca câri olduğu bu dünya hayatının hakikatini tam olarak kavrarsa, karşılaştığı zorluklar ve musibetler hafifler, kolaylaşır. Zira dünya hayatı geçicidir; onun doğasında mutlak bir saadet, kusursuz bir emniyet ve kesintisiz bir huzur yoktur. Kâmil manada saadetin, güvenin ve huzurun yaşanacağı yegâne yer, ancak esenlik yurdu olan ahirettir.

Sonuç olarak;

İlahi yasaların en sarsıcı ve kaçınılmaz olanı “bela ve imtihan yasası”dır. Bu yasa, bireyi ve toplumu yok etmek ya da ümitsizliğe düşürmek için değil; aksine onu arındırmak, olgunlaştırmak ve yüceltmek için işler. Hem tarihin akışı hem de toplumların geleceği, bu zorlu sınavlarda gösterdikleri duruşla şekillenir. Gerçek olgunluk; çaresizliğin getirdiği zorunlu bir suskunluğa bürünmek değildir, aksine ilk ândan itibaren “İnnâ lillâh…” diyerek gönüllü bir teslimiyet sergileyebilmektir.

Bizler, birkaç asırdır üst üste yenilgiler alan ve ağır sınavlardan geçen bir ümmetin çocuklarıyız. Yüzyıllardır hakkımızda işleyen o İlahi değişim ve dönüşüm kanunu, bizim için her ânı çetin bir imtihan oldu. Fakat bu durum ümitlerimizi kırmamalı, bizi yılgınlığa sürüklememeli. Zira biz farkında olsak da olmasak da bu süreçte arınıyor, olgunlaşıyor ve İlahi emaneti yeniden omuzlayacak liyakati kazanıyoruz. Tıpkı altının ateşte cürufundan ayrışması gibi biz de ateş misali imtihanların potasında nefsimizin, tarihimizin ve çağımızın kirlerinden temizleniyoruz.

Kim derdi ki yeryüzünde şaşkın şaşkın dolanan ve Tîh Çölü’ne mahkûm edilen o çaresiz topluluktan yeni bir nesil çıkacak, Yûşâ Peygamber’in önderliğinde fetihler yapıp atalarının utancını tarihten silecek? Bugün İslam coğrafyasının Tîh Çölü’ne dönüşmüş toplama kampları, mülteci çadırları, topraklarımızı dikenli teller gibi saran işgalci üsler, tevhid nidası yükselen minarelerin yanı başına dikilen putlar, fahşa ve münkerin kol gezdiği sokaklarımız… Kim bilir, belki de tüm bu ağır imtihanların çarkından asırların utancını sevince dönüştürecek yepyeni bir nesil doğacaktır. Ümitvar olunuz!

1 . bk. 2/Bakara, 155

2 . bk. 3/Âl-i İmrân, 185-186

3 . bk. 21/Enbiyâ, 35

4 . El-Mufredât, s. 145, b-l-y maddesi

5 . Mu’cemu Mekâyîsi’l Luğa, 4/472, f-t-n maddesi

6 . El-Mufredât, s. 623, f-t-n Maddesi

7 . 21/Enbiyâ, 35

8 . Tefsîru’t Taberî, Dâru’t Terbiyeti ve’t Turâs,18/440

9 . 7/A’râf, 168

10 . bk. 27/Neml, 40

11 . Tirmizi, 2464

12 . 2/Bakara, 155

13 . bk. Mehâsinu’t Te’vîl, Dâru’l Kutubi’l İlmiyye, 1/441

14 . bk. Teysîru’l Kerîmi’r Rahmân, Muessesetu’r Risâle, s. 75

15 . 3/Âl-i İmrân, 185-186

16 . bk. 21/Enbiyâ, 35

17 . bk. Fî Zılâl-il Kur’ân, Birleşik Yayınları, 2/586

18 . age., 2/586

19 . bk. Tefhîmu’l Kur’ân, İnsan Yayınları, 1/315

20 . 5/Mâide, 94

21 . Mevsûatu’t Tefsîri’l Me’sûr, 8/96, 23644 No.lu rivayet

22 . “Onlara deniz kıyısındaki (o sahil) kasabasının durumunu da sor. Hani onlar Cumartesi Günü’nde (Avlanma Yasağı’nı çiğneyerek) haddi aşmışlardı. Cumartesi Yasağı’na uyduklarında balıklar her taraftan akın ediyordu. Yasağa uymadıklarında ise gelmiyordu. İşte biz, fasıklıkları nedeniyle onları böyle imtihan ediyorduk.” (7/A’râf, 163)

23 . 2/Bakara, 246

24 . “Nebileri onlara demişti ki: ‘Allah, size komutan olarak Tâlût’u atadı.’ Demişlerdi ki: ‘O bizim başımıza nasıl yönetici olabilir? (Oysa) biz yöneticiliğe ondan daha layığız. Hem o mal konusunda kendisine genişlik verilmiş (bir zengin de) değildir.’ Demişti ki: ‘Şüphesiz, Allah onu sizin için seçti ve onun ilim ve beden gücünü arttırdı. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah, (ihsanı ve lütfu bütün varlığı kuşatacak kadar geniş olan) Vâsi’ ve (her şeyi bilen) Alîm’dir.’ ” (2/Bakara, 247)

25 . “Tâlût, ordusuyla beraber yola koyulunca demişti ki: ‘Şüphesiz ki Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Bir avuç içenler dışında kim de o nehirden tatmazsa şüphesiz ki o bendendir.’ Çok azı hariç o sudan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler onu (nehri) geçince, ‘Bizim bugün Câlût’a ve ordusuna karşı savaşacak bir gücümüz yoktur.’ demişlerdi. Allah ile karşılaşacaklarına (kıyamete) kesin bir bilgiyle iman edenler ise, ‘Nice az topluluk, Allah’ın izniyle çok olan topluluğa galip gelmiştir.’ demişlerdi. Allah, sabredenlerle beraberdir.” (2/Bakara, 249)

26 . 4/Nisâ, 66-68

27 . 8/Enfâl, 28

28 . bk. Teysîru’l Kerîmi’r Rahmân, Muessesetu’r Risâle, s. 319

29 . 63/Munâfikûn, 9

30 . 9/Tevbe, 24

31 . 6/En’âm, 165

32 . bk. Vahyin Rehberliğinde En’âm Suresi Tefsiri, s. 525-526; Ayrıca bk. Tefsîru’l Kurtubî, Dâru’l Kutubi’l Mısriyye, 13/18

33 . 25/Furkân, 20

34 . 3/Âl-i İmrân, 179

35 . 29/Ankebût, 1-3

36 . 2/Bakara, 124

37 . Bedâiu’t Tefsîr, Polen Yayınları, 3/293-294; Ayrıca bk. EI-Ceylu’l Mev’ud bi’n Nasri ve’t Temkîn, Mecdî El-Hilâlî, s. 29

38 . İbni Mace, 4031; Tirmizi, 2396

39 . Buhari, 3-4

40 . Buhari, 5641-5642; Müslim, 2573

41 . Ahmed, 7859; Tirmizi, 2399

42 . Tirmizi, 2402

43 . Ahmed, 27079

44 . El-İstîâb libni Abdilberr, 6/326-327

45 . bk. İğâsetu’l Lehfân, Dâru Atââti’l İlm, 2/936

46 . bk. Tenbîhu’l Ğâfilîn li’s Semerkandî, Dâru İbni Kesîr, 246-265; Zâdu’l Meâd, Dâru Atââti’l İlm, 4/271-282; El-Âdâbu’ş Şer’iyye libni Muflih, Dâru Âlemi’l Kutub, 2/182-200

47 . 2/Bakara, 155-157

48 . Müslim, 918

49 . bk. Fıkhu’l Hadis/Sünnet İlmihali, 3/63

50 . Buhari, 1284

51 . bk. Fıkhu’l Hadis/Sünnet İlmihali, 3/63

52 . 16/Nahl, 18

53 . 57/Hadîd, 22-23

54 . Tefsîru İbni Kesîr, Dâru’l Kutubi’l İlmiyye, 8/59

55 . Müslim, 2653

56 . Tirmizi, 1021

Önerilen makaleler