BAŞLANGICI VE SONU TOPRAK OLAN İNSANA DAİR TEFEKKÜR

Allah’ın Adıyla

Allah’ın Selamı Rahmeti ve bereketi hidayete tabi olan kullarının üzerine olsun.

Değerli okuyucu, bu yazımızda toprakla başlayıp toprakta nihayete eren,[1] varlık aleminin en onurlu hikayesine doğru kısa bir yolculuğa çıkacağız seninle birlikte.

Peki, insan nedir? Nasıl bir hikayeye sahiptir? Tarih boyunca sorulmuş en eski sorulardan biridir insan. Yaratılmış varlıklar içinde hem en güçlü hem de en zayıf olandır. Kimi zaman aklıyla semaya ulaşırken, kimi zamanda kalbiyle arza kapanır. Konu hakkında pek çok yazılar kaleme alınmış, kelimeler sarfedilmiştir varlığı tanımak amacıyla. Filozoflar, psikologlar, edebiyatçılar, tarihçiler, bilimciler… hepsinin insana dair bir tanımı vardır kendi perspektiflerinde.

Bunların yanısıra en başta, insana dair bu sorulara vahyin perspektifinde cevaplar arayacağız inşaallah. Haydi sözü uzatmadan başlayalım öyleyse.

İnsan, her şeyden önce canlılar aleminin bir parçasıdır. Tıpkı diğer canlılar gibi topraktan gelen unsurlarla oluşmuş ve ilahi bir nefhayla nefes bulmuş bu beden doğar, büyür, beslenir ve nihayetinde yine toprağa döner. Gözleriyle görür, elleriyle dokunur, ayaklarıyla yürür, iletişim kurma aracı olan diliyle konuşur. Nefes almak için havaya, yaşamını sürdürebilmek için suya ve toprağa muhtaçtır. Zira beden sadece insanın maddi yönünü temsil eder. Ancak şu bilinen bir hakikattir ki insan yalnızca bedenden ibaret değildir. O nefes alıp veren bir varlık olmanın ötesinde, ruhu ve aklıyla anlam kazanan bir bütündür. Bu nedenle insanı yalnızca fiziki açıdan değerlendirmek eksik kalır. İnsanın fiziksel varlığı, onun ruhsal derinliğine açılan bir kapıdır.

Ruh, bedenin ağırladığı bir konuk misali belli bir süre yerleşir meskenine. Görmediğimiz ama varlığını hissettiğimiz bir güçtür ruh. Beden yaşamı sürdürürken ruh ona anlam katar. Bedenimizle dokunurken ruhumuzla hissederiz, anlamlandırırız. İnsan ruhsal yönüyle düşünür, inanır, inandığı şeyi sever. Ruhtur insana vicdan, merhamet, sabır gibi yüce değerler, duygular kazandıran. Anlam arama kapasitesi yine ruhun bedene kattığı bir yöndür. Tıpkı bedenin fiziki ihtiyaçları olduğu gibi ruhun da birtakım karşılanması gereken ihtiyaçları vardır. Beden yorulur, zayıf düşer. Ruhta beslenmediği takdirde zayıf düşer. Gerekli takviyelerle donatılması gerekir.

Bütün bunlara bakınca bedeni ruhtan soyutladığımızda geriye kalanın anlam bütünlüğünden yoksun yalnızca bir et parçası olduğunu görürüz. O halde meseleyi beden ve ruh dengesinin üzerine kurulu olduğu anlam bütünlüğü içerisinde okumalıyız. Ruh ve bedeni iki kanatlı bir kuş misalidir. Kanatlardan birinin yokluğu diğerini etkisiz bırakır. Varlık ancak ikisinin bütünlüğüyle uyum içerisinde hareket edebilir, yaşamını sürdürebilir. Yine ihtiyaçlar dengesi ancak bu ikisinin ahengi neticesinde karşılanabilir.

Felsefi açıdan insana baktığımızda ise, insanın düşünen ve sorgulayan tek varlık olduğunu görmekteyiz. Bu yönüyle insan diğer varlıklardan ayrılmaktadır. Filozoflar insanı düşünme eylemine bağlamışlardır. Zihninde düşünür ardından bu düşüncelerini sözcüklere veya eyleme döker. İnsan düşünceleriyle varlık alemine anlam kazandırmaya çalışır. Sadece fiziki ihtiyaçlarını gidermek yoluyla hayatta kalmaya çalışmaz aynı zamanda varlığın gayesi ve hayatın anlamı hakkında sorgulamada bulunur. Bu sorgulamalarını akıl aracılığıyla yapar.

İşte bu yönleriyle kimisi insanın akıl, ruh, beden veya özgür irade gibi sınırlı kavramlar üzerinden tanımlarken, kimisi de çevresiyle etkileşim halinde olan, deneyimlerden öğrenen, duygusal ve sosyal bir varlık olarak madde ve mana bütünlüğünde tanımlamıştır. Kimisi de… öyle işte. Uzar gider bu tanımlar fakat esas bakılması, merceğin tutulması gereken tanım onu yaratan, ona şekil veren, ona ruhundan üfleyen, onu ondan daha iyi bilenin tanımlamasıdır. Yani Rabbimizin (cc)… Benliğin ışık tuttuğu takdirde benliği aydınlatan bir tanım. O halde bakalım Rabbimizin insan hakkında ne dediğine, insanı nasıl tanımladığına. “Yarattığını bilmez mi hiç?..”[2] ayeti gereğince.

Esasında bir su damlası olarak başlayan yolculuktu bizim hikayemiz; sonra donmuş bir kan pıhtısına (embriyo) evrildi; ardından yaratılışı tamamlanmış bir et parçasına… dilenen belirli bir süre boyunca rahimlerde tutundu bu yönlendirilmeye muhtaç, akıldan yoksun et parçası. Ardından, “Sonra onu, tam bir şekilde düzene koyup ona ruhundan üfleyendir…”[3] ayetince kendisine üflenen ilahi bir özle nefes buldu. Ve sonu aslında başlangıç olan bu yolculuk bebek olarak dünya alemine gözlerimizi açmamızla nihayetlendi. Tıpkı Rabbimizin ayeti kerime de buyurduğu gibi: “…Sonra onu (sureti, aklı, duyguları olan) bambaşka bir varlık olarak inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir.”[4] Bir adım sonrası yetişkinlik çağıydı bu merhalenin. Sonra kendisi hakkında ömür/yaşam dilenen kimse için, bildikten sonra hiçbir şeyin bilinmediği, ömrün en kötü merhalesi olan yaşlılık dönemi vardı.[5] Sonu ise aslına, başlangıcı olan toprağa dönüşümüzle, fani aleme gözlerimizi kapamamızla noktalanmaktaydı.

Topraktan yaratılan ilahi nefhayla ruh bulup emaneti yüklenen yaşamın, yine yeniden toprağa karışıp bedeninin çürümesiyle nihayete eren bir tefekkür yolculuğudur insan konusu.

İşte yarattığını en iyi bilenin, insan hakkında tanımlamasıdır bu satırlar. Kur’ân’da insan bütün yönleriyle ele alınmış, konuyla ilgili ayetler onun yaratılışı, mahiyeti ve gayesini bir bütünlük içinde temellendirmiştir. İnsana takva ve fücuru ilham eden Allah (cc) yine ona bu ikisi arasında seçimde bulunacağı akıl ve irade kabiliyeti de vermiştir. Hem bunlar değil midir ki onu diğer canlılardan ayıran meziyetler?.. Yine olayları gözlemleyip değerlendirebilmesi için göz, kulak ve kalp vermiştir. Böylelikle imtihan aleminde kendisi için iyiliği seçebilecek şekilde donatılmıştır insan, merhametli Rabbi tarafından.

Sonuç olarak insan, yalnızca etten ve kemikten müteşekkil bir varlık değildir. O aklıyla düşünen, kalbiyle hisseden, iradesiyle hayatına yön veren bir varlıktır. Bu nedenle insanı doğru anlamak hayatı anlamlandırmaya kapı aralayan bir hakikattir.

Şu da bir hakikat ki zevklerinde hüzünlü anlar gibi gelip geçtiği fani bir alemde nefes alıp veriyor acizliği ve zayıflığıyla malul insan. Güzel bir son (hüsnü hatime), kabul gören bir karne sahibi olmak için anlam arayışına doğru yola çıkarken anlamın derinliklerinde boğulmamak/ kaybolmamak adına doğru kaynaklardan beslenmeye ihtiyacı vardır. Merceği esas tutması gereken bir nokta vardır. Bu esasla hareket etmelidir ki nefis istikamet üzere kalabilsin. Bu esasla hareket etmelidir ki değeri/kıymeti onu yaratan Allah (cc) katında muhafaza edilsin. Ve yine bu esasla hareket etmelidir ki ardında güzel, okuyanlara ilham kaynağı bir hikâye bırakabilsin. Rabbimden bizler için insana dair yaptığımız bu kısa tefekkür yolculuğunu faydalı kılmasını diliyorum.

Selam ve Dua ile…


[1] bk. 20/Tâhâ, 55

[2] 67/Mulk, 14

[3] 32/Secde, 9

[4] 23/Mu’minûn, 14

[5] bk. 22/Hac, 5

Önerilen makaleler