ÜSTÜNLÜK

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَاُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُواۜ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ

”Ey insanlar! Şüphesiz ki sizleri bir erkek ve dişiden yarattık. Karşılıklı olarak tanışıp kaynaşmanız için sizleri halklara ve kabilelere ayırdık. Gerçek şu ki Allah katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır. Şüphesiz ki Allah, (her şeyi bilen) Alîm ve (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir.”1

Allah’ın (cc) adıyla.

Allah’a (cc) hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Önceki yazılarımızda, insanlığın erkek ve kadın, halklar ve kabileler, renkler ve diller hâlinde yaratılmasının Allah’ın ayetlerinden olduğunu; bu farklılıkların üstünlük sebebi değil; hikmet, tamamlayıcılık ve tanışma vesilesi olduğunu ele almıştık.

Bu ayki yazımızda ise insanlığın bu farklılıkları bir üstünlük ve değer ölçüsüne dönüştürmesinin tarih boyunca nasıl bir sapmaya yol açtığını ele alacağız. Allah’ın (cc) değerli ve üstün kılmadığı şeylere değer yüklemek, insanı yalnızca ahlâkî bir yanlışa değil, zamanla itikadî sapmalara ve haktan uzaklaşmaya götüren ciddi bir bozulmadır.

Değerli ve Üstün Kılan Allah’tır

Tüm âlemin yaratıcısı olan Rabbimiz, yarattıklarından bazısını bazısına üstün kılmıştır. Bu O’nun (cc) hikmetiyle takdiridir, yarattıklarının bu konuda bir seçim ve itiraz hakkı söz konusu değildir.

“Rabbin dilediğini yaratır ve seçip (üstün kılar). Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.”2

Kur’ân-ı Kerim’e baktığımızda Rabbimizin bazı kullarını risalet göreviyle diğer tüm insanlara üstün kıldığını görüyoruz;

“Allah, meleklerden ve insanlardan dilediğini elçi olarak seçer. Şüphesiz ki Allah, (işiten ve dualara icabet eden) Semî’ ve (her şeyi gören) Basîr’dir.”3

“(Allah) buyurdu ki: ‘Ey Mûsâ! Sana verdiğim risaletim ve seninle konuşmamla seni insanlara üstün/seçkin kıldım. Sana verdiğime kuvvetle yapış ve şükredenlerden ol.’ ”4

“Bunlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği Âdem’in zürriyetinden peygamberler, Nûh’la beraber (gemide) taşıdıklarımız, İbrâhîm ve İsrâîl’in soyundan olanlar ve seçip hidayet ettiklerimizdir. Onlara, Er-Rahmân’ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlardı.”5

Bazı ailelerin tüm ailelere üstün kılındığını da görmekteyiz;

“Şüphesiz ki Allah; Âdem’i, Nûh’u, İbrâhîm ailesini ve İmrân ailesini âlemlerin içinden seçmiştir/üstün kılmıştır.”6

Bazı ümmetlerin diğer ümmetler üzerine üstün kılındığını da görmekteyiz;

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar ve Allah’a iman edersiniz. Şayet Ehl-i Kitap iman etmiş olsaydı onlar için daha hayırlı olurdu. Onlardan müminler olmakla birlikte çoğunluğu fasıktır.”7

“Andolsun ki İsrâîloğullarına Kitab’ı, hükmü ve nübüvveti verdik. Onları temiz şeylerle rızıklandırdık ve onları âlemlere üstün kıldık.”8

Bu konuda Kur’ân-ı Kerim’de gördüğümüz ilk itiraz, şeytanın itirazıdır;

“Andolsun ki sizleri yarattık, sonra size şekil verdik, daha sonra meleklere, ‘Âdem’e secde edin.’ dedik. İblis dışında hepsi secde etti. O, secde edenlerden olmadı. (Allah) buyurdu ki: ‘Sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?’ Dedi ki: ‘Ben ondan daha hayırlıyım. (Çünkü) beni ateşten, onu topraktan yarattın.’ (Allah) buyurdu ki: ‘(Hemen) oradan in! Ne haddine ki orada büyüklenesin! (Hemen) çık! (Çünkü) sen alçaklardansın.’ ”9

Şeytanın itirazına baktığımızda, yazımızın temel noktası olan ırkçılık ve haksız üstünlük iddiasını görmekteyiz. Dikkat edilirse şeytan, kendisini ateşten yaratanın Allah (cc) olduğunu açık bir şekilde ifade etmektedir. Yani sözde üstün olduğunu iddia ettiği şey, kendi çabasıyla elde etmiş olduğu bir şey değildir. Buna rağmen kendisinin daha üstün olduğunu iddia ederek Allah’ın (cc) emrine karşı isyan etmiştir. Rabbimiz onun bu tutumunu ‘kibir’ olarak adlandırmış ve yaratılmış bir varlık olarak haddini aşmasından dolayı onu alçaltılmışların en aşağısı kılmıştır.

Şeytanın bu sapkınlığı, vahyin davetine muhatap olan müşriklerde de tezâhür etmiştir. Müşrikler de kendilerini Allah’a (cc) davet eden elçilerin soyunu ve ırkını beğenmemiş, bundan dolayı davete icabet etmemişlerdir:

“ ‘Kur’ân, aramızdan ona mı indi?’ (Hayır, öyle değil!) İşin aslı onlar, benim Kitabım’dan şüphe içindelerdir. Daha doğrusu ise, henüz azabımı tatmamışlardır.”10

“Onlara bir ayet/mucize geldiği zaman, ‘Bize, Allah’ın resûllerine verilenin bir benzeri verilmeden iman etmeyeceğiz.’ derler. Allah, risaleti kime vereceğini en iyi bilendir. Kurdukları tuzaklardan ötürü suçlu günahkârlara Allah katında zillet/alçaklık ve çetin bir azap isabet edecektir.”11

Resûlullah’ın (sav) davetine muhatap olan müşrikler, Resûlullah’ın (sav) toplum içindeki konumunu ve soyunu küçük görmüş; Mekke ve Taif beldesinden, sözde daha üstün ve soylu bir aileden resûl gelmesi gerektiğini iddia etmişlerdi.

“Dediler ki: ‘Bu Kur’ân’ın, iki beldenin büyüklerinden birine inmesi gerekmez miydi?’ ”12

Mekkeli müşrikler, risaleti Resûlullah’a (sav) yakıştıramadıkları gibi ona tabi olanları da bu davaya layık görmemişlerdi.

“ ‘Allah aramızdan bu (fakir ve köle) olanları mı lütfuna layık gördü?’ desinler diye biz onları birbiriyle imtihan ettik. Şükredenleri en iyi bilen Allah değil midir?”13

Konuya dair daha hususi bir örnek olarak Ebu Cehil zikredilebilir. Başta kendisi olmak üzere Mekke aristokratları, Resûlullah’ın (sav) ahlakından emindi. İçten içe onun risaletinin hak olduğunu ve onun bir resûl olduğunu da itiraf ediyorlardı. Ancak soy üstünlüğü anlayışı nedeniyle Resûlullah’a (sav) tabi olmamışlardı.

“Resûlullah (sav), Ebu Cehil ile karşılaştı ve onunla tokalaştı. Bunun üzerine bir adam Ebu Cehil’e şöyle dedi:

‘Sen bu Sâbiî ile mi tokalaşıyorsun!’

Ebu Cehil şöyle cevap verdi:

‘Allah’a yemin ederim ki ben onun gerçekten peygamber olduğunu biliyorum. Fakat biz ne zamandan beri Abdümenâfoğullarına tâbi olduk?’ ”14

Bu durum sadece Mekkeli müşriklerde gördüğümüz bir durum değildir. Yahudiler de Resûlullah’ın (sav) resûl olduğunu biliyor, kendi çocuklarını tanıdıkları gibi Resûlullah’ı (sav) tanıyorlardı. Ancak Resûlullah’ın (sav) İsmâîloğullarından, yani Araplardan gelmesini tıpkı şeytan gibi kibirle karşılamış ve iman etmemişlerdi.

Yahudiler, Resûlullah’ın (sav) geldiği dönemde bir peygamber geleceğine inanıyor ve bu peygamber ile Araplara üstünlük kuracaklarını iddia ediyorlardı. Ensar’dan ilk iman eden sahabiler şöyle anlatır: “Biz sürekli Yahudilerden bir resûl geleceğini ve o resûl geldiğinde ‘sizi Âd ve İrem kavimlerinin öldürüldüğü gibi öldüreceğiz’ dediklerini işitiyorduk. Resûlullah’ı (sav) gördüğümüzde beklenen resûlün O (sav) olduğunu anladık ve Allah’ın (cc) rahmetiyle iman ettik. Yahudiler ise kâfir oldular.”15 Onların bu durumu hakkında Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“Allah katından onlara, yanlarındaki (Tevrât’ı) doğrulayıcı Kitap geldiği zaman -oysa daha önceleri kâfirlere karşı (bu kitapla) zafer kazanmayı umuyorlardı- işte bildikleri o şey kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Allah’ın laneti kâfirlerin üzerine olsun.”16

Bu durum, Resûlullah’ın (sav) vefatından sonra ortaya çıkan yalancı peygamberlerle yapılan Ridde savaşlarında da görülmektedir. Ridde olaylarında insanlardan bazısı, yalancı olduğunu bildikleri hâlde sırf kendi kabile ve soylarından gelmesinden dolayı yalancı peygamberlere tâbi olmuş, Resûlullah’ın (sav) risaletine karşı kâfir olmuşlardır.

Talha en-Nemirî babasından şöyle aktarır:

“Yemâme’ye geldim ve ‘Müseylime nerede?’ diye sordum. Oradakiler bana, ‘Sus! Resûlullah’ın adını böyle açıkça söyleme!’ dediler. Ben de ‘Hayır, onu görene kadar böyle söylemeye devam edeceğim.’ dedim. Daha sonra onun yanına girdim ve ‘Sen Müseylime misin?’ diye sordum. O da ‘Evet.’ dedi. Bunun üzerine, ‘Sana kim geliyor?’ dedim. ‘Rahmân geliyor.’ dedi. Ben de ‘Aydınlıkta mı geliyor, karanlıkta mı?’ diye sordum. O, ‘Karanlıkta.’ dedi. Bunun üzerine şöyle dedim: ‘Şahitlik ederim ki sen yalancısın ve Muhammed doğrudur. Fakat Rebîa’nın yalancısı, Mudar’ın17 doğrusundan bize daha sevimlidir.’ ”18

Verilen örnekler ve burada zikredemeyeceğimiz daha nice örnekten görüyoruz ki tarih boyunca insanların kendi soylarının, ırklarının ve kabilelerinin üstün ve değerli olduğu iddiası ve beklentisi, haktan sapma ve dalaletle sonuçlanmıştır.

Şeriat, bizlere neyin değerli ve üstün olduğunu bildirir. Bununla birlikte bu değerlere karşı sorumluluklarımızı öğretir ve sınırlarını belirler. Tarih boyunca insanların müşrikleşme sürecine baktığımızda temel olarak Allah’ın (cc) değerli ve üstün kılmadığı birtakım varlıkların ve kavramların insanları şirke götürdüğünü görüyoruz. İnsanlar, birtakım isimlere/varlıklara/kavramlara sahip olmadıkları değerler atfetmiş ve bu değerler üzerine birtakım sorumluluklar yükleyerek müşrik olmuştur.

“Dikkat edin! Halis olan din Allah’ındır. O’nun dışında veliler edinenler, ‘Bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye bunlara ibadet ediyoruz.’ (derler.) Allah, ihtilaf ettikleri konularda aralarında hükmedecektir. Şüphesiz ki Allah, yalancı ve kâfir olan kimseye hidayet etmez.”19

“Allah’ı bırakıp, kendilerine hiçbir zarar ve fayda vermeyecek şeylere ibadet ediyor ve ‘Bunlar, bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir.’ diyorlar. De ki: ‘(Allah bu varlıklara ibadeti meşru kılmamış ve bunlara şefaat yetkisi vermemiştir. Buna rağmen böyle iddia ederek) Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?’ O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir.”20

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun.’ denildiğinde, ‘(Hayır,) bilakis biz, babalarımızı üzerine bulduğumuz (ve alıştığımız âdetlerimize) uyarız.’ derler. Babaları hiçbir şey akletmemiş ve doğru yolu bulamamış olsalar bile mi (onların yoluna uyacaklar)?”21

“(Lat, Menat, Uzza gibi isimler) sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği isimlerdir. Onlar, yalnızca zanna ve nefislerinin arzusuna uyarlar. Oysa andolsun ki onlara, Rabblerinden hidayet gelmiştir.”22

Sonuç olarak zikrettiğimiz ayetlerde açıkça görülmektedir ki insanlar; Allah’ın (cc) seçmediği, hakkında hiçbir delil indirmediği, değerli ve üstün kılmadığı bazı varlıklara birtakım değerler atfetmiş ve bu değerler üzerine de bazı sorumluluklar yükleyerek Allah’a (cc) şirk koşmuşlardır. Bu kimi zaman birtakım putlar olmuş, bazen bazı kavramlar olmuş, bazen de Allah (cc) katında değerli olan varlıklara karşı sınırı aşmak suretiyle gerçekleşmiştir. Kimi zaman da atalara bağlılık ve soy üstünlüğü, yani ırkçılık şeklinde ortaya çıkmıştır.

Devam edecek, inşallah.

1 . 49/Hucurât, 13

2 . 28/Kasas, 68

3 . 22/Hac, 75

4 . 7/A’râf, 144

5 . 19/Meryem, 58

6 . 3/Âl-i İmrân, 33

7 . 3/Âl-i İmrân, 110

8 . 45/Câsiye, 16

9 . 7/A’râf, 11-13

10 . 38/Sâd, 8

11 . 6/En’âm, 124

12 . 43/Zuhruf, 31

13 . 6/En’âm, 53

14 . Tefsiru İbn Kesir, 3/224

15 . Taberi, Câmiu’l-Beyân, 2/237; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/486; Zehebi, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ; Sîre, 1/98

16 . 2/Bakara, 89

17 . Kureyş kabilesi, Arapların Mudar koluna mensuptur.

18 . El-Bidâye ve’n-Nihâye, 7/37; Târîhu’t-Taberî, 3/286

19 . 39/Zumer, 3

20 . 10/Yûnus, 18

21 . 2/Bakara, 170

22 . 53/Necm, 23

Önerilen makaleler