Büyüyorum, büyümenin çığlıklarını içimde hissediyorum. Nereye gidiyorum? Bu son nereye? Tam “İçimdeki anlamı buldum.” derken şimdi kalbimi eskiye dönme korkusu kaplıyor. Korkuyorum… İçimdeki kalabalıklarda boğuluyorum.
Eğer siz de sürekli kendi içinizde konuşuyorsanız, bilin ki büyümüşsünüzdür.
Büyümenin verdiği tatlı ama bir o kadar da korkutucu bir his vardır. Hiç yürürken kendinle konuştun mu?
Kalabalıkların arasında bir sessizliğe gömülüp, sadece içindeki sesi dinledin mi?
Ben çok dinledim.
Hatta o kadar çok ki, bazen içimdeki sesin ben mi, yoksa başka biri mi olduğunu karıştırdım. Sürekli konuşuyordum kendimle; değerlendiriyor, sorguluyor, hatırlıyor, geçmişe gidiyor ama bir türlü geri dönemiyordum.
Kim yaraladı beni?
Kim duygularımı hiçe saydı?
Kim çocukluğumu benden aldı?
Bu sorular yıllardır zihnimde dönüp durdu. Bazen cevabını bildiğimi sandım bazen kimseyi suçlayamayacak kadar yoruldum. Hani psikologlar insanların çocukluğuna iner ya, gerçek midir bilmem ama şimdi neden öyle yaptıklarını anlıyorum.
Çünkü tüm travmalar, unutulmayan acılar, unutulmayan hisler, kırılmalar, korkular…
Hepsi çocukluktan kalan izler.
Düşünüyorum da arabaya binmekten korkmamın sebebi de bu değil miydi?
Bir gün bir psikolog arkadaşıma bu durumu sordum. “Çocukken arabalarla ilgili bir şey yaşadın mı?” diye sordu.
Bilmiyorum dedim, hatırlamıyorum.
Ama biraz düşününce…
Bir ışık yandı.
Belki de trafik kazasında kaybettiğim babamdı beni arabalardan bu kadar ürküten.
Belki de o acıydı beni bu kadar korkutan, karşıdan karşıya geçerken bile tedirgin eden şey…
Belki de korkum, kaybın kokusunu taşıyordu.
Ne çok şey biriktirmişiz, ne çok şey yaşamışız.
Hepsi çocukluktan kalan izler.
Ve bende kalan başka bir iz daha…
Sizin de var mı bilmiyorum ama, benim var.
Bir “kırmızı elma” anım var mesela.
Arkadaşımın yediği elmanın bir parçası sıramın üstüne düşmüştü de hızlıca kapıp ağzıma atmıştım. O gün içten içe utanmış, eve gelip durumu ablama anlatmıştım. Ablam, bunu kimseye anlatmayacaktı…
Annem nasıl duydu bilmiyorum ama okuldan eve döndüğümde bana, “Arka odaya bak bakalım, orada ne var?” demişti. (O, eski, neredeyse yıkılacak olan odaya.) Odaya girdiğimde gözlerime inanamadım, her yer kırmızı elmalarla doluydu. Mis kokulu kırmızı elmalar…
Sanki rüyadaydım. Elmaları afiyetle yemiş, o ânı düşünerek utanmıştım. Çocukluk işte…
Sizin de var mı böyle çocukluğunuzdan kalma anılar?
Bir kokuyla, bir sesle, bir renk ya da bir kelimeyle sizi yıllar öncesine götüren şeyler…
Kırmızı elmalar bana hâlâ o günü hatırlatır. Bir de çikolatalı pasta var tabii.
Çocukken bana hem mutluluk hem de umut olan şey, “Cennette her şeyin en güzeli varmış.” bilgisini öğrenmiş olmamdı. “Bunun çikolatalı pastayla ne ilgisi var?” diyeceksiniz. Haklısınız ama şunu sormadan edemeyeceğim:
Hiç çikolatalı pasta için yaşamaktan vazgeçip cennete gitmeyi hayal ettin mi? Eğer hayal etmediysen güzel bir çocukluk geçirmişsin demektir. Tabii zamanla anladım ki Rabbim hiçbir duyguyu boşa yaratmıyor.
Her acı, her korku, her eksiklik…
Bir eğitimin, bir terbiyenin parçası.
Unutmak, sandığımız kadar gerekli değil belki de.
Çünkü bazı şeyleri unutmak, seni sen yapan hikâyeyi silmek demek.
İçimdeki çığlık bazen hâlâ yankılanıyor.
Ama artık ondan korkmuyorum.
Çünkü biliyorum, o çığlık bana ait.
Beni, bana anlatan bir ses.
Beni geçmişime, kaybettiklerime, kırılan taraflarıma götüren bir rehber.
Ve ben her seferinde o sesi dinledikçe biraz daha yaklaşıyorum. Eğer senin de içinde susturamadığın bir çığlık varsa, onunla savaşma.
Sadece dinle.
Belki senin de hikâyeni o anlatıyordur.
Ve belki, bir gün sen de fark edeceksin.
Rabbim o çığlığı, senin bulman için koymuş içine. Demem o ki:
Eğer unutamadığın bir şeyler varsa onları bir köşeye bırak…



