Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a; salât ve selam, O’nun Resûl’üne olsun.

Peygamberimiz (sav) ashabıyla istişare ettikten sonra savaş hazırlıklarını tamamladı ve ordusuyla yola çıktı. Yolculuk sırasında gerçekleşen iki hadise Medine İslam toplumunun o zamanki durumu hakkında bize fikir vermesi açısından önemlidir:

“Resûlullah (sav) Beni Harise’den olan Semure ibni Cündüb El-Fezari ile Rafi ibni Hadice’yi on beş yaşlarında oldukları için geri çevirmişti.

Resûlullah’a denildi ki: ‘Ya Resûlullah! Rafi iyi bir ok atıcısıdır.’

Bunun üzerine Resûlullah (sav) ona izin verdi.

Rafi’ye izin verdiği zaman Resûlullah’a denildi ki: ‘Ya Resûlullah! Semure Rafi’yi yeniyor.’

Bu sefer ona da izin verildi. Resûlullah (sav) Usame ibni Zeyd’e, Abdullah ibni Ömer ibni Hattab’a, Beni Malik ibni Neccar’dan olan Zeyd ibni Sabit’e, Beni Harise’den olan Bera ibni Azib’e, Beni Malik ibni Neccar’dan olan Amr ibni Hazm’a, Beni Harise’den olan Üseyd ibni Zuheyr’e izin vermedi. Hendek gününde on beş yaşlarında oldukları için onlara savaşa katılmaları için izin verdi.”[1]

Yaşları küçük görülüp geri çevrilenler, Medine’de çocukları ve kadınları beklemek ve korumakla vazifelendirildi. Çocuk yaştaki bu sahabilerin tabiri caizse ölüme gitmek için bu denli gayret içerisinde olmaları nasıl bir ortamda yetiştiklerini anlamak için mühim bir ipucudur.

Bir toplum bütün olarak, idarecilerinin ortaya koyduğu bir gündeme kilitlenmiş; çarşıda, evde, mescidde, sohbet meclislerinde... o gündemi konuşuyorsa burada birlik ve beraberlik var demektir. Akılları henüz baliğ olmuş bu gençler nerede olursa olsunlar aynı şeyleri işitiyorlardı. Telkinler o kadar kuvvetliydi ki çok büyük sayıdaki düşman topluluğunun varlığı dahi onları kararlarından döndürememişti.

Bir başka husus, bu gençlerin aileleridir. Günümüzde, bırakalım ailelerin çocuklarını feda etmesini, İslam’a hizmete kendilerini adamayı aklından geçiren gençler karşılarında ilk önce ailelerini buluyorlar. Çocuklarının geleceğini (!) düşünen ebeveynler İslam’a hizmeti boş zamanlarda yapılması gereken bir hobi olarak görüyor ve hâliyle ilk destek beklenen yer, ilk köstek olan yer oluyor. Ancak bunun neticesi yakın gelecekte acı bir gerçek olarak aileye dönüyor, nesiller heba oluyor ve gençler bambaşka dünyaların insanı olarak ailelerinin karşısına çıkıyor.

Bu hadisedeki önemli diğer bir nokta ise Peygamberimizin (sav) görev seçimi yaparken dahi insanları bir amele teşvik etmesidir. Seçtiği gençlerden birisi iyi atıcı, diğeri ise güreşçidir. Bu durum diğer gençlere de mesaj niteliğindedir:

“İslam davasına hizmet ederken, kendimizi yetiştirdiğimiz, uzmanlaştığımız bir alan olsun ki sorumlularımız bizi seçerken tereddüt etmesinler.”

Son olarak; Peygamberimiz (sav) savaş meydanı için seçmediği gençleri öylesine geri göndermiyor. Onlara da bir sorumluluk yüklüyor: Medine’nin korunmasına yardımcı olmak. Böylece gençlerde kalp kırıklığı olmuyor, onore ediliyorlar ve diğer arkadaşlarına yönelik haset duyguları kabarmıyor. Ayrıca İslam toplumu her bir ferdiyle ortaya bir enerji koyuyor, hiçbir emek/fert heba edilmiyor. Peygamberimizin istişare neticesinde Medine dışında düşmanlarla karşılaşmaya karar vermesi münafıkların hoşuna gitmedi. Buna rağmen orduyla beraber hareket ettiler, ancak yarı yolda orduyu bıraktılar. Hem de İslam ordusunun üçte birlik kısmı diyebileceğimiz bir toplulukla:

“Resûlullah (sav), ashabından bin kişiyle birlikte yola çıktı. Müslimlere namaz kıldırması için İbni Ümmü Mektum’u vali tayin etti. Nihayet Medine ile Uhud arasında bir düzlüğe vardıkları zaman Abdullah ibni Ubey ibni Selül, ordunun üçte biriyle Resûlullah’dan (sav) ayrıldı ve ‘Muhammed bana isyan edip onlara itaat etti. Ey insanlar! Niçin kendimizi orada öldüreceğimizi bilmiyoruz?’ dedi.

Sonra kavminden, kalbinde nifak ve şüphe olan ve kendisine tabi olan kimselerle birlikte geri döndü. Beni Seleme’nin kardeşi Abdullah ibni Amr ibni Haram onların peşine düştü.

Şöyle diyordu: ‘Ey Kavmim! Kavminizi ve Nebinizi, düşmanlarıyla karşı karşıya geldikleri zaman yardımsız bırakmamanız gerektiğini Allah size hatırlatmadı mı?’

Onlar da dediler ki: ‘Şayet sizin savaşacağınızı bilseydik elbette ki sizi yardımsız bırakmazdık. Fakat bir savaşın olacağını zannetmiyoruz.’

Abdullah ibni Amr münafıkların Resûlullah’a (sav) isyan edip onun sözünü dinlemediklerini ve savaşmaktan kaçınıp ondan ayrıldıklarını görünce onlara dedi ki: ‘Ey Allah’ın düşmanları! Allah sizi kahretsin. Şüphesiz ki Allah, Resûl’ünü size muhtaç etmeyecektir.’

Uhud gününde Ensar, Resûlullah’a (sav) dedi ki: ‘Ya Resûlullah! Yahudi olan müttefiklerimizden yardım isteyemez miyiz?’

Resûlullah (sav), ‘Bizim onlara ihtiyacımız yoktur.’ dedi.”[2]

“(Bir diğer gayesi ise) münafık olan kimseleri açığa çıkarmaktır. Onlara: ‘Gelin! Allah yolunda savaşın yahut müdafaa yapın.’ denildiğinde dediler ki: ‘Şayet savaşmayı biliyor olsaydık size tabi olur (sizinle beraber savaşa çıkardık).’ (Bu sözü söyledikleri) o gün, imandan daha çok küfre yakındılar. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı (inanmadıkları şeyi) söylüyorlar. Allah, onların gizlediklerini en iyi bilendir.”[3]

Bu hadisede ilk bakacağımız husus, bunun neden Medine’de değil de yola çıkıldıktan sonra olduğudur. Şayet sebep Peygamberimizin (sav) münafıkları dinlememesi ise o zaman Medine’de savaşmama kararı alabilir ve orduya hiç katılmayabilirlerdi. Ortaya konan tüm illetler şunu göstermektedir ki bu, kasıtlı olan bir ameldir. Çünkü bir orduya baştan katılmamak ile yarı yolda onları terk etmek aynı etkiyi bırakmaz. Münafıklar İslam ordusuna en fazla zarar verecek yöntemi seçmiş ve uygulamıştır.

Münafıkların bu fiili aslında İslam cemaatinin farklı vesilelerle karşılaştığı/karşılaşacağı bir hâldir. Beraber yol yürünürken kardeşlerinin herhangi bir sebeple uzaklaşması fertleri etkiler, ama mücadele sırasındaki terkin acısı daha çoktur. Her hâle zihnen hazırlıklı olmak ise imtihanları hafifleten en önemli etkendir.

Münafıklarla ilgili Peygamberimizin (sav) gözettiği siyaset çok önemlidir. O, münafıklara direkt tepki göstermek yerine, vahiyle Müslimleri baş başa bırakmış ve münafıkların fiillerini görmelerini sağlamıştır. Mantıken düşünüldüğünde Uhud Savaşı’nın neticesi, münafıkları haklı çıkaran bir sonuçtur. Ama savaşın neticesi her evi etkileyince öfke ve kin bir ânda münafıkların üzerine yöneldi. Ağızlarını doldura doldura haklı çıktıklarını Medine’de söyleyebilecekken, onlara yönelen öfke nedeniyle seslerini çıkartamadılar. Bu durum siretin geneline de yansımıştır. Öyle ki artık vahiy bile gelmeden İslam toplumu münafıklara yönelik tepkisini ortaya koymuştur.

Münafıkların fiilleriyle ilgili olarak Kur’ân’da çokça ayet mevcuttur. Allah (cc), diğer küfür topluluklarına kıyasla münafıkları daha da yakından tanıtmaktadır. Uhud Savaşı’nda münafıkların durumunu da Âl-i İmran Suresi’nde bize haber vermektedir. Bu yönüyle Kur’ân’ın eğitim metodunu bir kez daha görmekteyiz. Kur’ân, yaşanan hadiseler üzerinden ders çıkartarak müminleri uyarmış ve bu durum onlar için daha kalıcı olmuştur.

Son olarak şu hususun altı çizilebilir: Bazı yazarlar İslam ümmetinin cihad adı altında değil de Arapların savaşçı olmaları nedeniyle böyle bir mücadele içerisinde bulunduklarını iddia etmekte, dolayısıyla bu büyük ameli/ibadeti küçük göstermektelerdir. Eğer bu tez doğru olmuş olsaydı o zaman münafıkların Arap savaşçılığından etkilenip her savaşta en ön safta olmaları ve Peygamber’i (sav) asla terk etmemeleri beklenirdi. Ancak münafıkların, Uhud başta olmak üzere birçok savaşta gösterdikleri gevşeklik, meselenin Arap savaşçılığıyla ilgili değil de Allah’a (cc) hakkıyla kulluk edilen bir amel olan cihadla ilgili olduğunu göstermektedir.

Davamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

 

[1]. Sîretu İbni Hişâm, 2/66

[2]. Sîretu İbni Hişâm, 2/64

[3]. 3/Â-li İmran, 167