YANIMDA MISIN?

Hepimizin çokça üzüldüğü zamanlar olmuştur. Bizler hüznümüzü ağlayarak, içimize kapanarak, dua ederek, uyuyarak, birilerine anlatarak gidermeye çalışırız. Çocuklarımız da hüzünlenir. Fakat nedendir bilmem; onların ağlamasına, sessizce bir köşede oturmasına, sorduğumuz sorulara cevap vermemesine, yani susmasına ve içine dönmesine izin vermeyiz. Oyuncağını mı kaybetti? Hüznünün sebebi bu mu? Başlarız nasihate: “Dikkat etmeliydin! Sana demiştim…” ya da “Olsun oğlum, üzülme, yenisini alırız.” yahut “Buna mı üzülüyorsun? Ben de önemli bir şey sanmıştım. Boş ver.” Bu ve bunun gibi çokça cümle kurarız.

Arkadaşı oyununu mu bozdu: “Sana demedim mi bulaşma o çocuğa.” veya “Onunla bir daha oynama.” ya da “Sen de onunkini bozsaydın.” yahut “Üzülme ben onu bir göreyim hesabını sorarım.” veyahut “Dur, hemen annesini arıyorum. Kimse benim yavrumun oyununu bozamaz.” ya da “Üzülme yavrum, gel beraber oynayalım.” cümleleri gibi nice bıdı bıdılar sarf ederiz.

Bu cümleleri kurmamızın sebebi, çocuklarımız için hep iyi olanı istememiz. Üzülmelerine kıyamayışımız. Ya da bu üzüntüden ders almasını sağlamak isteyişimiz. Ona doğruyu ve yanlışı öğretmek için bunu bir fırsat olarak görmemiz, ezilen değil, güçlü bir birey olmasını arzu etmemiz olabilir. Fakat hüzün ânında bir çocuğa söylenen tüm bu sözlerin hiçbir faydasının olmadığını da artık bilmemiz gerekir. Evet, evet… Ne nasihatimiz ne ikazımız ne oynama teklifimiz o sırada yavrumuz tarafından duyulmaktadır. O sırada hüznü, bazen öfkeyle bazen yetersizlikle bazen değersizlik hissiyle (yaşadığı olaya göre değişir) onun tüm alıcılarını kapatmıştır. İhtiyacı olan tek bir şey vardır: Dinlenilmek… Psikologlara gidenlerle alakalı çokça karikatür çizilir. Evde yorulanların stres atmak için o koltuğa uzandıklarına kadar vardıranlar bile var bu karikatürleri. Buradaki çıkış noktası nedir sizce? O koltuk, evimizdeki koltuk kadar rahat da değildir bazen, ama o koltuğa oturanın anlattıkları yargılanmadan, nasihatlere başvurulmadan, empatiyle dinlenir… Rahatlamanın asıl sebebi de budur zaten, “Biri tarafından dinlenmek, yargılanmamak, küçümsenmemek, hüznü daha da derinleştirecek sempatik tavır içinde olmamak, nasihati boca etmemek…” Aslında hüzünlenen, kızan, korkan çocuğun da ihtiyacı budur. Bizi dinlemek için değil, içini dökmek için gelir yanımıza. Fakat bir dolu cümle boca edilir üstüne. Yüreğinin ağrısı daha da artar. Hüznüne bir de suçluluk duygusu eklenir. Ya da yetersizlik, hatta değersizlik… Belki aralarında en güzel olanı ise söylediklerimizin onun bir kulağından girip diğerinden hızlıca çıkmasıdır. (En güzeli diyorum, çünkü bu; suçluluk, yetersizlik ve değersizlik duygusunu onun minik omuzuna yüklemekten  daha yeğdir.) Biz ise olanların farkında dahi değilizdir. Ne güzel örnekler verdiğimizin, etkileyici bir konuşma yaptığımızın, yavrumuzu gelecekte karşılaşacağı diğer hüzünlere hazır ve nazır kıldığımızın vehmindeyizdir.

Bu ay tavsiye edeceğim kitap, yavrumuzun bu ihtiyacını çok güzel dile getirmiş: “Tavşan Dinledi” Gergedan Yayınlarından çıkan bu kitabın kahramanı, Taylor. Bir gün bloklarıyla özel bir şey yapmak istiyor Taylor. Yeni, özel ve harika bir şey. Ve onu tamamladığında çok gururlanıyor. Derken bir karga sürüsü yaptığı şeyi yıkıveriyor. Taylor çok üzülüyor. Yanına tavuk gelip, “Çok kötü. Bunun için çok üzgünüm. Bana anlatmak ister misin?” diyor. Taylor konuşmak istemeyince tavuk gidiyor. Ayı çıkageliyor. “Çok korkunç. Eminin çok öfkelisin. Hadi bağıralım,” deyip öfkesini yansıtması için bir çözüm sunuyor. Taylor ona da cevap vermiyor. Sonra sırasıyla fil, sırtlan, devekuşu, kanguru, yılan gelip her biri farklı öneriler sunuyor. Fakat Taylor hiç kimseyle hiçbir şey yapmak istemiyor. Üzgün ve yapayalnız kalakalıyor. Derken tavşan geliyor. Sessizce Taylor’a sokuluyor. Bir müddet konuşmadan oturuyorlar. Taylor kendiliğinden anlatmaya başlıyor. Bağırıyor, çağırıyor. Tavşan dinliyor. Her şeyi atma, birilerine zarar verme planları düşünüyor, tavşan dinliyor. Yaşadıklarını hatırlayıp tekrar üzülüyor, tavşan dinliyor. Taylor rahatlıyor ve kulesini yeniden inşa etmek için harekete geçiyor, tavşan da onunla seviniyor.

Kitap bu kadar. Çizimi de içeriği de çok güzel. Biraz irdeleyelim okuduklarımızı. Ne yaptı tavşan? Yardım etti çocuğa. Hem de büyük bir yardım. İçini dökmesine, duygularını dile getirmesine yardımcı oldu. Üstelik bunu beylik laflarla değil, sadece susarak yaptı. Yanında durarak, “Ben buradayım ve içini bana dökebilirsin.” mesajını vererek yaptı. Zaten empati dediğimiz şey de tam olarak budur. Var olduğumuzu hissettirmektir empati. Akıl vermek değil, yol göstermek değil, ağıt yakmak değil, acımak değil. Buradayım, seninleyim demektir empati. Bizim adını bildiğimiz, ama yanlış uyguladığımız duygudur empati…

Aklımıza şu gelebilir: Hiç mi nasihat etmeyeceğiz? Edeceğiz elbette. Lakin nasihat, duyguların aşırı yüksek olduğu ânlarda hiç işe yaramıyor. Bunu bilerek hareket edeceğiz. Şimdi… Dinlemeye hazır mısınız?