Hamd Allah’a, salât ve selam Resûl’üne olsun.
Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra Medine İslam Devleti hem davet çalışmalarına hem de Arap Yarımadası’nı güvenli bir hâle getirme politikasına hız verdi. Bu kapsamda, birçok ihanetle karşılaştığı Yahudilerin son kalıntılarını Hayber’in Fethi’yle bertaraf etmiş oldu. Hayber’den sonra Mekke’nin Fethi’ne kadar birçok hadise yaşandı. Bu yazımızda kısa kısa o hadiseleri anlatıp bazı derslere temas etmeye çalışacağız.
Ca’fer (ra) ve Eş’arîlerin Gelişi
İmam Buhârî’nin rivayet ettiğine göre Ebû Mûsâ El-Eş’arî (ra) şöyle anlatır:
“Bazı kimseler bize -yani gemi ile hicret edenlere-, ‘Biz sizden önce hicret ettik.’ diyorlardı. Bizimle birlikte gelenlerden biri olan Umeys binti Esmâ, Nebi’nin (sav) hanımı (Ömer’in ise kızı) Hafsa’nın yanına, onu ziyaret etmek için girdi. Esmâ da Habeşistan’a hicret edenlerdendi. Esmâ, Hafsa’nın yanında bulunduğu sırada, Ömer içeri girdi. Esmâ’yı görünce, ‘Bu kadın kim?’ diye sordu.
Hafsa, ‘Bu, Umeys’in kızı Esmâ’dır.’ dedi. Ömer, ‘Şu Habeşli mi? Şu deniz yoluyla (hicret eden) mi?’ diye sorunca Esmâ, ‘Evet.’ dedi.
Bunun üzerine Ömer, ‘Biz sizden önce hicret ettik. Bu sebeple, biz Allah Resûlü’ne sizden daha yakınız.’ dedi.
Esmâ (buna kızarak) şöyle dedi: ‘Hayır! Vallahi, böyle değil! Siz, Allah Resûlü’nün yanında idiniz. Aç olanlarınıza o yemek veriyor, cahillerinize o öğüt veriyordu. Biz ise Allah ve Resûl’ü uğruna uzak bir diyarda, Habeşistan’da; insanların buğzettiği bir memleketteydik. Vallahi, senin söylediklerini Allah Resûlü’ne bildirmedikçe hiçbir şey yemeyeceğim, hiçbir şey içmeyeceğim! Orada bize eziyet ediliyordu, biz korkutuluyorduk. Ben bunu mutlaka Allah Resûlü’ne söyleyecek ve kendisine soracağım. Vallahi ne yalan söyleyeceğim ne gerçeği çarpıtacağım ne de söylediğine fazladan bir şey ekleyeceğim.’
Nebi (sav) gelince, Esmâ şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Ömer şöyle şöyle söyledi.’ Allah Resûlü (sav), ‘Peki, sen ona ne cevap verdin?’ diye sordu.
Esmâ, ‘Ben de ona şöyle şöyle söyledim.’ dedi.
Allah Resûlü (sav) şöyle buyurdu: ‘O, bana sizden daha yakın değildir. Onun ve arkadaşlarının bir hicreti vardır. Sizin ise -ey gemi ehli- iki hicretiniz vardır.’
Esmâ şöyle dedi: ‘Vallahi, Ebû Mûsâ’nın ve gemide bulunan arkadaşlarının tek tek gelip bu hadisi benden sorduklarını gördüm. Allah Resûlü’nün (sav) onlar hakkında söylediği bu sözden, dünyada kendilerini daha fazla sevindirecek ve gönüllerinde daha büyük yer edecek hiçbir şey yoktu. Vallahi, Ebû Mûsâ’nın bu hadisi benden tekrar tekrar anlatmamı istediğini bilirim.’ ”[1]
Bu müjde, Habeşistan muhâcirlerini son derece sevindirmiştir.
Resûlullah (sav), onların gelişine son derece sevindi ve ganimetten pay verdi.
Câbir’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:
“Allah Resûlü (sav) Hayber’den döndüğünde, Ca’fer de (ra) Habeşistan’dan gelmişti. Allah Resûlü (sav) onu karşıladı, alnından öptü ve şöyle buyurdu, ‘Vallahi, hangisine daha çok sevineceğimi bilemiyorum, Hayber’in fethine mi, yoksa Ca’fer’in gelişine mi!’ ”[2]
Habeşistan’a hicret eden sahabiler, uzun süre vatanlarından uzak kalmış, Resûlullah’tan ayrı düşmenin hasretini yaşamışlardı. Üstelik zamanla bulundukları toplumun ilgisi azalmış, yalnızlıkları daha da derinleşmişti. Tam böyle bir dönemde Allah (cc), Yemen’den gelen müminlerle onların yalnızlığına derman oldu. Hem de Peygamberimizin övgüsüne mazhar olmuş bir toplulukla:
“Size Yemenliler geldiler. Onlar, insanlar arasında gönülleri en ince olanlar ve kalpleri en yumuşak olanlardır. İman Yemen’dedir, hikmet de Yemen’dendir. Kibir ve kendini beğenme, böbürlenme deve sahiplerindedir. Tevazu ise küçükbaş hayvanlarla ilgilenenlerdedir.”[3]
İşin bir de Ebû Mûsâ El-Eş’arî ve arkadaşlarına bakan tarafı vardı. Onlar aslında çok ulvi bir hedefle yola çıkmışlardı. Hicret edecekler ve Medine İslam Devleti’nde müminlerle beraber olacaklardı. Ancak Allah (cc) bunu dilemedi. Kâinattaki ordularına emretti ve müminler kendilerini bir ânda ilk hicret yurdunda, gönülleri hasret ile dolu olan kardeşlerinin yanında buldular.
Bu da bize şunu öğretir: Bir amel için hazırlık yapar, onu çok faziletli görür ve adım atarız. Ama dilediği zaman onu gerçekleştirecek olan Rabbimizdir (cc). Ve O, bizim için ne dilerse muhakkak hayır vardır. Kula düşen, O’nun takdirine güvenmektir.
Her insan hırslı ve başkaları ile yarışmaya uygun bir tabiatta yaratılmıştır. Fıtratımızda var olan birçok özellik gibi bu da kişinin yönlendirmesiyle hayra veya şerre kanalize olur. Sahabenin bu kıssadaki hâli buna en güzel örneklerdendir. Onlar hem amel yapmak için mücadele ediyorlardı hem de kardeşlerini geçmeye çalışıyorlardı.
Bugün de müminler hayırda yarışmalı, fakat yaptığı amellerle kesin bir şekilde övünmekten sakınmalıdır. Çünkü amelin kabul edilip edilmediği bilinmez. Bu da kişiyi hem çalışkan hem de mütevazı kılar. Sahabe ile bizim aramızdaki fark budur. Allah (cc), onlardan razı olduğunu daha onlar hayatta iken haber vermiştir.
Son olarak, övgünün büyüklüğü amelin boyutuyla orantılıdır. Müminler için Peygamberimizden (sav), memleketinden uzakta yıllarını geçirmek; İslami olmayan bir toplumda kendini ve ailesini muhafaza edebilmek büyük bir fedakârlıktır. Hâliyle iki hicret sevabı gibi bir övgüye ancak bu şekilde kavuşulabilir.
Safiyye Annemizle (r.anha) Evlilik
Enes’ten (ra) şöyle rivayet edilmiştir:
“Hayberi savaşarak aldık. Sonra esirler, bir araya toplandı. Bu esnada Dihye gelerek, ‘Ey Allah’ın elçisi! Esirlerden bana bir cariye ver!’ dedi. Nebi de (sav), ‘Git ve birini seç.’ buyurdu. Dihye, Safiyye bintu Huyey’i aldı. Bunun üzerine biri, Allah Resûlü’ne gelip, ‘Ey Allah’ın elçisi, Dihye’ye Kurayza ve Nadir kabilelerinin hanım efendisi Safiyye binti Huyey’i verdin. Muhakkak ki, bu kadın ancak sana yakışır.’ dedi.
Nebi (sav), ‘Kadınla birlikte Dihye’yi çağırın.’ buyurdu.
Allah Resûlü, Safiyye’yi görünce Dihye’ye, ‘Esirlerden bunun dışında bir cariye al.’ dedi. Nebi (sav) Safiyye’yi azat edip onunla evlendi.”[4]
Ebû Hureyre’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:
“Allah Resûlü (sav) Safiyye ile evlendiğinde/gerdeğe girdiğinde Ebû Eyyûb El-Ensârî, o gece Allah Resûlü’nün kapısında nöbet tuttu. Sabah olunca Allah Resûlü’nü görünce tekbir getirdi. Elinde kılıç vardı.
Dedi ki, ‘Ey Allah’ın Resûlü! O (Safiyye), yeni evlenmiş bir cariyeydi. Ben onun babasını, kardeşini ve kocasını öldürmüştüm. Sana karşı bir şey yapmasından korktum.’ Allah Resûlü (sav) bu söz üzerine gülümsedi ve ona, ‘Allah hayırla mükafatlandırsın seni.’ dedi.”[5]
“Resûlullah (sav), ona karşı son derece ikramkâr davrandı. Safiyye (r.anha) deveye binmek istediğinde Resûlullah (sav) gelir, dizini koyar ve binmesine yardımcı olurdu. O da ayağını Resûlullah’ın (sav) dizinin üzerine koymaktan kaçınır, dizini onun dizinin üzerine koyarak deveye binerdi.”[6]
“Safiyye’nin (r.anha) nakline göre Âişe ve Hafsa (r.anhuma), ‘Biz Resûlullah (sav) nezdinde Safiyye’den daha kıymetliyiz. Zira biz hem onun eşleri hem de amcasının kızlarıyız.’ demişlerdi. Resûlullah (sav) onun yanına girince o, durumu Resûlullah’a (sav) arz etmişti.
Bunun üzerine Resûlullah (sav) ona, ‘ ‘Sizler nasıl benden daha hayırlı olabilirsiniz ki? Benim eşim Muhammed, babam Hârûn, amcam da Mûsâ’dır.’ diyemedin mi?’ buyurdu.”[7]
Peygamber (sav) hayatında birçok evlilik gerçekleştirmiştir. Safiyye Annemiz, Ehl-i Kitap olup daha sonra İslam’ı seçen ve bunun üzerine Peygamberimizin evlendiği iki kişiden biridir. Bu evlilik, bir yönüyle kalpleri onaran ve bir kavim ile hısımlık ilişkisi kurulmasına vesile olan bir adımdı. Kavmi yenilmiş ve esir düşmüş bir kadını azat etmek, ardından onun bir peygamberle evlenmesini sağlamak, kalplerdeki olumsuz duyguları tersine çevirecek güçtedir. Nitekim Safiyye Annemiz de bu nimetin farkına varmış ve buna göre bir hayat yaşamıştır.
Safiyye Annemiz İslam’ı daha sonraları kabul etmiş ve içinde bulunduğu topluluk da sürekli olarak Peygamberimize (sav) düşmanlık yapmıştı. Fakat hidayet kalplerde yer ettiğinde kişi, “Ben geç kaldım, kardeşlerim benden önce birçok salih amel işlediler.” diyerek ümitsizliğe düşmemelidir. Amelleri bereketlendirecek olan Allah’tır (cc). Hayatının o ânına kadar bir Yahudi olarak yaşayan, Peygamberimize düşman bir topluluk içinde bulunan bir kadın, bir ânda Peygamberimizin ev ahalisine dâhil olma şerefine nail olabilir.
Allah Resûlü’nün (sav) Safiyye Annemize (r.anha) muamelesi, kadın erkek ilişkileri açısından güzel bir misaldir. Çünkü Nebimiz hayatın her alanında bizim için en güzel örnektir. Kişinin yetiştiği aile, yaşadığı toplum, aldığı eğitim onun anlayışını, ahlakını ve kavramlara yüklediği manaları şekillendirir. Bir kadının erkekten beklentisi, kavvâm olması, yani onu idare etmesi ve korumasıdır. Fakat erkek bunları yaparken kaba olmak zorunda değildir. Kibar bir şekilde davranarak, kadınların yaradılışlarını da hesaba katarak muamele etmesi gerekir. Birilerinin bunu kılıbıklık olarak adlandırması ya da kınaması bir şeyi değiştirmez. Günümüzde erkeği kadınlaştıracak derecede aşırı romantik hâle getirmek de kadına kaba davranmayı hakiki erkeklik olarak pazarlamak da İslam’ın sınırlarıyla uyumlu değildir. Ne mutlu ki önümüzde her yönüyle örnek alacağımız bir Peygamber vardır.
Son olarak, Ebû Eyyûb El-Ensârî’nin gece, çadırı koruması, sahabenin sadece tevekkül etmediğini, aynı zamanda gerekli tedbirleri de aldığını gösterir. Bu da İslam’ın denge dini oluşunu ortaya koyar. Mümin, “Allah korur.” diyerek tedbiri terk etmez, “Ben korurum.” diyerek de Allah’ı (cc) unutmaz.
Peygamberimize Suikast Girişimi
Ebû Hureyre (ra) anlatıyor:
“Hayber fethedildiğinde Resûlullah’a (sav) içi zehirli bir koyun hediye edilmişti. Resûlullah (sav), ashâbına, ‘Hayber’de ne kadar Yahudi varsa onları bana toplayın.’ buyurdu. Ashâb da onları toplayıp getirdi.
Resûlullah (sav), ‘Size bir şey soracağım, bana doğru cevap verecek misiniz?’ buyurdu.
Yahudiler, ‘Evet, ey Ebu’l Kâsım.’ dediler.
Resûlullah (sav), ‘Sizin (ulu) babanız kimdir?’ diye sordu.
Onlar, ‘Falandır.’ dediler.
Resûlullah (sav), ‘Yalan söylediniz, (büyük) babanız falandır.’ dedi.
Yahudiler, ‘Doğru söyledin.’ dediler.
Resûlullah (sav), ‘Size bir şey daha soracağım, bana doğrusunu söyler misiniz?’ diye sordu.
Onlar, ‘Evet, ey Ebu’l Kâsım. Hem biz yalan söylesek bile, bizim yalanımızı -babamız hakkında bildiğin gibi- bilirsin.’ dediler.
Resûlullah (sav), ‘Cehennemlik olanlar kimlerdir?’ diye sordu.
Yahudiler, ‘Biz az bir zaman cehennemde kalacağız, sonra orada siz bize halef olacaksınız.’ diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Resûlullah (sav), ‘Orada hor ve hakir olarak kalın. Vallahi, cehennemde size asla halef olmayacağız.’ buyurdu. Sonra da onlara, ‘Şimdi size bir şey soracağım, bana doğru cevap verecek misiniz?’ diye sordu.
Yahudiler, ‘Evet, ey Ebu’l Kâsım.’ dediler.
Resûlullah (sav), ‘Şu koyuna zehir koydunuz mu?’ diye sordu.
Yahudiler, ‘Evet, koyduk.’ dediler.
Resûlullah (sav), ‘Buna sizi sevk eden şey nedir?’ diye sordu.
Yahudiler, ‘Eğer sen yalancı biri isen (koyunu yer, ölürsün), biz de senden kurtuluruz. Eğer bir peygamber isen bu sana zarar vermez, diye düşündük.’ dediler.”[8]
“Allah Resulü (sav) ve Bişr ibni Berâ’ o etten yemişlerdi ve bu etten dolayı ikisi de ağır şekilde hastalandılar. Daha sonra Bişr vefat etti. Bişr’in ölümünün ardından Allah Resûlü (sav) Yahudi kadını çağırtarak ona şöyle dedi, ‘Yazıklar olsun sana! Bize ne yedirdin?’
Kadın, ‘Sana zehir yedirdim. Eğer gerçekten bir peygambersen, bu sana zarar vermez ve Allah senin hakkında hükmünü gerçekleştirir. Ama eğer peygamber değilsen, o zaman insanları senden kurtarmış olurum.’ Bunun üzerine Allah Resûlü (sav) kadının çarmıha gerilmesini emretti.
Allah Resûlü (sav) başlangıçta, bu etten yiyen sahabilerden kimse ölmediği için kadını cezalandırmadı. Fakat Bişr ibni Berâ’ vefat edince, kadının öldürülmesini emretti.”[9]
Yahudilerin hain bir millet olması ve düşmanlıklarının her daim devam edeceğini göstermesi açısından önemli bir örnek de Peygamberimize (sav) yönelik bu suikast girişimidir. Hayber fethedildiğinde, her şeye rağmen Peygamberimiz onlara merhametle muamele etmişti. Hepsi köleleştirilebilir ya da öldürülebilirdi, ancak onlar belli bir anlaşmayla topraklarında kalmışlardı. Bundan çok kısa bir süre sonra ise bu anlaşmayı tamamen ortadan kaldırabilecek bir girişimde bulundular.
Günümüz için de benzer bir durumdan söz edilebilir. Onlar sözleşmelerine uymaz ve her seferinde bir kaos ve karışıklık çıkmasını isterler. Bugün içimizde onların gizli hâllerini bize gösterecek bir nebi yoktur. Ancak elimizde, onlara dair her türlü bilginin bulunduğu bir Kitap ve Peygamberimizin (sav) siretiyle şekillenmiş ayrıntılı bir tarih vardır. Müminin görevi; ders almak, vahyin nurundan faydalanmak ve buna göre hareket etmektir.
Duamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamddir.
[1] Buhari, 4230-4231; Müslim, 2502
[2] El-Mustedrek ale’s Sahihayn, 4941
[3] Buhari, 4388
[4] Buhari, 371; Müslim, 1365
[5] El-Mustedrek ale’s Sahîhayn, 6787
[6] bk. Meğâzi’l Vâkidî, 2/675
[7] bk. Buhari, 3169
[8] Buhari, 3169
[9] Es-Sunenu’l Kubrâ li’l Beyhakî, Dâru’l Kutubi’l İlmiyye, 16012-16013




İlk Yorumu Sen Yap