Muâz’ın (ra) dünya ve ahiretin en mühim meselesini sorduğu uzun hadisini bu yazımızda ele alacağız. Sevgili Peygamberimizin (sav) Nübüvvet pınarından faydalanmaya, hikmetinden istifade etmeye gayret edeceğiz. Nebi’den bir hadis öğrenen, sonra bu hadisi anlayan, ardından bu hadisi ezberleyip insanlara ulaştıranlardan olmaya gayret edeceğiz. Zira Nebi (sav) bu kimseler için dua etmiş “Allah onların yüzlerini aydın kılsın.” buyurmuştur. Ne mutlu hadis öğrenen ve hadis taşıyıcısı olan o bahtiyarlara…
Hadisin alışılagelenin üzerinde uzun olmasından hareketle hadisi parça parça şerh edeceğiz.
Muâz ibni Cebel (ra) şöyle anlatır:
Muâz ibni Cebel, Medineli olup Ensârî sahabilerdendir. Akabe Biatı’na katıldığında gençliğinin baharında, on sekiz yaşlarında bir adamdır. Bedir Savaşı’nda bulunması nedeniyle “Bedrî” olma ayrıcalığına sahip olmuştur. Ashâbın helal ve haram ilminde en önde olanıdır. Yemen’e gönderilen iki muallimden ilkidir. Allah’ın (cc) dini hususunda gayret ve titizliğiyle bilinir. Kur’ân konusunda özel ehemmiyet göstermesi nedeniyle henüz Peygamber (sav) hayattayken Kur’ân hafızı olan dört sahabiden birisidir. İlaveten, “Kur’ân’ı dört kişiden alınız.”[1] buyuran Peygamber (sav), Muâz’ın (ra) adını da zikrederek onu Kur’ân konusundaki ehliyetiyle tasdiklemiştir. Peygamber’in (sav) ashâbı içerisinde, Nebi’nin hayatta olduğu dönemde fetva veren üç Ensârî’den birisi Muâz’dır. Kıyamet Günü’nde âlimlerin bir adım önünde olmakla müjdelenen bu sahabi, otuz üç yaşında vefat etmiştir. Onun ashâb içerisindeki kıymetine ışık tutması için aşağıdaki nakle göz atmak yeterli olacaktır.[2]
Ebû Seleme El-Havlânî’den şöyle rivayet edilmiştir:
“Humus Camisi’ne girdim; orada yaklaşık otuz kadar ileri yaşta sahabi bulunuyordu. Aralarında gözleri sürmeli, ön dişleri parıldayan, sessiz ve vakur bir genç vardı. Topluluk bir meselede tereddüde düşüp tartışacak olsa hemen ona yönelip fikrini sorarlardı. ‘Bu kimdir?’ diye sordum. ‘Muâz ibni Cebel’dir.’ dediler. O ân kalbimde ona karşı büyük bir sevgi doğdu.”[3]
“Bir gün Allah Resûlü’ne (sav), ‘Ey Allah’ın Resûlü! Bana, beni cennete girdirecek ve cehennemden uzaklaştıracak bir amel söyle.’ dedim.
“En büyük amacın nedir?” Samimiyetle bu sorunun sana sorulduğunu varsay ve düşün. Hayatta en büyük hedef olarak iki gözünün tam önüne neyi koydun? Nedir seni en çok düşündüren, en çok meşgul eden ve yoran o sırlı gayen?
Peygamber’in (sav) Kur’ân ikliminde yetişen ashâbı çöl insanı olmalarına rağmen bu sorunun peşinden koştular. Ömürleri develerin ardında tükenen, uzun çöl yolculuklarında harap olan bu adamlar Nebi’nin öğretmenliğinde amaçlı ve gayesi malum bir hayat yaşadılar. Nasıl öyle olmasın ki? Pek çok ayette Allah (cc) zihinlere kazınacak bir amacı ince ince resmetti.
“O (Allah) ki hanginizin daha güzel amel yapacağını denemek/ortaya çıkarmak için, ölümü ve hayatı yarattı. O (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) El-Azîz ve (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) El-Ğafûr’dur.”[4]
“Ben cinler ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım.”[5]
Bu ayetlerden sonra hedef tayin edilmiştir. Bundan sonra rotayı ve yönü sormak, sorarak muayyen hedefe yürümek gerektir. Muâz’ın (ra) sorusu bu amaca matuftur. Ne der? “Bana, beni cennete girdirecek ve cehennemden uzaklaştıracak bir amel söyle.” Dinin ve ahiretin maslahatını idrak eden her zihin bu soruya alan açar, önem verir. Bu soru kendisini düşündürür.
Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: ‘Şüphesiz sen çok büyük bir şey sordun.’
Muâz, çok büyük, azim ve mühim bir meseleyi sormuştu. Sevgili Nebimiz (sav) sözünün başında bu hakikati ifade etti. Sorulan mesele, basit ve kolay ulaşılabilir olan bir mesele değildir. Nicelerinin helakıyla sonuçlanan, az bir topluluğun kurtulmasıyla neticelenen bir hakikattir. Bu soru iki satırda geçiştirilecek, unutulacak, laf kalabalığı yapılacak mesele değildir. Haktır, hakikatin kendisidir, ağırdır, zordur. Uzun süreli düşünmeye, iyi çalışmaya, İlahi bir başarıya ihtiyaç olan bir meseledir. Nice başarmak isteyenin tökezlediği ve tamamlayamadığı yoldur. İslam ile başlayıp irtidat ile devam edenleri olan bir yoldur.
‘Ancak bu, Allahu Teâlâ’nın kolaylaştırdığı kimse için pek kolaydır…’
Bu yol zor ve azim olsa da kendilerine kolaylık sağlanan kimseler vardır. Bunlara Allah (cc) bazı hikmetlerin neticesinde zoru kolaylaştırmış, ağırı hafifletmiştir. Onlar için Allah’ın razı olacağı ameller yapmak susuzluktan ciğeri yanmış bir çöl yolcusunun içtiği soğuk sudan daha fazla rahatlatıcıdır. Salih amel, yüreklere huzur ve sekinet veren, insan üzerinden ağırlığı kaldıran bir eylemdir.
Allah (cc) kolaylaştırır. Somut âlemde Yûsuf’a sarayın kapılarını, Mûsâ’ya deniz yolunu açan, Dâvûd’a demiri yumuşatan, Suleymân’ın emrine rüzgârlar veren Allah’tır. Hakeza, soyut âlemde kalplere hükmeden, kalpleri çeviren Allah’tır. Kolaylaştırmak istediğine kolaylaştırır ve onun kolaylaştırdığını da zorlaştıracak yoktur.
Allah’tan (cc) kolaylık dilemek, suhulete ulaşmanın ve tevhid yolunun adımıdır. “Allah’ım, kolay sadece senin kolay kıldığındır. Sen dilediğinde zoru kolay kılarsın.
‘Allah’a ibadet eder ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın. Namazı ikame eder, zekâtı verir, Ramazan orucunu tutar ve Beyt’i haccedersin.’
Cennete girdirecek ve ateşten uzak edecek ameller nelerdir, Resûlullah (sav) saymaya başladı. İslam’ın beş esasını zikretti.
Önce tevhid. Önce Allah’a (cc) ibadet etmek ve ibadeti ondan başkasına yapmamak. Burası tartışmasız olarak mümin ile münkiri ayıran temel noktadır. Mümin, Allah’ı tevhid eder, yani birler. İbadetini sadece Allah’a yönlendirir. Herhangi bir ibadeti Allah’tan (cc) başkasına vermekten titizlikle uzak durur. İbadeti hak edenin yaratan ve rızık veren Allah (cc) olduğunu bilir ve bu yetkiyi paylaşmaz ve devretmez. Bu ilk esas bazı hadislerde “Lailaheillallah demek” şeklinde gelirken bazısında şöyle ifade edilir: “Allah’tan (cc) başka ilah olmadığına şahitlik etmek. Ayrıca Muhammed’in, Allah’ın resûlü olduğuna şahitlik etmek.” Bunun ardından Nebi (sav) İslam’ın, bildiğimiz geriye kalan dört esasını anmıştır.
Sonra şöyle devam etti: ‘Sana hayır kapılarını göstereyim mi?’
Allah Resûlü (sav) mal konusunda insanların en cömerdi olduğu gibi ilim konusunda da cömerttir. Ekseriyetle insanlara evet, hayır şeklinde cevap vermez. Onlara sorduklarından daha fazla ve daha detaylı bilgiler verir. Bazen soru soranın sorduğu soru faydasız ise veya yanlış sorulmuşsa Nebi (sav) ona fayda sağlayacak şekliyle cevap verir. Neticede soru soran sorduğundan daha fazla faideyle âdeta heybelerini doldurmuş olarak Nebi’nin yanından ayrılır. Bu haslet nübüvvet mirasını devralan âlimlerin de özelliklerindendir. Onlar istifadeye önem verdikleri gibi ifadeye de (fayda sağlama) gereğince ihtimam göstermişlerdir. Bu konuda taksiratı olana gelince onun hesabı Allah (cc) yanındadır. Allah’tan mağfiret dileriz.
Buradan biz ilim taliplerine de kıymetli bir nasihat çıkmış olur. Nübüvvet mirasından pay almaya aday isek insanlara ifadeye, hayrı öğretmeye önem/ihtimam göstermeli, öğrettikçe öğreneceğimiz gerçeğinden yüz çevirmemeliyiz. Allah (cc) bizi muvaffak kılsın.
‘Oruç bir kalkandır. Sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları silip süpürür. Bir de kişinin gecenin içerisinde kıldığı namaz da hataları siler.’
Hayrın kapılarını öğretmeye başlayan Nebi (sav) ilk olarak orucu söyler. Oruç kalkandır. Oruç, insanın yeme, içme ve şehvetten uzak durmasıdır. Böylece rahat ve konforuna ulaşamayan nefis âciz duruma düşer. Nefis âcizlik durumunda, rahatlık zamanında yöneldiği şerlerin pek çoğuna yeltenemez. Zira kendisinde o takati bulamaz. Bu nedenle Nebi (sav), bekâr olup evlenmeye imkân bulamayan gençlere oruç tutmalarını emretmiştir. Ayrıca oruç, ateş konusunda kalkandır. Oruç tutan tuttuğu bir gün nafile oruçla cehennemden yetmiş mevsim uzaklaşır.
İkinci ve üçüncü sırada Nebi (sav) hataları silen sadaka ve gece namazını zikretti. İnsanın işlediği hataları silip insanı yükten kurtaran türlü maddeler vardır. Bu maddelerden biri tasaddukta bulunmak, Allah (cc) yolunda harcamaktır. İnsan nefsi dünyaya tamah eder. Maldan verdikçe arınan insan manevi bakımdan yükselir. Omuzda biriken günahlar da sadakalarla silindikçe insan hafiflediğini hisseder.
Hataları döken bir diğer amel gece namazıdır. Kıyamı ve kıraatiyle tam bir sükûnet ve dinginlik içerisinde kılınan bu namaz insanın kulluğa verdiği ihtimamı gösterir. Gece namazına ehemmiyet verenler ubudiyet basamaklarında güzel mevkilere ulaştılar. İnsanın yerinde saymayıp yüksek mevkilere ulaşması hataları temizleyen gece namazıyla mümkün olur. Allah (cc) bizleri kıyam-ı leyl sahibi müminlerden kılsın.
Bundan sonra Resûlullah (sav) şu ayetleri tilavet buyurdu:
“Yanları (geceyi ibadetle geçirmek için) yataktan uzaklaşan, Rabblerine korku ve umutla dua eden ve onlara verdiğimiz rızıktan infak edenler… Hiçbir nefis, yaptıklarının mükâfatı olarak, kendileri için hazırlanmış göz aydınlığı (nimetlerin) ne olduğunu bilmez.”[6]
Allah Resûlü (sav) gece namazının, günahları döken değerli bir amel olduğunu belirtir. Ardından gece namazı kılan insanların Allah (cc) yanındaki konumlarını ifade eden ayetler okur. Bu ayetlerde Allah (cc) bir miktar uyuduktan sonra gecenin bir kısmında yatağından doğrulan, sonra Rabblerine endişe ve ümit dolu duygularla dua eden müminleri anlatır. Uykuyu bölüp yatağından Allah’ın zikri için kalkmak insanların çoğunluğuna ağır gelir. Allah’ın kullarından bazısı tüm gecesinin Allah’ın zikri olmadan geçmesine razı olmaz. Gece kıyamı, Kur’ân tilaveti, zikir ve dua için kalkar. Allah Resûlü’nün yaptığı gibi güzelce abdest alır. Ardından iki hafif rekât namaz kılar. Sonra vitir namazı da dâhil olacak şekilde on bir rekât (veya daha fazla) gece namazı kılar. Allah için uykudan feda etmek Allah (cc) yanında basit bir eylem değildir.
Daha sonra, ‘Sana bu işin (dinin) başını, direğini ve en yüksek noktasını (zirvesini) haber vereyim mi?’ diye sordu. Ben de, ‘Evet, buyur ey Allah’ın Elçisi!’ dedim.
Resûlullah (sav), ‘İşin başı İslam, direği namaz, en yüksek noktası ise cihaddır.’ buyurdu.
Sonra, ‘Sana tüm bunların can damarını haber vereyim mi?’ buyurdu. Ben de, ‘Evet ey Allah’ın Resûlü!’ dedim. Bunun üzerine mübarek dilini tutarak, ‘Şuna (diline) sahip ol!’ buyurdu.
Ben, ‘Ey Allah’ın Nebisi! Bizler konuştuklarımızdan dolayı da mı hesaba çekileceğiz?’ diye sordum.
Bunun üzerine Resûlullah (sav), ‘Annen sana hasret kalsın ey Muâz! İnsanları yüzüstü -veya burunları üzerine- cehenneme sürükleyen, dillerinin hasat ettiklerinden başka nedir ki?’ buyurdu.”
Bahtiyar insan diline malik olandır. Söylediği her kelimenin kendisi ve çevresi üzerinde bir etkisi olduğuna inanan insan kelamı yerinde sarf eder. Kelamı hikmetle sarf eden ile sözü israf eden insan arasında bir “inanma” farkı vardır. Bir taraf hakikaten kelimenin yaralayıcı ve etkileyici gücüne inanır. Kur’ân ve hadislerde ifadesini bulan “kelâm-ı tayyib, kavl-i hasen” ölçüsünü kendisine esas alır. Güzel söz söylemek veya susmak gibi üçüncüsü olmayan iki tercihli Nebevi tavsiyeyi dikkate alır. Gafil, şuursuz, umursamaz insan inanmaz; sözünün kendisi ve insanlar üzerinde hakiki bir tesiri olduğunu kabul etmez. Bu itirazı kendisinden başkasına yönelik sözler için geçerlidir. İster ki sözüyle istediği insanı yaralayıp dilediğini incitebilsin. Kendisine hak gördüğü bu davranışın yarısını başkasına fazla görür. En ufak sözden incinir. Buluttan nem kapar.
Sözünü amelinden sayan kurtulmuştur. Sözüyle hesaba çekileceğini bilen felahtadır. Sözle cennet kapısını zorlayacağını bilen uyanıktır. Sözle cehenneme yuvarlanma riskini hatırda tutan teyakkuzdadır.
Söz vardır, kalpleri imar eder, tamir eder. Sözün kimisi alır, insanı karanlıklardan aydınlığa bırakır. Tereddütten kurtarıp mutmain kılar. Dinleyen âdeta mest olur, heybesini güzelliklere doldurmuş olarak ayrılır. Söz vardır, dinleyicisine sadece yüktür. Sözün kimisi mutmain kalbe şüphe sokar, sıhhatli insanı derinden yaralar. Kelime bir oktur, yöneltildiği kimsede azımsanamaz bir etkisi olur.
İbni Receb (rh) hadisin dile temas eden bu kısmını şöyle izah eder:
“Muâz (ra) hadisinin zahiri şunu gösterir ki insanların cehenneme girmesine en çok sebep olan şey, dilleriyle telaffuz ettikleri sözlerdir. Zira ‘sözlü isyanlar’ kapsamına, Allah katında günahların en büyüğü olan şirk girer. Yine bu kapsama, şirkin ikizi sayılan ‘Allah hakkında bilgisizce hüküm yürütmek’ girer. Ayrıca Allah’a ortak koşmakla bir tutulan yalan yere şahitlik de bu gruptadır. Bunların yanı sıra sihir, iffete iftira (kazf) ve daha birçok büyük günahla yalan, gıybet ve koğuculuk gibi küçük günahlar da dilin afetlerindendir. Hatta fiili olarak işlenen diğer tüm günahlar dahi, çoğunlukla kendisine eşlik eden ve o günahın işlenmesine yardımcı olan bir ‘sözden’ yoksun değildir.”[7]
Tirmizî rivayet etmiş ve “Hasen-Sahih” değerlendirmesini yapmıştır.
İmam Nevevî (rh) burada hadise dair Tirmizî’nin (rh) hükmünü nakleder. Tirmizî’ye göre hadis hasen sahih bir hadistir. Diğer taraftan ulemadan bir kısmı -İbni Receb gibi- hadisin senedinde kopukluk olduğunu ve bu nedenle hadisin zayıf olduğunu belirtir.
[1] Buhari, 3806
[2] bk. Siyeru A’lâmi’n Nubelâ, Dâru’l Hadîs, 3/269-279
[3] Siyeru A’lâmi’n Nubelâ, Dâru’l Hadîs, 3/276
[4] 67/Mulk, 2
[5] 51/Zâriyât, 56
[6] 32/Secde, 16-17
[7] Câmiu’l Ulûm ve’l Hikem, İbni Receb El-Hanbelî, 2/ 814




İlk Yorumu Sen Yap