SAĞLIKLI KALBE ve BERRAK ZİHNE ULAŞTIRAN VESİLE TEFEKKÜR

 

Geçen yazımızda şirk toplumlarının içinde bulundukları bataklığın en önemli iki nedenini, heva ve hevese tabi olma ile taklitçilik zihniyeti olduğunu söylemiştik. Daha sonra da insanları taklitçiliğe iten etkenleri incelemeye başladık. Sonuç olarak karşımıza 3 neden çıktı:

1. Salih insanları övgüde aşırıya gitme.

2. Fıtratlarda var olan çoğunluğa uyma meyli.

3. Tağutların, geleneklerin arkasına sığınarak iktidarlarını güçlendirme arzuları.

Tüm bu ve benzeri nedenlerden ötürü taklitçi cahil toplum olma vasfını kazanan toplumlardaki fertler, bazı özellikleri üzerlerinde taşırlar. Mesela: İnançlarında şüphe içindedirler. Aynı şekilde kaba kuvvet diye tarif edebileceğimiz ‘güç’ten başka bir kuvvetleri yoktur. Çünkü gücün asıl sahibi Allah subhanehu ve teâlâ ile aralarındaki bağlar kopuktur. Bir başka vasıfları ise niye yaptıklarını bilmedikleri birçok ibadet çeşidini uygulamaya çalışırlar. Ama bunların hepsi onların omuzlarında bir yük olarak kalır. Halbuki Allah subhanehu ve teâlâ insana, sırtındaki yükleri hafifleten ve fıtratına uygun bir şeriat göndermiştir.

Şimdi kısaca özetlediğimiz bu vasıfları önceki yazılarımızda izah etmeye çalıştık. Bunlara ekleyeceğimiz son bir özellik de şu olacaktır: Taklitçi cahili toplumun fertlerinin duyu organları, Allah’ın rızasına uygun bir şekilde kullanılmadıkları için, işlevlerini kaybetmiştir.  Kalplerine, Allah’tan başkasının sevgisini ve korkusunu, O’ndan başkasına bel bağlama duygusunu yerleştirdikleri için kalpleri katılaşmıştır. Akıllarını sadece, dünyada şehvetlerini daha iyi nasıl tatmin edebilecekleri ile ilgili konulara çalıştırdıkları için, zihinleri körelmiştir. Şimdi ayetler ışığında örnekleri çoğaltarak meseleyi daha iyi anlamaya çalışalım:

4. Kalpleri katılaşmış, zihinleri körelmiş, duyu organları yaratılış amaçlarına uygun hareket etme kabiliyetini yitirmiştir.

Allah subhanehu ve teâlâ Nahl suresinde şöyle buyuruyor:

“Allah sizi, analarınızın karnından hiçbir şey bilmediğiniz halde çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar gözler ve gönüller verdi.” (16/Nahl, 78)

Her nimetin şükrü olduğu gibi, ayette zikredilen nimetlerin de bir şükrü vardır. Allah’a subhanehu ve teâlâ her halde hamd ettiğimizi söylemek, genel manada şükür için yeterlidir. Ancak bir de her nimetin kendine özel bazı şükür şekilleri vardır.

Bu da nimetten nimete değişiklik arz eder. Örneğin, göz nimetini verdiği için Allah’a hamd ettiğini söylemek gerekli, ama yeterli değildir. Aynı zamanda o gözü Allah rızasına uygun olarak kullanmak, haramlardan sakınmak, Allah’ın kitabını ve onunla irtibatlı eserleri okumak, kainatı tefekkür niyetiyle gözlemlemek gerekir.

‘Bana konuşarak rahatça derdini anlatma nimetini veren Allah’a hamd olsun.’ demek lisan ile yapılan şükürdür. Allah’ın dinini hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeden anlatmak… O’nun kitabını okumak… Güzel söz söylemek… Dilin afetlerinden sakınmak ise lisan-ı hal ile yapılan şükre örnek olabilir.

El, ayak vb. organların her birinin insanın emrine verilen birer nimet olduğunu düşündüğümüzde, bu ölçüyü ayrı ayrı hepsinde uygulayabiliriz.

Özellikle konumuzla alakalı olduğu için üzerinde daha fazla duracağımız iki nimet ise kalp ve akıldır.

Zira kalp bütün organların melikidir. O düzgün olduğunda, sâdıku’l mesduk olan Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem ifadesi ile diğer organlar da düzgün olur. Bozulma başladığında ise insan, kendisi için neyin hayır veya şer olduğunu bilmez bir halde şaşkınlık içinde debelenir durur.

Akıl ise, kişiyi Allah katında sorumlu kılan şeydir. Çünkü onun yokluğunda organların yaptığı hiçbir şey kişiye herhangi bir yük yüklemez. Varlığı halinde ise şuurlu geçirilen saliselerin dahi hesabı sorulur insana.

Nimetlerle alakalı ikinci nokta ise şudur: Nimetler şükür ile artar, nankörlük halinde ise o güzelliğin zıddı ile cezalandırılır.

“Hatırlayın ki Rabbiniz size şunu bildirmişti: ‘And olsun ki şükrederseniz elbette daha çok veririm. Nankörlük ederseniz benim azabım çok şiddetlidir.’ ” (14/İbrahim, 7)

“Allah şöyle bir kasabayı örnek verir: O kasaba güven ve huzur içindeydi. Rızkı da kendisinde her bir yandan bol bol geliyordu. Fakat o ahali Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler de onlara ısrarla işledikleri yüzünden açlık ve korku elbisesini giydirdi.” (16/Nahl, 112)

Dikkat edilirse Nahl suresindeki ayette iki nimetten bahsediliyor: Emniyet ve her taraftan gelen rızık. Fakat gerekli şükür yapılmayınca karşılaşılan ceza nimetlerin tam zıddı: Emniyete karşı korku, bol rızka karşı açlık…

İşte taklitçi cahili toplumun fertlerinin kalplerini, akıllarını ve duyu organlarını kullanamamalarının sebebi bu nimetlerin şükrünü eda etmemeleridir. Dahası şükrü bir kenara atmakla yetinmemişler, Allah’ın verdiği bu nimetleri şeytanların ve nefislerinin emrine âmade kılarak en şerefli varlıkken, esfeli sâfiline yuvarlanmışlardır. Böylelerini Allah subhanehu ve teâlâ şu ifadeler ile tanıtıyor:

“Sen onların çoğunu dinler ve akıl erdirirler mi sanırsın? Onlar ancak hayvan gibidirler, hatta onlar yolca daha sapıktırlar.” (25/Furkan, 44)

“Andolsun ki biz cin ve insanlardan çok kimseler yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır. Fakat bunlarla anlamazlar. Gözleri vardır fakat bunlarla görmezler. Kulakları vardır fakat bunlarla işitmezler. Onlar hayvan gibidir. Hatta daha da sapıktırlar. Onlar gafil olanların ta kendileridir.” (7/Araf, 179)

Allah subhanehu ve teâlâ kitabında bu insanları, kalpleri, gözleri, kulakları ve akılları olmasına rağmen ‘yokmuş’ gibi tanıtıyor. Çünkü onlar bu nimetleri gerektiği yerde, halifelik görevini yerine getirmek için kullanmıyorlar. Nimete nankörlük ediyorlar.

Evet, bu nankörler seviyece hayvanlardan daha aşağıdadırlar. Çünkü hayvanlar iradeleri olmamakla beraber bir şekilde Allah’ı tesbih ederler:

“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz ki o halimdir, mağfiret edicidir.” (17/İsra, 44)

“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve saf saf uçan kuşlar Allah’ı tesbih ederler? Onların her biri kendi dua ve tesbihlerini bilir. Allah onların yaptıklarını çok iyi bilendir.” (24/Nur, 41)

Aynı zamanda hayvanlar, içgüdüleri ile kendilerini tehlikelerden sakındırırlar. Mesela bir koyun uçurumun kenarına geldiğini fark ettiği anda geri çekilir. Fakat üzerindeki nimetlerin hakkını veremediği için hayvanlardan daha aşağı olan bu ‘insan’, cehennem çukurlarına koşa koşa gider.

İradesi olmayan hayvanlar bile tesbih ve dua halinde iken, bir de şu taklitçi cahili toplumun nimetleri kullanma şekline bakın:

Gözler Allah’ın yazılı kitabı Kur’an’ı ve yazılı olmayan kitabı kainatı okumak, tefekkür etmek için yaratılmışken bu insanlar ne yapıyorlar? Gözlerinin nurlarını küfür ve masiyet içerikli şeyleri okuyarak, izleyerek söndürüyorlar.

Kulaklar, Allah’ın kelamını duymak, O’nun izahını işitmek, nasihatlere dikkat kesilmek için yaratılmışken, bu hakka sağır güruh ne halde? En sevdiği politikacının, şarkıcının sesini, Allah dini ile dalga geçilen ifadeleri ve belamların sahte gözyaşları ile kamufle ettikleri saptırıcı konuşmalarını dinlemek için çaba sarfediyor.

Akıl tefekkürün ilk durağıdır. Biraz önce Allah’ın kula verdiği nimetlerden bazısının kalp ve duyu organları olduğunu Nahl suresinde gördük. Bu ve benzeri nimetlerin şükrünü eda etmeyenlerin ne seviyelere indiklerini de Furkan suresinde okuduk Allah bu iki ayetin akabinde kainattaki bazı güzelliklere dikkat çekiyor ve onları tefekkür etmeye çağırıyor. Böylece nimete nankörlükten kurtulmanın ve şükrün, tefekkürle gerçekleşebileceğini anlıyoruz. Bahsettiğimiz iki ayetten sonra zikredilenler gözlerin alışması nedeni ile hiç de dikkat çekmeyen şeyler:

Gölge… Barındığımız evler… Hiçbir destek olmadan havada uçuşan kuşlar… Soğuk ve sıcakta ihtiyaç duyduğumuz… Ölü toprağı canlandıran yağmur… Dinlenmek için gece, çalışmak için gündüz…

Saydıklarımız sadece bu iki ayetin devamında yer alanlar Kur’an’da dikkat çekilen diğer nimetlere sayfalar, orada bahsedilmeyip de hayatımızda var olan güzellikleri anlatmaya ise ömür yetmez.

“O size, kendisinden istediğiniz şeylerin hepsinden verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymak isteseniz dahi onları sayamazsınız. Gerçekten insan çok azmedici ve çok nankördür.” (14/İbrahim, 34)

İşte akıl bunları tefekkür için yaratılmıştır. O tefekkür edecek, düşündükçe kalp titreyecek, Allah’ın sevgisi, korkusu kalbe yerleşecek. Allah’ın kelamını düşünecek, öğüt alacak, hayatını ona göre düzenleyecek… Halifelik görevini ifa etmek için çabalayan insan, aklını bu ve benzeri şeyler için kullanır. Peki taklitçi toplumun fertleri ne yapacaklar? Onlar ahiretlerine fayda sağlayacak meseleleri düşünmezler. Hiç kafa yormazlar. Çünkü onların yerine, akıllarını kiraya verdikleri şeyhleri, hocaları veya efendileri düşünür. Aynı Mekkeli müşriklerin dini meseleleri Amr bin Luhay’a bırakıp, onun getirdiği putlara sorgusuz sualsiz ibadet etmeleri gibi. Dünyadayken zihinlerine halkalar takıp, onun kontrolünü başkasına verenler ahirette de bu halden kurtulamazlar:

“Boyunlarında demir halkalar olacak olanlar da bunlardır. İşte cehennemlikler de bunlardır. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” (13/R’ad, 5)

Dinî meselelerde taklitçi cahili toplumun fertlerinin hali bu! Peki dünyevî meselelerde böyle mi? Dinlerini teslim ettikleri zatlara paralarını mallarını teslim ederler mi? Onlar ne diyorsa ‘Baş-göz üstüne’ derler mi? Asla! Nefis, dünyalık söz konusu olduğunda akıl bir anda çalışır! Parlak fikirler ortaya çıkar! Bu da yetmez başkalarına da akıl vermeye başlar!

En önemlisi ise kalptir. Dilin söyledikleri eli, gözün gördükleri kulağı belki etkilemez. Ama tüm bu organların yaptıkları kalbi etkiler. Kalp de aynı şekilde onları hayra veya şerre sevk eder. Öyleyse kalp nimetinin şükrünü hakkıyla eda etmeliyiz ki diğer organlarımız da doğal olarak ıslah olsun.

İman, takva, ihlas ve sıdki tevazu ile diriltilmek için uğraşılan bir kalp… Allah’ın ayetlerini duyunca titreyen bir kalp… O’nun sevgisi. Korkusu, özlemi ile dolu bir kalp… İşte kalp nimetinin şükrünü eda etmenin bazı yolları.

Küfür, nifak, riya, kibir ile dolu, ayetlere karşı kaskatı kesilmiş olan bir kalp… Şehvetlerin ve şüphelerin, her zerresine sinmiş olduğu bir kalp… Yerin ve göğün Rabbinden başkalarının sevgisini, korkusunu taşıyan, O’ndan başkasına umut bağlayan bir kalp…

İşte bunlar da kalp nimetinin şükrünü eda etmeyenlerin hallerinden bir kaç tablo. Belki bu kalp vücuda hala kan pompalıyordur. Ama emri altındaki organlara hayır pompaladığını kimse söyleyemez.

“Acaba onlar yeryüzünde gezmezler mi ki kendileri ile akledecekleri kalpleri, kendileriyle işitecekleri kulakları olsun. Çünkü gözler kör olmaz. Asıl göğüslerdeki kalp kör olur.” (22/Hac, 46)

Kalpleri katılaşmış, akılları dumura uğramış cahili toplumlarda yaşayan müminler, aynı kalp körlüğünü, akıl tutulmasını yaşamamak için çaba sarfetmelidir. Bunun yolu ise önce tefekkür etmek, sonra da öğüt alıp kalbi canlandırmaktır. Böyle bir akıl ve kalp, Allah’ın rızasına uygun hayat sürdürmeye teşvik edici en önemli iki vesile olacaktır.

Öyleyse neyi, nasıl tefekkür etmeliyiz? İnşallah diğer yazımızda bunu anlatmaya çalışacağız.

Duamızın sonu alemlerin Rabbine hamddır.

 

Önerilen makaleler

İlk Yorumu Sen Yap

Cevap Ver