Allah’ın adıyla
Allah’a hamd, Resûlü’ne salat ve selam olsun.
Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu
Yeni yazı serimizde ilahi sünnetler konusuna giriş yapmış ve şöyle demiştik: Yerlerin ve göklerin mülkü/egemenliği Allah’a (cc) aittir. O (cc) kâinata ve içindekilere belli yasalarla hükmeder. Bu yasalara Kur’ân ‘sünnetullah’ der. Şayet bu yasalar kâinat işlerini düzenleyen fizik, kimya vb. yasalar ise, bunlara ‘tabiat yasaları’ denir. Tarihin akışını belirleyen insana ve topluma dair yasalara ise toplumsal/içtimai yasa denir. İnsan hayatına yön veren yasalara ise şer’i yasalar denir. İçtimai/Toplumsal yasalar; tarihin akışı, toplumların yükseliş ve çöküşleri, hak ile batıl arasındaki mücadelenin seyri bu yasalar çerçevesinde cereyan eder.
Bu yazımızda, Kur’ân’ın açıkça işaret ettiği toplumsal yasaların en önemlilerinden birini, “tedavül yasası”nı ele alacağız. Çaba bizden, başarı Allah’tandır (cc).
Tedavül Yasası Nedir?
“d-v-l” kökünden türeyen tedavül, Arapça bir kelimedir. Kelimenin kök anlamı, iki temel asla dayanır. Birincisi; bir şeyin bir mekândan başka bir mekâna dönüşmesi/intikal etmesi (değişim) anlamını taşır. İkincisi; zayıflık ve gevşeklik anlamını taşır… Dilciler şöyle der: “İndâle’l-kavm” ifadesi, bir topluluk bir yerden başka bir yere taşındığında/göç ettiğinde kullanılır. “Tedâvüle’l-kavmü’ş-şey’e” (insanların bir şeyi aralarında elden ele geçirmesi/tedavül etmesi) tabiri de bu babdandır; yani o şeyin birinden diğerine geçmesi demektir. “Devlet” ve “Dûlet” kelimeleri aynı anlamda iki farklı lehçedir. “Dûlet” mal ve servet için, “Devlet” ise savaş ve zafer için kullanılır. Bunlara bu isimlerin verilme sebebi, konunun kıyasına (mantığına) uygundur; çünkü bunlar insanlar arasında el değiştiren, birinden diğerine, ondan da ötekine geçen durumlardır.[1]
Tedavül; galibiyetin, izzetin, iktidar ve hâkimiyetin ümmetler ile toplumlar arasında döngüsel bir çizgide el değiştirmesidir. Bu sünnetullah uyarınca, dünyada hiçbir güç, hiçbir servet ve hiçbir makam tek bir elde ebediyen sabit kalmaz. Tıpkı mevsimlerin birbirini izlemesi veya gece ile gündüzün devretmesi gibi; zenginlik fakirlikle, güç zayıflıkla, mustazaflık temkinle yer değiştirir.
Kur’ân’da Tedavül Yasası
‘‘Şüphesiz ki sizden önce (Allah’ın iyi ve kötü toplumlara uyguladığı değişmez) yasaları geçti (yaşandı ve bitti). Yeryüzünde gezip dolaşın ve yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın… Gevşemeyin, üzülmeyin! Şayet müminseniz üstün olan sizlersiniz. Şayet size bir yara dokunduysa hiç şüphesiz (düşman) topluluğuna da yara dokundu. (Mutlak ve daimi galip Allah’tır. İnsanlara gelince) biz bu günleri insanlar arasında döndürür dururuz. Allah, iman edenleri açığa çıkarmak ve sizden şahitler/şehitler edinmek (için böyle yapar). Allah, zalimleri sevmez.”[2]
Ayetin Genel Mesajı
Uhud Gazvesi’nin ardından nazil olan ve bu sarsıcı imtihanı tahlil eden ayeti kerimeler, İslam ümmetinin yaşadığı yenilginin tesadüfi bir hadise olmadığını beyan eder. Aksine bu durum, tüm toplumlar için geçerli olan ilahi yasaların, yani sünnetullahın İslam ümmeti üzerinde de tecelli ettiğini gösterir. Bu hakikat, Kur’ânî bir ıstılahla “tedavül sünneti” olarak isimlendirilir. Yüce Allah’ın değişmez bir içtimai yasası olan tedavül; mutlak ve daimi galibiyetin yalnızca O’na (cc) mahsus olduğunu, beşerî düzlemde ise ümmetlerin bazen galip bazen mağlup olacağını bizlere haber verir. Nitekim Bedir’de muazzam bir zafer kazanan İslam ümmeti, Uhud’da hikmet-i ilahi gereği mağlubiyeti tadarak tedavül sünnetini bilfiil tecrübe etmiştir.
Yüce Allah, tedavül sünnetine işaret eden ayet-i kerimede; “Biz bu günleri insanlar arasında döndürür dururuz.” buyurarak, bu döngünün muhatabını açıkça “insanlar” olarak belirlemiştir. Buradaki “insanlar” ifadesi, sünnetullahın evrenselliğini ilan eder. Galibiyet, izzet, güç veya yenilgi; ne sadece Müslimlere ne de sadece gayrimüslimlere hasredilmiştir. Allah’ın (cc) bu yasası, rengine, diline veya inancına bakmaksızın tüm beşeriyet için işler. Eğer bir toplum, zaferin gerektirdiği esbaba sarılır ve ilahi yasaların icaplarını yerine getirirse, Allah (cc) o günleri onların lehine döndürür. Bu durum, İslam ümmeti için de bir istisna değildir; zira sünnetullah karşısında herkes eşittir.
Tedavül yasası, işleyiş ve düzen bakımından kevni yasalara benzer. Öyle ki mevsimlerin değişmesi, gece ve gündüzün birbirini izlemesi, derinlemesine düşünenler için bu ilahi kuralı her an hatırlatan açık bir işarettir. Nasıl ki karanlık gece yerini aydınlık sabaha, dondurucu kış ise yerini taze bir bahara bırakıyorsa; toplumların hayatında da hiçbir durum sonsuza dek sürmez. Tedavül yasası insana; ne rahatlığın ne de zorluğun kalıcı olmadığını, hayatın ilahi bir ölçüyle sürekli bir durumdan diğerine dönüşerek aktığını hatırlatır.
Tedavül Yasası’nı Fıkhetmenin Faydaları
Tedavül yasasını anlamanın birtakım faydaları, bu yasadan gafil olmanınsa bazı zararları vardır.
Vakıanın Kısıtlayıcı Şartlarından Sıyrılıp Ümitvar Olmak
Bu yasayı doğru kavramak, itikadi ve menheci azık olan ümit peyda eder. Zira ümitsizlik, kulluk ve mücadele yolunu yürümeyi imkansız hale getiren bir yol afeti, kalp hastalığıdır. Tedavül sünneti bize öğretir ki; batılın ve zulmün bugünkü mutlak görünen egemenliği, selin üzerindeki geçici bir “köpük” misalidir ve vakti geldiğinde yerini hak olana terk etmeye mahkûmdur. Bu şuurla kuşanan bir mümin, yaşadığı dönemin karanlığına bakıp yol yılgını haline gelmekten kurtulur. Ümitsizliğin uyuşturucu etkisine teslim olmak yerine, nöbetin el değiştirmesi için gerekli olan imani, ahlaki ve maddi sebeplere sarılır.
Bir diğer mesele batıla verilen imkan ve mühletin mümini yanıltmaması, hakkın kalıcı, batılın ise köpük misali geçici olduğu bilincini korumaktır.
“Gökten su indirdi. Vadiler kendi miktarınca sel oldu. Sel de suyun üstüne vuran köpüğü yüklendi. Bir ziynet ya da faydalanılacak eşya yapmak için üzerine ateş yakıp erittiklerinde de böyle bir köpük oluşur. Allah, hak ile batıla böyle örnek verir işte. (Batıl) köpük (misali) atılır gider. İnsanlara yarar sağlayacak olan (hak) ise yeryüzünde kalır. İşte Allah, örnekleri böyle verir.”[3]
Gökten inen suyun vadilerde gürül gürül akması ve madenlerin ateşle işlenmesi örneklerinde görüldüğü üzere; hayat akıp giderken kaçınılmaz olarak bir köpük üretir. Ancak bu köpük, suyun veya erimiş madenin üzerinde ne kadar kabarırsa kabarsın, değersiz bir tortu olarak kenara atılmaya mahkumdur. Tedavülün asıl gayesi; geçici olanın gürültüsünü, göz boyayan şaşaasını dindirmek, insanlığa fayda sağlayacak olan aslı/hakkı yeryüzünde ikame etmektir. Bu ilahi yasaya göre, sadece gürültü çıkaran ve hacim kaplayan değil; kökleşen, değer üreten ve kalıcı fayda sunan unsurlar varlık sahnesinde tutunabilir. Dolayısıyla tarihsel döngü, köpüğün/batılın savrulup gitmesi ve aslın/hakkın merkezde kalması üzerine kurulu muazzam bir tasfiye mekanizmasıdır.
Ümitsizlik, çoğu zaman bakış açımızın sadece suyun üzerindeki o göz boyayan köpüğe takılıp kalmasından kaynaklanır. Oysa tedavül sünneti ve Ra’d Suresi’ndeki bu misal, bize geçici olanın baskın görünse bile aslında mahkumiyetini içinde taşıdığını müjdeler. Şöyle ki; sel başladığında köpük, suyun gerçek hacminden daha büyük görünür ve en üstte olduğu için tüm dikkatleri üzerine çeker. Batılın veya şerrin dönem dönem hayatın her alanını kaplaması, onun güçlü olduğunu değil, sadece tasfiye sürecinde olduğunu gösterir. Ümitsizliğe düşmek, köpüğün geçiciliğini unutup onu suyun kendisi sanmaktır. Oysa sünnetullah gereği, köpük kabarır ama asla kök salamaz. Buna mukabil hak, zaman zaman selin gürültüsü ve köpüğün şaşaası sebebiyle altta gizlense de asıl, kalıcı ve faydalı olandır. Gizlense de kaybolmaz, alttan usul usul akmaya ve varlığını sürdürmeye devam eder. Kimi zaman bir hanifin vicdanında, kimi zaman bir münzevinin tefekküründe, kimi zaman zindanlardan yükselen iniltide… ama mutlaka yaşamaya ve var olmaya devam eder… Şartlar olgunlaştığında, yani tedavül sünneti işleyip faydasız olanı elediğinde gün yüzüne çıkar. Bu yüzden içinde bulunduğumuz şartlardan ve halihazırdaki sonuçlardan ziyade, hakkın yanında yer tutmak ve mutlaka onun üstün olacağına inanmak gerekir.
Örnek olsun; İslam’ın nuzûlünden önceki o karanlık on asır, köpüğün yeryüzünü tamamen kapladığı, hakkın ise derinlerde, adeta garip bir cevher gibi gizlendiği bir dönemdi. O günün insanı için batıl; yıkılmaz bir dağ, ebedi bir karanlık gibi görünüyordu. Ancak Tedavül Sünneti sessizce işledi ve Allah Resûlü’nün (sav) gelişiyle batılın tasfiye ve elenme süreci başladı. O gün yeryüzünü sarsan şirkin gürültüsü, zulmün debdebesi ve cehaletin kibri bugün sadece tozlu raflarda birer ibret vesikasıdır; kimse o dönemleri özlemle anmaz, kimse o karanlıktan bir medeniyet devşirmez. Buna mukabil o günün demodesi ve marjinali sayılan hak, bugün tüm aydınlığıyla insanlığın ufkunu aydınlatmaya devam ediyor. Çünkü batıl, ne kadar hükümran görünürse görünsün, doğası gereği yok olup gitmeye mahkumdur. Bugünün dünyasındaki köpükler de -ne kadar yüksek ve gürültülü olurlarsa olsunlar- aynı ilahi yasa gereği elenip gideceklerdir.
Galibiyetin El Değiştirme Nedenlerini ve Hikmetlerini Vahyin Rehberliğinde Sorgulamak
Tedavül sünneti, gelişigüzel işleyen tesadüfi bir mekanizma değildir. Yüce Allah’ın galibiyeti bir ümmetten alıp bir başka ümmete vermesinin, derin hikmetleri ve sarsılmaz gerekçeleri vardır. Bu ilahi yasanın şuuruna ermiş basiret sahibi bir mümin, aldığı yenilgi karşısında elbette üzülür ve bunun yasını tutar; ancak bu kederi asla ruhu karartan bir melankoliye ve kişilik haline dönüştürmez. O, “Biz neyi kaybettik de tedavül sünneti aleyhimize işlemeye başladı?” sorusunu sorarak vahyi kendine ayna kılar ve derin bir muhasebe sürecine girer.
Böyle bir mümin için yenilgi, aslında büyük bir ıslah fırsatıdır. O, bu süreci itikadi sapmaları düzeltmek, ahlaki zaafları gidermek ve siyasi dağınıklığı toparlamak için bir imkân olarak görür. Zira bilinmelidir ki; toplumlar kendi iç dünyalarını ve amellerini değiştirmedikçe, Allah da (cc) onlar hakkındaki hükmünü (tedavül yasasının yönünü) değiştirmeyecektir.[4] Yenilgiyi bir arınma ve yeniden inşa sürecine dönüştürenler, tedavülün döngüsünü yeniden izzete doğru çevirmeye aday olanlardır.
Tedavül yasasına işaret eden ayetler Uhud yenilgisi bağlamında nazil olur. Allah (cc) tedavül sünnetinin aleyhte işlemesine neden olan sebepleri tüm açıklığıyla ele alır. Bir örnek olan Uhud yenilgisi aynı zamanda yenilen her ümmete, yenilgi karşısında nasıl tavır takınmaları gerektiğini gösterir.
“Andolsun ki ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz. (Savaş meydanına) bakıp dururken onu gördünüz işte! (Niçin savaş meydanına atılmıyor da kaçıyorsunuz?)… Andolsun ki Allah, size verdiği sözde doğru söyledi. Hani (Allah’ın) izniyle onların kökünü kurutuyordunuz. Çok istediğiniz (zaferi) size gösterdikten sonra bozguna uğradınız, verilen emir hakkında çekiştiniz ve isyan ettiniz. İçinizden kimi dünyayı kimi de ahireti istiyordu. Sonra (Allah) sizi denemek için onlardan çevirdi (yenilmeye başladınız). (Buna rağmen) sizi bağışladı. Allah, müminlere karşı lütuf ve ihsan sahibi olandır… İki ordunun karşılaştığı gün, sizden (savaşı bırakıp) kaçanlar (var ya!) şeytan onların ayaklarını, kazandıkları bazı (günahlar) sebebiyle kaydırmak istedi. Andolsun ki Allah, onları affetti. Hiç şüphesiz ki Allah, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kulların hak ettikleri cezayı erteleyen) Halîm’dir.”[5]
Tedavül sünnetinin en sarsıcı derslerini barındıran Uhud tahlili, müminlere yalnızca yenilginin sebeplerini göstermekle kalmaz; aynı zamanda bu sarsıntıdan nasıl bir diriliş çıkarılacağının yol haritasını da çizer. Ayet-i kerimeler; Allah Resûlü’nün (sav) emrine itaati bırakıp çekişmeye düşenleri, şehadeti arzularken ölümün soğuk yüzüyle karşılaşınca tereddüt gösterenleri, dünya sevgisi ahiret arzusuna baskın gelenleri ve geçmişte işledikleri günahlar sebebiyle şeytanın vesveselerine açık hale gelenleri açıkça ihtar eder.
Ancak Kur’ân’ın o engin ve kuşatıcı üslubu, sahabe toplumunu bu sert gerçeklerle baş başa bırakmaz; ayetlerin arasına serpiştirilen ilahi mağfiret müjdeleriyle, yapılan muhasebenin bir yol yılgınlığına veya ye’se dönüşmesini engeller. Bu noktada en dikkat çekici husus, Uhud yenilgisini tahlil eden ve tedavül yasasına vurgu yapan ayetlerin; “Gevşemeyin, üzülmeyin! Şayet müminseniz üstün olan sizlersiniz.”[6] hitabıyla başlamasıdır. Bu ilahi üslup, müminin şahsiyetini koruma altına alarak muhasebenin gayesinin “yıkılmak” değil “ıslah olmak” olduğunu öğretir. Tedavül sünnetini bu zaviyeden okumak, günümüzde sıkça karşılaştığımız bir probleme de ışık tutar. O problem de şudur:
Tedavül yasasını idrak edemeyenlerin düştüğü en büyük hata, içine düştükleri zilletin asıl sebebini kendi eksikliklerinde aramak yerine, hakkın ve insanlığın düşmanı olan zihniyette aramalarıdır. Bu zihnî savrulma yaşayanlar; “Biz ilahi yasaların hangi şartını ihlal ettik de bu hale düştük?” diye sormak yerine, “Onlarda ne var da bu kadar güçlüler?” sorusunun peşine takılırlar. Bu yanlış sorgulama süreci, zamanla kişinin kendi değerlerini ve dinini hafife almasına, neticede ise batılın safına iltica etmesine yol açar. Günümüzde şahit olduğumuz ve “tersinden ihtida” olarak adlandırabileceğimiz pek çok savrulmanın temelinde, bu ilahi yasayı kavrayamamanın getirdiği şuur kaybı yatmaktadır.
Tedavül sünnetini idrak edememekten kaynaklanan hatalı sorular, bir süre sonra zihni bulandıran saptırıcı sorgulamalara dönüşmekte; mağlup olanlar, kurtuluşun reçetesini galip medeniyetlerin sunduğu zehirli araştırmalarda aramaktadır. Yenilgi zamanlarında hangi soruların sorulacağını gayet iyi bilen galip medeniyetin akademik tetikçileri, bu sorgulama evresindeki zihinlere “hazır paket” cevaplar sunarlar. Bu sinsi kurguya göre Müslimlerin geri kalmışlık sebebi olarak İslam dini, çağın gerisinde kaldığı iddia edilen fıkıh nizamı ve inancın temelini oluşturan tevhid, velâ-berâ, cihad ve şehadet gibi izzet kavramları hedef gösterilir. “Din terakkiye manidir.” nakaratıyla servis edilen bu anlayış, Müslimlerin kendi değerlerinden sıyrılıp galip olanın kavramlarını kölece kabul etmelerini yegâne çözüm yolu olarak sunar.
Bu tutum, zamanla kişinin kendi dinine karşı yabancılaşmasına, nefret beslemesine ve nihayetinde karşı safa geçerek kendi mukaddesatına kurşun sıkmasına kadar varan bir bedbahtlığa yol açar. Oysa hakikat ayan beyan ortadadır: Şayet bugün yaşanan zilletin yegâne sebebi İslam ise, aynı inançla asırlarca dünyaya adaletle hükmeden Müslimler bu muazzam medeniyeti nasıl inşa ettiler? Eğer din, gelişmenin önünde mutlak bir engelse, bugün Hristiyanlık iddiasındaki Batı dünyası nasıl dünyaya hükmetmektedir? Bu çelişki göstermektedir ki mesele dinin kendisi değil, tedavül sünneti gereği nöbetin el değiştirmesine zemin hazırlayan toplumsal ve ahlaki yasaların (sünnetullahın) ihmal edilmesidir. Müminlere düşen, galibin dayattığı aşağılık kompleksine teslim olmak değil, “Biz neyi kaybettik de bu hale düştük?” sorusunu bir öz eleştiri bilinciyle sorarak yeniden vahiyle dirilmek; vahyin ışığında başlattıkları sorgulamayı kapsamlı bir ıslah faaliyetine dönüştürmektir.
Güç Neden El Değiştirir
Tedavül sünneti yalnızca sebeplerin bir araya gelmesiyle oluşan bir süreç değil; ardında derin hikmetler bulunan, Yüce Allah’ın el-Hakim isminin bir tecellisidir. Tedavül sünnetine işaret eden ayetler, bu sünnetin ardındaki hikmetlere de ışık tutar.[7] Böylece güç ve iktidarın el değiştirmesinin nedenlerini anlarız:
Tedavül Yasası Bir Tasfiye Sürecidir[8]
“…biz bu günleri insanlar arasında döndürür dururuz. Allah, iman edenleri açığa çıkarmak ve sizden şahitler/şehitler edinmek (için böyle yapar)…”[9]
Tedavül sünneti, ruhların özünü ve kalplerin gerçek rengini ortaya çıkaran ilahi bir ölçüdür. Hayatın rahatlık ve sıkıntı arasında devretmesi; iç dünyamızdaki saflığı, sabrı ve Allah’a (cc) olan bağlılığımızı ölçen sarsılmaz bir terazidir. Zafer ve yenilgi günlerinin toplumlar arasında el değiştirmesi, safların netleşmesini sağlayarak mümin ile münafığı birbirinden ayırır. Kimin kalbinde ahiret sevgisi, kimin gönlünde dünya sevgisi olduğu; kimin kalbinde sabır, kiminkinde telaş olduğu, tedavül sünneti işlerken açığa çıkar.
Yüce Allah kalplerde saklı olanı kuşkusuz bilir; ancak bu toplumsal döngülerle gizli duyguları somut birer amele dönüştürür ki, hesap ve ceza insanın bizzat kendi fiillerine dayansın. Yüce Allah bu döngüyü aynı zamanda İslam toplumunun kendi içinde bir arınma yaşaması için takdir eder. Müminler, tedâfü sünneti gereği batılla mücadele ederken kimlerin gerçek yol arkadaşı olacağını, zorluk anında kimlerin sebat edip kimlerin sarsıldığını bu sayede görürler. Topluma imamlık ve rehberlik edenler, safların netleştiği bu imtihan süreçlerinde dava yükünü omuzlayacak sadık kadroları tanıma imkânı bulurlar. Böylece toplumsal yapı içindeki zayıf halkalar ve hasta kalpliler ayıklanır; geriye inancı amele dönüşmüş, gerçek dava adamları ve yol arkadaşları kalır.
Tedavül, Safların Ayrışması ve Şehitlerin Seçilmesidir
“…sizden şahitler/şehitler edinmek (için böyle yapar). Allah, zalimleri sevmez.”[10]
“Abdullah ibni Abbas (ra) şöyle demiştir: Müslimler (Uhud’dan önce) Rablerine şöyle dua edip duruyorlardı: ‘Allah’ım, ey Rabbimiz! Bize Bedir Günü gibi bir gün daha göster ki; o günde müşriklerle çarpışalım, uğrunda güzel imtihanlar verelim (sadakatimizi ispat edelim) ve şehadete nail olalım.’ Nihayet Uhud Günü müşriklerle karşılaştılar ve Allah, (bu halis niyetlerine icabet ederek) içlerinden şehitler edindi.”[11]
Rabbimiz, tedavül yasası gereği bazen zaferi geciktirir veya nöbeti karşı tarafa verir ki; en değerli varlığını O’nun yolunda feda etmeye azmetmiş seçkin kullarını yanına alsın ve onları ebedi bir izzetle şereflendirsin. Dolayısıyla tedavül süreciyle gelen kayıplar, müminler için bir mağlubiyet değil, bir seçilme ve ödüllendirilme sürecidir. Mücadelenin zorluklarına sabreden yiğitlerin rablerine kavuşmaları, nöbeti arkadan gelen yiğitlere bırakmaları ve İslam davasının şahıslarla kaim olmadığını gösterme merhalesidir. Ayetin ilgili kısmını dikkatle okuduğumuzda şu ayrıntıyı fark ederiz:
“Buradaki şehitler, Uhud günü öldürülen kimselerdir. Şehadetin takdir edilmesi ‘edinmek’ (ittihâz) kelimesiyle ifade buyurulmuştur; çünkü şehadet, Allah’tan (cc) bir fazilet ve O’nun rızasına bir yakınlaşmadır. Bu sebeple (müminlerin bu yüce makamı), ayetin devamındaki: ‘Allah zalimleri sevmez’ yani kâfirleri sevmez ifadesiyle karşılanmıştır. Bu ifade kâfirlerin tarafıyla ilgilidir; yani ‘Sizin ölüleriniz cennette, onlarınkiler ise ateştedir.’ demektir.”[12]
Bu durum tıpkı şu ayet-i kerime gibidir: “De ki: Bizim için iki güzellikten (zafer veya şehadetten) birini mi bekliyorsunuz?..”[13]
Tedavül, İslam Ümmetini Arındırır, Kafirleri Mahveder
“(Bu, Allah’ın) iman edenleri temizlemesi ve kâfirleri mahvetmesi içindir.”[14]
Tedavül iman edenleri temizlemek/arındırmak için konmuş bir yasadır. Bu temizlik, ayetteki ifadesiyle “temhis” önemli bir kelimedir. “ ‘Mim, ha ve sad’ harfleri; bir şeyi arındırmak, saflaştırmak ve temizlemek anlamına gelen tek bir sahih asıldır. ‘Mahasahu mahsan’ (Onu iyice arındırdı) ifadesi; onu her türlü kusur ve ayıptan tertemiz hale getirdi demektir.”[15]
Seçilen kelime (temhis), tedavül sünnetinin önemli bir özelliğine işaret eder. Tedavül sünneti, yorulan ve yıpranan mümin yürekler için ilahi bir nekahat dönemi ve rahmani bir onarım sürecidir. Bu hakikat gösterir ki; batıla karşı verilen uzun mücadele yılları, Müslimlerin sadece bedenlerini yorup yıpratmaz; aynı zamanda kalpler ve ruhlar da bu çetin süreçte yorulur, beşerî zaaflarla zedelenir. Yüce Allah, müminleri bu uzun soluklu mücadelelerin getirdiği manevi yıpranmışlıklardan korumak, kalplerini arındırmak ve onları yeniden inşa etmek için tedavül yasasını bir rahmet olarak işletir. Yenilgi veya geri çekilme gibi görünen bu dönemler, aslında kalplerin arındığı, eksiklerin ikmal edildiği ve ümmetin yeniden diriliş için güç topladığı bir manevi mevzi kazanma evresidir.
Tedavül sünnetinin kafirlere bakan yönü ise “m-h-k” kelimesiyle ifade edilir. “ ‘Mim, ha ve kaf’ harfleri; eksilmeyi/azalmayı ifade eden kelimelerdir. ‘Mahakahu’ (Onu mahvetti): Onu eksiltti demektir. Eksilen her şey bu kelimeyle nitelenir. ‘El-Mühâk/El-Mihâk’: Hilal görünmez hale gelip tükendiği zaman, ayın son günleridir. ‘Mahakahullah’: Allah onun bereketini giderdi/yok etti demektir…”[16]
Tedavül sünnetinin en sarsıcı ayrıntısı, bu yasanın her iki taraf için de bir “yok etme” süreci olarak tasvir edilmesidir; ancak müminler için kullanılan “temhîs” ile kâfirler için kullanılan “mahv” (mahk) kavramları arasında hayati bir mahiyet farkı vardır.[17] Her iki kelime de bir şeyleri gidermek ve yok etmek anlamına gelse de; müminler için bu süreç, içteki ayıp, kusur ve günahların sökülüp atılmasıyken, kâfirler için bizzat varlıklarının ve güçlerinin kökten kazınması demektir.
Haliyle tedavül yasası işlediğinde her iki taraf da bir şeyler kaybeder: “Müminler manevi kirlerinden arınarak hafiflerken, kâfirler bizzat kendi varlıklarını kaybederek yok oluşa sürüklenirler. Ayetteki en çarpıcı detay ise, kâfirlerin galip göründüğü bir anın bile aslında onları yok oluşa hazırlayan bir süreç olarak nitelenmesidir. İslam âlimleri bu durumu şöyle yorumlamışlardır: Kâfirler geçici zaferlerle azgınlaşır, kibirleri arttıkça ilahi cezayı daha fazla hak ederler; böylece bu ‘sözde galibiyet’, aslında onların sonunu getiren bir helak mekanizmasına dönüşür.”[18]
Tevhid Yerini Şirke, Sünnet Bidate, Adalet Zulme, Takva Masiyete Bırakınca Tedavül Sünneti İşler
Tedavül, ilahi bir kanun olan tedâfu sünnetinin neticesidir. Şöyle ki; ümmetler arasında cereyan eden mücadelelerde zafer, bazen bir topluluğa bazen de bir başkasına bahşedilir. Eğer bir ümmet belirli bir dönem seçilmiş ve insanlığa önderlik etmişse, bu durum şüphesiz onlardaki üstün ahlaki ve insani hasletler sebebiyledir.
“Ey İsrâîloğulları! Size bahşettiğim nimetlerimi ve sizi âlemlere üstün/faziletli kıldığımı hatırlayın.”[19]
“Bereketli kıldığımız toprakların doğusuna ve batısına zayıf bırakılmış topluluğu mirasçı kıldık. Sabretmelerine karşılık Rabbinin güzel vaadi İsrâîloğulları için gerçekleşti. Firavun ve kavminin yaptıkları ve bina edip yükselttiklerini yerle bir ettik.”[20]
Ancak o ümmet kendinde olanı değiştirince; yani kendisini liderliğe ve ‘imamete’ yücelten itikadi ve ameli faziletleri terk edince, Allah (cc) bu liderlik vasfını onlardan alır ve ona layık olan başka toplumlara ihsan eder. İslam tarihindeki en çarpıcı örnek Ehl-i Kitap’tır. Bir zamanlar ‘seçilmiş toplum’ olanlar, zamanla bu vasıflarını yitirerek ilahi gazaba uğramışlardır. Seçkinlikten bu noktaya evrilen Ehl-i Kitap, aslında toplumların nöbetleşe yükseliş ve düşüşünü ifade eden ‘tedavül sünnetine’ maruz kalmıştır.
“De ki: ‘Size Allah katındaki cezası bundan daha kötü olan bir şeyi haber vereyim mi? Allah’ın lanet ettiği, ona karşı öfkelendiği, aralarından maymunlar ve domuzlar kıldığı ve tağuta kul eyledikleridir. Bunlar, (Allah katında) yerleri daha kötü ve dosdoğru yoldan sapmış olanlardır.’ ”[21]
Bugün İslam ümmetinin yaşadığı durum, tam olarak bu sünnetin bir tezahürüdür. İslam ümmeti, kendisini tarih sahnesine çıkaran o asil itikadi ve ahlaki faziletleri yitirince; on asır süren hakimiyetin ardından, birkaç asırdır devam eden bir mahkûmiyet dönemine girmiştir. Fikri sahada başlayan bu yenilmişlik hissi, hilafetin kaybıyla birlikte somut bir siyasi yenilgiye dönüşmüştür. Neticede merkezi bir otoriteden yoksun kalan ümmet; itikadi, ahlaki ve siyasi düzlemde alabildiğine bir savrulma yaşamıştır. Ne yazık ki bu savrulma ve kimlik krizi, bugün de tüm şiddetiyle sürmektedir. Başka bir ifadeyle İslam ümmetini tarih sahnesine çıkaran şey, iman ve imandan neşet eden ıslah etme arzusudur.
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar ve Allah’a iman edersiniz…”[22]
Tevhidi iman yerini şirk ve bidatlere; iyiliği emredip kötülükten sakındırma mükellefiyeti ise yerini bireysel konfor arayışına terk edince, insanlık adına deruhte edilen imamet vasfı İslam ümmetinin elinden alınmıştır.
İbn-i Teymiyye (rh) der ki;
“Galibiyet meselesine gelince; Allah Teâlâ, bazen müminleri kâfirlere galip kıldığı gibi, bazen de kâfirleri müminlere galip kılabilir (idâle). Nitekim Peygamberin (sav) ashabı ile düşmanları arasında da benzer durumlar yaşanmıştır; ancak nihai akıbet muttakilerindir. Zira Allah (cc) şöyle buyurur: ‘Şüphesiz biz peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında hem de şahitlerin hazır bulunacağı günde (ahirette) yardım ederiz.’[23] Şayet Müslimlerde bir zayıflık varsa ve düşmanları onlara üstünlük sağlıyorsa, bu durum Müslimlerin günahları ve hataları sebebiyledir. Bu ya batıni (kalbi) ve zahiri (ameli) vecibelerin yerine getirilmesindeki ihmalkârlıktan, ya da sınırları aşarak yapılan haksızlıklardan kaynaklanır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden arkasını dönüp kaçanları, yaptıkları bazı hatalar yüzünden ancak şeytan kaydırmıştı…’[24] Yine şöyle buyurmuştur: ‘Başınıza bir musibet gelince -ki siz onun iki katını (düşmanınızın başına) getirmiştiniz- ‘Bu nereden geldi?’ dediniz. De ki: O, kendi nefsinizdendir.’[25] Allah Teâlâ şöyle de buyurur: ‘Allah kendisine yardım edene (dinine hizmet edene) elbette yardım edecektir. Şüphesiz Allah güçlüdür, azizdir. Onlar ki, kendilerine yeryüzünde bir iktidar (imkân) verdiğimizde namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar. Bütün işlerin akıbeti Allah’a aittir.’[26] ”[27]
Günümüzde Tedavül Sünneti
Tedavül sünneti günümüzde tüm insanlık ölçeğinde işlemekte, küresel güç merkezi Batı’dan Doğu’ya doğru kararlı bir şekilde kaymaktadır. Sovyetler birliğinin dağılmasından sonra kurulan tek kutuplu dünya düzeni, yerini Asya ve Batı arasındaki kavgaya terk etmeye başlamıştır. Görünen o ki; bu kavgada Çin, yani Asya, kademeli olarak Batı’nın önüne geçmektedir. Çin ya yarışı tamamlayacak ya da Batı bu ilerleyişi durdurmak için Çin ile direkt bir savaşa girecektir. Bu durumda da tedafu sünneti işleyecek; insanlığa yön verme nöbeti el değiştirecektir.
Tedavül sünnetinin bir diğer göstergesi, ikinci dünya savaşı sonrasında kurulan uluslararası kuruluşların işlevsizleşmesi, kriz çözmek şöyle dursun kriz üretecek duruma gelmesidir. Örneğin “barış ve düzen” vaadiyle kurulan Birleşmiş Milletler, şu an dünyada var olan hiçbir krizde çözüm üretememektedir. Gazze katliamında dünya halklarının tüm tepkisine rağmen, İsrail’in koltuk değneği olmaktan öteye geçememiştir. Aynı şekilde büyük medeniyet iddiaları ve insani değerler vaadiyle kurulan Avrupa Birliği, siyasi ve askeri anlamda bir kriz yumağına dönüşmüştür.
Modern dünya, bizzat kendi elleriyle çıkardığı emperyal savaşların ve bunun doğal bir sonucu olan göçmen krizinin altında ezilmektedir. Genç nüfusun azalması, ahlaki erozyon ve aşırı bireyselleşme gibi derin krizler karşısında artık çaresizliğini ilan etmiştir. Sistemi ayakta tutan temel kurumlar içten içe çürürken, dünya büyük bir yıkıma doğru sürüklenmektedir. Ancak bu bir son değil, tedavül sünnetinin bir gereğidir. Çünkü bir dünyayı var eden kurucu kurumlar işlevini yitirdiğinde, mevcut düzen çöker ve yerini yeni bir güç dengesine, yeni bir dünyaya bırakır.
Bu tarihi kavşakta İslam ümmetine düşen vazife, Allah Resûlü’nün (sav) izinden giderek bu büyük dönüşümü basiretle okumaktır. Allah Resûlü’nün (sav) yaşadığı dönemde de Roma ve Sasani imparatorlukları arasındaki amansız kavga, tedavül sünnetini işletiyor ve dünya liderliği bu iki güç arasında el değiştiriyordu. Tarihsel şartlar bir İslam devletinin doğuşuna hiç de müsait görünmezken, Allah Resûlü (sav) küresel güçlerin dikkatinden uzak bir coğrafyada, sessiz ama emin adımlarla devletini inşa etti. Siyasi ve askeri varlığını bu büyük güçlerin birbirleriyle didişmesini fırsat bilerek tahkim etti. Bugün de İslam ümmeti, Batı ile Doğu’nun bu büyük çekişmesi arasında ezilmek, iki güç odağından birine taraf olmak veya onların yaktığı savaş ateşinde maşa olmak yerine, bu dönüşümü ilahi bir fırsat bilmeli; kendi itikadi, ahlaki ve siyasi ıslahını gerçekleştirerek eksiklerini tamamlamalı, ona imameti kaybettiren faziletleri yeniden kazanmalıdır. En önemlisi de Allah Resûlü’nün (sav) yaptığı gibi, toplumun en alt katmanlarından başlayarak imanlı, adanmış ve tedafu sünnetinin gereği olan kavgaya hazır, cesur bir insan kaynağı yetiştirmektir. Zira tedavül sünneti kapıyı çaldığında, o kapıyı açacak olanlar; imani ve ahlaki gücünü manevi bir disiplinle yoğurmuş, dünyevi ihtiraslara teslim olmayan ve “emaneti” yüklenmeye hazır olan bu kadrolardır. Yetişmiş kadroların varlığı o kadar önemlidir ki, tarihte yaşanan şu dialog İslam’ın en güçlü zamanlarında dahi en ihtiyaç duyulan şeyin adanmış ve liyakat sahibi insanların yetişmesi olduğunu gösterir:
“Ömer bin Hattab (ra) bir gün arkadaşlarına: ‘Hayal kurun, temennide bulunun!’ dedi. İçlerinden biri: ‘Şu ev dolusu param olsun da Allah yolunda infak edeyim istiyorum,’ dedi. Ömer tekrar: ‘Hayal kurun, temennide bulunun!’ dedi. Bir diğeri: ‘Şu ev dolusu altınım olsun da Allah yolunda harcayayım istiyorum,’ dedi. Ömer yine: ‘Hayal kurun, temennide bulunun!’ buyurdu. Başka biri de: ‘Şu ev dolusu mücevherim (ve benzeri kıymetli eşyam) olsun da Allah yolunda sarf edeyim istiyorum,’ dedi. Ömer dördüncü kez: ‘Hayal kurun!’ deyince onlar: ‘Artık bundan başka ne isteyebiliriz ki?’ dediler. Bunun üzerine Ömer (ra) şöyle dedi: ‘Lakin ben; şu evin Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Muâz bin Cebel ve Huzeyfe bin Yemân gibi (yetişmiş) şahsiyetlerle dolu olmasını ve onları Allah’a itaat (ve davasına hizmet) yolunda istihdam etmeyi temenni ediyorum.’ ”[28]
Tedavül sünneti gereği, insanlığın imametinin ve küresel liderliğin yeniden İslam ümmetine geçip geçmeyeceği gaybî bir meseledir ve takdir yalnızca Allah’a (cc) aittir. Ancak müminler için asıl sorumluluk, neticelerden ziyade bu tarihi dönüşüm sürecini bir ıslah ve inşa fırsatı olarak değerlendirmektir. Bugün modern dünyanın kurumları birer birer çözülürken, Müslimlerin öncelikli hedefi; küfür cephesinin asırlardır cehenneme çevirdiği bu vahşet çölünde, İslam ümmetine nefes aldıracak tevhid ve adaletin hükmettiği, insanca bir yaşamı mümkün kılan ve asırlık mustazaflığımızı sonlandıracak bir ada veya adacıklar oluşturmaktır.
Rabbim, sen bizi sünnetlerini anlamaya ve tarihin bu dönüm noktasında razı olacağın yerde olmaya muvaffak kıl.
[1] bk. Mu’cemu Mekâyîsu’l Luğa, 2/314, d-v-l maddesi
[2] 3/Âl-i İmrân, 137, 139-140
[3] 13/Ra’d, 17
[4] “Şüphesiz ki bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah, onların durumunu değiştirmez.” (13/Ra’d, 11)
[5] 3/Âl-i İmrân,143, 152, 155
[6] 3/Âl-i İmrân, 139
[7] İbni Kayyım (rh) şöyle der.
“Allah (cc) kafirlerin müminlere geçici bir süre galip gelmesinin arkasındaki derin hikmetleri açıklamıştır. Öncelikle onları şu şekilde teselli etmiştir: Eğer müminler Allah ve Resûl’üne itaat yolunda bir yara alıp acı çekmişlerse, düşmanları da Allah’a düşmanlık yolunda benzer acılar çekmişlerdir; dolayısıyla çekilen sıkıntıda ortaktırlar ancak müminlerin kazancı çok daha büyüktür. Ardından Allah, hikmeti gereği tıpkı rızıklar ve eceller gibi zafer günlerini de insanlar arasında döndürüp durduğunu, her kesimin bu döngüden payını alacağını haber vermiştir. Bu durumun bir diğer sebebi ise müminlerin safının belli olmasıdır. Allah her şeyi yaşanmadan önce biliyor olsa da bu imtihanla onların imanını herkesin görebileceği bir gerçeklik olarak ortaya çıkarmayı murat etmiştir. Ayrıca Allah, müminler arasından ‘şehitler edinmeyi’ sever; şehitlik O’nun katında o kadar yüce bir makamdır ki, buna ancak savaş meydanındaki zorluklarla ulaşılabilir. Eğer düşmana geçici bir üstünlük imkânı verilmeseydi, kul için en faydalı rütbelerden biri olan şehadet mertebesi elde edilemezdi. Aynı zamanda bu süreç, müminlerin günahlarından arınması, tövbe ile Allah’a yönelmesi ve hatalarından ders çıkarması için bir temizlenme vesilesidir. Diğer yandan, kazandıkları geçici başarıyla azgınlaşan kafirlerin kendi sonlarını hazırlamalarına kapı aralar. Son olarak Allah, cihat etmeden ve sabır imtihanından geçmeden cennete girilebileceği zannını kesin bir dille reddetmiştir. Çünkü müminler daima galip gelselerdi, ne sabredilecek bir düşman eziyeti olurdu ne de gerçek anlamda bir mücadele. İşte düşmana bazen zafer verilmesinin arkasında yatan ilahi sırlar bunlardır.” (İğâsetu’l Lehfân fî Mesâyidi’ş Şeytân, 2/938)
[8] bk. Fî Zilâl’il Kur’an, Âl-i İmrân, 140. ayetin tefsiri
[9] bk. 3/Âl-i İmrân, 140
[10] 3/Âl-i İmrân, 140
[11] Mevsûatu’t Tefsîri’l Me’sûr, 5/561, 14792 No.lu rivayet
[12] bk. Et-Tahrîr ve’t Tenvîr, Dâru’t Tûnisiyye, 4/104
[13] 9/Tevbe, 52
[14] 3/Âl-i İmrân, 141
Bu ayetteki temhis farklı şekillerde tefsir edilmiştir. Maverdi (rh) derki;
“Ayet hakkında üç görüş vardır:
Birincisi: Bunun manası ‘imtihan etsin/denesin’ demektir; bu İbn Abbas’ın (ra) görüşüdür.
İkincisi: ‘Temhis’ ile onları günahlardan arındırmayı/kurtarmayı kasteder; bu Ebu Abbas ve Zeccâc’ın görüşüdür. Onlara göre temhisin aslı ‘halis kılmak/temizlemek’tir.
Üçüncüsü: Bunun manası ‘Allah iman edenlerin günahlarını silsin/temizlesin’ demektir; bu da Ferrâ’nın görüşüdür.” (Tefsîru’l Mâverdi, Dâru’l Kutubi’l İlmiyye, 1/426)
[15] bk. Mu’cemu Mekâyîsi’l Luğa, 5/300, m-h-s maddesi
[16] bk. Mu’cemu Mekâyîsi’l Luğa, 5/301, m-h-k maddesi
[17] bk. Tefsîru’l Âlûsî, Dâru’l Kutubi’l İlmiyye, 2/284
[18] bk. Tefsîru’s Sa’dî, Muessesetu’r Risâle, s. 150
[19] 2/Bakara, 47
[20] 7/A’râf, 137
[21] 5/Mâide, 60
[22] 3/Âl-i İmrân, 110
[23] 40/Mu’min (Ğafir), 51
[24] 3/Âl-i İmrân, 155
[25] 3/Âl-i İmrân, 165
[26] 22/Hac, 40
[27] Mecmûu’l Fetâvâ, 11/645
[28] Câmiu’l Mesânid ve’s Sunen libni Kesîr, 2/317



