Allah’ın adıyla.

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Yüce Allah her birinize af ve afiyet ihsan etsin. Sizleri sevdiği, razı olduğu ve rahmetiyle kuşattığı kullarından kılsın. Maddi ve manevi hastalıklardan muhafaza etsin. Allah (cc) izin verirse bu ay, güncel bir mesele üzerine hasbihâl edeceğiz. Çaba bizden, başarı Allah’tandır.

Bizleri arındırsın diye yüreğimizi açtığımız vahiy, ısrarla bir noktaya işaret eder: Şirk ehli tuzakçıdır!

“Böylece biz, her beldenin önde gelenlerini oranın suçlu günahkârları kıldık ki orada tuzaklar kursunlar. Oysa onların tuzakları, yalnızca kendilerine zarar verir. Farkında da değillerdir.”[1]

“Ve büyük büyük tuzaklar kurdular.”[2]

Vahiy, onların tuzakçı olduğunu ifşa etmekle kalmaz; aynı zamanda kurdukları tuzaklara örnekler verir. Daha önceki sayılarda bu konuya yer vermiş, Kur’ân’da örnek verilen tuzaklara dikkat çekmiştim.[3] İlgilileri o yazıya yönlendirerek daha güncel bir konuya, günümüze dönmek istiyorum. Hiç şüphesiz şirk ehli bugün de fasid çalışmalarına devam ediyor, birbirlerine süslü/yaldızlı sözler fısıldıyor, inananların ayağını kaydırmak için gece gündüz aralıksız tuzak kuruyor ve kurmaya da devam edecektir. Normaldir; zira müşrik, tevhid sözleşmesini bozarak Rabbine ve özüne/fıtratına ihanet etmiştir. İhanet ahlakı ile tuzakçılık ikiz kardeştir. Normaldir; zira müşrik, vahiyden yüz çevirip şeytanın sesine kulak vermiştir. Şeytan ise tuzakçıdır ve dostlarını tuzak kurmaya teşvik eder.

Şirk ehlinin tuzaklarını tahdit etmek olanaksızdır. Zira şirk ehli sürekli kendini güncellemekte, yeni şartlara uygun hile, desise ve tuzak üretmektedir. Bu nedenle bu yazıda uzun zamandır dikkatimi çeken ve önemli bulduğum bazı örneklere yer vereceğim:

  • Analiz Hesapları/Profilleri

İslam toplumuna ulaşan haberlerle ilgili Yüce Allah bize iki ölçü öğretir:

Haberi getirenin kimliğine dikkat etmek

Gelen haberi Resûl’e (sav) veya istinbat (olayları değerlendirme ve ferasetle sonuç elde etme) kabiliyeti olan ilim, hikmet ve basiret ehline yorumlatmak:

“Ey iman edenler! Fasık biri size bir haber getirdiğinde, onu (iyice araştırıp doğru olup olmadığını) açıklığa kavuşturun. Ta ki bilmeden bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmayasınız.”[4]

“Onlara emniyete ya da korkuya dair bir haber geldiğinde (haberin olumlu olumsuz etkisini hesaba katmadan) onu yayarlar. Şayet onu (kimseye anlatmadan önce) Resûl’e ya da yöneticilerine götürselerdi, olaylardan sonuç çıkarma kabiliyeti olanlar, o haberin (doğru mu, yanlış mı, bırakacağı etki faydalı mı, zararlı mı) hakikatini bilirlerdi. Allah’ın sizin üzerinizde lütfu ve rahmeti olmasaydı azınız müstesna, şeytana uymuştunuz.”[5]

Dinî/Siyasi ölçülerini vahiyden alan insan, habere/bilgiye bu iki ölçüyle yaklaşır. Mezkûr ayette ölçüyü çiğneyenlerin,[6] kalbi hastalıklı münafıklar olduğunu görüyor, onları kınayan bir ayetten, bu ölçüyü elde ediyoruz. Bugüne döndüğümüzde ise şu gerçekle karşılaşıyoruz: Allah’ın (cc) rahmet ettikleri müstesna çoğu insan, hiçbir şekilde tanımadığı insanlardan hem bilgiyi hem de bilginin yorumunu alıyor. Aynı ânda iki ilkeyi birden çiğniyor. Bunlara da analizci veya analiz hesapları/profilleri deniyor. Aslında İslami kesime yön vermeye çalışan bu hesapların sorunlu olduğu, basit bir akıl yürütmeyle anlaşılabilir. Ne ki vahyin ölçülerinden yüz çeviren insan, akla/basirete sırt döndüğünden anlayamıyor. Şöyle ki; bu hesapların yazıp çizdiği çoğu konuyu ima edenler dahi içeride yatıyor. Bu hesaplar ise haber paylaşıyor, yorum yapıyor, açıkça taraf tutuyor, hedef gösteriyor, tehdit ediyor… Sistem tarafından engellenmek şöyle dursun, her geçen gün etki alanları genişl(ettiril)iyor. İnsanın sorası geliyor: “Siz mi ‘Vatan’da şube açtınız, ‘Vatan’ mı sizde şube açtı?”

  • Söz Sahiplerini Yönlendirmek

Yüce Allah bizlere nasıl bir çevre oluşturup kimlerle oturmamız, kimleri bitâne edinmemiz ve kimlerle istişare etmemiz gerektiğine dair bir ölçü veriyor:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının ve sadıklarla beraber olun!”[7]

Ebu Said El-Hudri’den (ra) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah bir nebi gönderdiği ve bir kimseyi halife yaptığı zaman muhakkak onun iki tür sırdaşı olmuştur. Bunlardan biri ona iyiliği emreder ve onu o yola teşvik eder. Öbürü de ona kötülüğü emreder ve onu buna teşvik eder. Korunmuş olan ise Yüce Allah’ın (fenalıklardan) koruduğu kimsedir.”[8]

Aişe Annemiz’den (r.anha) rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Allah bir yönetici hakkında hayır dilerse ona sadık bir yardımcı verir. Eğer o yönetici bir şeyi unutursa bu yardımcı ona hatırlatır. Eğer yönetici o işi kendisi hatırlarsa bu yardımcı ona yardımcı olur. Eğer Allah o yöneticiye hayırdan başkasını dilerse ona kötü bir yardımcı verir. Eğer yönetici yapılması gereken bir işi unutursa o yardımcı, ona bunu hatırlatmaz. O yönetici kendisi hatırlarsa bu yardımcı o işin yapılmasında ona yardımcı olmaz.”[9]

İlim adamları, davetçiler ve kanaat önderleri yukarıdaki ölçülere dayanarak yakın çevresine dikkat etmelidir. Aksi hâlde yakın çevreleri kendileri için bir tuzağa dönüşebilir. Şöyle ki; şeytani sistem, sözü etkili insanları psikolojik tahlile tabi tutarak o insanların güçlü ve zayıf yönlerini tespit ediyor. Sonra zayıf yönlerini kullanarak onları yönlendirecek adamları çevrelerine yerleştiriyorlar. Sevgiye/İlgiye aç insanın yöresine, sürekli ona sevgi/ilgi gösteren adamlar yerleştiriyorlar. Hedef şahıs da fıtri olarak, yapay sevgi/ilgi gösterisinde bulunan adamı kendine yakınlaştırıyor. Onaylanma ihtiyacı olan insanın çevresine sürekli onu öven, yaptıklarının benzersiz olduğunu iddia eden, en basit eylemini dahi stratejik anlamda deha olarak sunan insanlar yerleştiriyorlar… Bir örnekle somutlaştıralım: İsrail Devleti, nüfusuna oranla dünyada en fazla psikolog kullanan ülke… Araplarla bir antlaşma yapmak, böylece Filistin’deki varlığını meşrulaştırmak istiyor. Lakin şöyle bir sorun var: Arap yöneticilerinin çoğu gerçekte siyonizme uşaklık ediyor. Ancak hiçbiri; uşaklığını belgeleyecek, halkını galeyana getirecek ve meşruiyet krizine neden olacak bir işe girişmek istemiyor. İsrail, liderleri yakın takibe alıyor. Bunun sonucunda Enver Sedat’ın Nobel ödülü takıntısı olduğunu fark ediyorlar. Akabinde gerek çevresine yerleştirilen adamlara gerek medyadaki adamlarına şu fikri işlettiriyorlar: Şayet Enver Sedat, İsrail ile antlaşma imzalarsa Nobel Barış Ödülü’nü alır! Enver Sedat, Araplar için bir utanç belgesi olan antlaşmayı imzalıyor. Yani bir liderin zaafı, bir kavmin zaafına dönüşüyor…

Mısır’da dikkatimi çeken bir durum olmuştu. İtikadi farklılığı olan âlimler, birbirine uzaktı. Bu, anlaşılabilirdi. Fakat aralarında itikadi farklılık olmayan âlimler de birbirine uzaktı… Oysa bu uzaklığın rasyonel hiçbir izahı yoktu. Meseleyi konuştuğum deneyimli bir ilim talebesi, ilginç bir tecrübesini paylaşmıştı benimle: Bir grup genç, yıllarca bir muhaddisin ilim halkasına katılıyor. Halkanın en başarılı ve hocaya en yakın öğrencisi, herkesin sevdiği bir genç. Kendisiyle konuştuğum genç demişti ki: “Yıllar sonra göz altına alındım. İşkenceciler arasında biri çok ilginç sorular soruyordu. Sanki polis değil de bizden biriymiş, ne düşündüğümü/düşüneceğimi biliyormuş gibiydi…” Bir ara fırsat bulup göz bağının altından bakmış. Sonuç tahmin ettiğiniz gibi… Verilen örneğin konumuzla bağlantısı şöyledir: O hoca, Mısır’daki tüm gelişmeleri, bir işkenceciyle istişare ediyor. Yani sistemle oturup, sistem karşıtı insanlara -veya kardeşlerine- karşı hukuk belirliyor!

Şahit olduğum tecrübelere dayanarak, bu yönlendirmelerin iki güncel örneğine işaret edebilirim:

Birincisi, tüm aşamaları planlanmış soruları yöneltmek. Örneğin; birisi özel ortamda bir hocaya soru soruyor. Soru, “Sizinle ilgili falan hocaya soru sordum, şöyle şöyle dedi, siz ne dersiniz?” şeklinde oluyor. Soruyu duyan hoca ne yapmalı? Şer’i ölçüleri gözetmeli! Şer’i ölçüler gözetilirse, ister İblis’in ister İblis yamağı insî şeytanların tuzağı olsun fark etmez; tuzak kuran, tuzağa düşer; avucunu yalar. Peki, şer’i ölçü nedir? “Bir meclisten başka meclise laf taşımanın haram olduğunu bilmiyor musun?” demektir. “Beni, meclisinde isteyenin istediği günahı işleyeceği bir fasık mı zannediyorsun.” demektir. Şayet karşıdakini tanıyorsa da, “Sen benim kardeşimsen o da benim kardeşim. Kardeşlik hukukunu çiğnememek adına bu söylediğini o kardeşime sormalıyım.” demektir. Böyle bir ahlaki ufka ulaşıldığında nasıl bir tevhidî toplum oluşacağını düşünebiliyor muyuz? Peki, o kardeşimiz şer’i ölçüleri çiğneyip cevap verdiğinde ne oluyor? Soruyu soran, aldığı cevabı direkt karşı tarafa iletiyor. Bazen bizzat gidip soruyor, çoğunlukla da “bir dost” olarak ses kaydı atıyor. “Falanca sizinle ilgili şöyle diyor, ne dersiniz?” Tabii şimdi yeni bir imtihan süreci başlıyor. Şayet muhatap şer’i ölçüleri gözeten biriyse, “Bunu bir soralım, ne iştir?” diye düşünüyor. O da şer’i ölçüleri yok sayarsa, “Sen misin benim hakkımda böyle konuşan!” diye, ağzına geleni söylüyor. Belki de Allah’a (cc) kafa tutan, şirki meşrulaştıran, fahşa ve münkeri yayanlara dahi reva görmediği bir üslup kullanıyor. Burada asıl mesele şudur: Soruların yöneltildiği insanların hassas noktaları biliniyor. Bundan dolayı o hassasiyeti harekete geçirecek, duyguların aklı örtmesini sağlayacak sorular soruluyor. İlmî yeterlilik hususunda hassasiyeti olana “ilmî yeterliliğinin” eleştirildiği, mal hassasiyeti olana “mali güvenilirliğinin” eleştirildiği, düzen hassasiyeti olana “düzensiz/disiplinsiz cemaat olmakla” eleştirildiği iletiliyor. Önce zayıf olduğu hassas noktasına parmak basılıyor, yara kanatılıyor; o ruh hâliyle verilen cevap da karşı tarafa iletiliyor.

Yıllar önce bir grup genç adına biri geldi. Bir hocanın benim hakkımda ileri geri konuştuğunu söyledi. Ellerinde de ses kaydı var. Aradan geçen on üç yıldan sonra diyaloğumuzu hatırlayabildiğim kadarıyla -mealen- aktarıyorum:

“Ses kaydı yaptığınızdan Hocanızın haberi var mı?”

“Yok.”

“Neden gizli kayıt yapma gereği duydunuz?”

“Hocamız sizin yüzünüze gülüyor, arkanızdan derslerinize gelmeyi yasaklıyor.”

“Bunda ne tür bir yanlışlık gördünüz?”

“İki yüzlülük yapıyor.”

“İki yüzlülük niye sizi rahatsız etti?”

“Günah/Masiyet olduğundan.”

“Peki, gizli ses kaydı yapmak, sonra bunu başka meclise taşımak, iki Müslim’in arasını bozmak günah değil mi?”

“…”

“Size göre yanlış yapan Hocadan ne farkınız kaldı? Siz de masiyet işliyorsunuz!”

“…”

“Bildiğim kadarıyla o Hoca, ‘Buraya gelen, başka bir yere gitmeyecek.’ diye söz alıyor. Sizden de bu sözü aldı mı?”

“Evet, aldı.”

“O zaman siz sözünüzü bozmak istemişsiniz, o da engel olmuş.”

“Bu söz yanlış değil mi? Neden insanları hayırdan (ilim meclislerinden) alıkoyuyor.”

“Silah zoruyla mı söz aldı sizden, vermeseydiniz.”

“…”

“Madem söz verdiniz, sözünüze sadık kalsaydınız. Umulur ki Allah, sadakatinizi ödüllendirip sizi farklı bir ilim kapısıyla rızıklandırırdı.”

“…”

“Şu ân benim sesimi de kaydediyor musun?”

“Estağfurullah, Hocam.”

“Çelişkinin farkında mısın?”

“…”

Mealen aktardığım olayın konumuzla ilgisi şudur: Bir grup samimi gencin arasında, hiç de samimi olmayan biri var. Hakkımda konuşan ve sesi kaydedilen Hocayı alenen kışkırtıyor. Onun ilmî yeterliliğini, davetçiliğini ve cesaretini, benim adımı vererek ve karşılaştırma yaparak sorguluyor. Hoca da o öfke hâliyle normal zamanda söylemeyeceği, özür dilemek zorunda kalacağı sözler söylüyor. Alenen kışkırtılan hocanın sesi kayda alınıyor ve bana ulaştırılıyor. Neyse ki yapılan kaydı imha ettirip bu konuyu Hocayla bire bir konuştuk ve olay suhuletle çözüldü. Tam tersi olsa ne olurdu? Ben de İslami usülleri çiğneyip Hocanın söylediklerine cevap verseydim, muhtemelen benim ses kaydım da o Hocaya ulaşacaktı… İslam dünyasında yüzlercesine şahit olduğumuz bir kayıkçı kavgası da biz başlatmış olacaktık… Bu, yalnızca bir örnek. Biz şer’i usulleri koruduğumuzda Allah da (cc) bizi insî ve cinnî şeytanların tuzaklarından koruyor. Biz şer’i usulleri çiğnediğimizde nefsimizle başbaşa, yardımsız bırakılıyoruz; her türlü tuzağa teşne oluyoruz.

İkincisi, yaşanan bir hadisede duygusal konuşmalar yaparak söz sahibi insanları yönlendirmektir. Örneğin; X şahsın veya yapının bir hata yaptığı düşünülüyor. Olması gereken, kardeşine nasihat etmektir. Her işi en güzel şekilde, ihsan üzere yapmamızı emreden şeriata uyarak iyice düşünmek, en güzel üslubu bulmak ve muhataba nasihat etmek… Bu noktada “iliştirilmiş” tipler devreye giriyor. Söz sahibi kişinin hassasiyetine dokunarak acele ettiriyor. Yani şeytanı sürece dâhil ediyor. Yönlendirilmek istenen kişi duygusal ise hüngür hüngür ağlayarak, “Din elden gitti, saptık, bittik…” edebiyatı yapıyor. Yönlendirilmek istenen kişi davet hassasiyeti olan biri ise hatanın tevhid davetine verdiği zararları sıralıyor. Yönlendirilmek istenen kişi taviz konusunda hassas ise yapılan hatanın bir taviz olduğu, tavizin ardı sıra yeni tavizler doğuracağını anlatıyor. Neticede yönlendirilmek istenen kişi, o duygusallıkla hak sözü, yanlış bir üslupla söylüyor. Nasihatten umulan hayır; sökükleri dikmek, gedikleri yamamak ve çatlakları sıvamakken tam tersi bir etki yapıyor. Sökük, gedik ve çatlak iyice genişliyor.

Söz sahibi insanlar “acele ettirildiklerini” fark ettiğinde durup düşünmeliler, neden? Acele ettiren insanların hayatına bakmalılar; gerçekten bu adam din konusunda özverili mi? Namazında, ticaretinde, aile hayatında, İslam cemaatine aidiyetinde… hassas mı? Din bir bütünse ve hassasiyet kalbin ameliyse, bir insanın tüm meselelerde gevşek, yalnızca bir konuda hassas olması düşünülemez.

Bir şeyi unutmamak gerekir: Şeytan, Allah Resûlü’nün cemaatine üçte bir oranında insan iliştirmiştir: Münafıklar! Ve Allah Resûlü (sav) bazen bu münafıklardan etkilenmiş, vahiy tarafından uyarılmıştır. Nebi’yi etkileyen “iliştirilmiş tipler” hiç şüphesiz bizi de etkileyebilir:

“İnsanlardan öylesi vardır ki; dünya hayatına dair söyledikleri senin hoşuna gider/sözleriyle seni etkiler. O, kalbinde olanın (iyilik, güzellik, ıslah) olduğuna dair Allah’ı şahit tutar. Oysa o, düşmanın en beter olanıdır. (Bir işin başına yönetici olduğunda ya da) yanınızdan ayrıldığında yeryüzünde bozgunculuk yapmak, ekini ve nesli yok etmek için çalışır. (Oysa) Allah, bozgunculuğu sevmez. Ona: ‘Allah’tan kork!’ denildiği zaman, gururu/kibri onu günaha sürükler. Böylesine cehennem yeter. O, ne kötü bir yataktır.”[10]

“Onları gördüğünde cüsseleri/kalıpları hoşuna gider. Konuşacak olsalar sözlerini dinlersin. Onlar, (kendi başına ayakta duramayan, meyve vermeyen,) duvara yaslanmış kütük gibilerdir. Her çığlığı kendi aleyhlerine sanırlar. (Dış görünüşleriyle cesur, özü sözü bir görünseler de iç dünyalarında korkak ve her şeyden ürken bir yapıları vardır.) Asıl düşman onlardır, onlardan sakın. Allah, onları kahretsin, nasıl da çevriliyorlar?”[11]

  • Dolaylı Kınama

Bir insanı kınamanın iki yolu vardır. İlki, alenen kınamaktır. Bu, açıktır. İkincisi de dolaylı olarak kınamaktır. Bir tuzak olarak kullanılan ve güncel örnekleri olan kınama, ikincisidir. Dolaylı kınama, bir insanın yanında onunla aynı işi yapan bir başkasını ölçüsüzce övmektir. Bu, dolaylı olarak o kişiyi, “Sen onun gibi değilsin, işini düzgün yapmıyorsun.” diyerek kınamaktır. Aynı zamanda şahsın kalbine kin, kıskançlık ve nefret tohumları ekmenin etkili yollarındandır. Saltanat dönemlerinde paşaları birbirine kırdırmak için kullanılan yöntem, “ecdadın” kafatasçı ahfadı tarafından bugün de itinayla kullanılmaktadır.

İyi niyetli övgü/iltifat, Rahmânidir. Rahmâni olan her şey gibi kalbe huzur ve inşirah verir. Kötü niyetli övgü, şeytanidir. Şeytani olan her şey gibi bu da kalbi huzursuz eder, daraltır. Böyle bir durumla karşılaşan kişi Yüce Allah’a sığınmalı, şeytanı ve dostlarını O’na (cc) havale etmelidir:

“Şeytandan sana bir dürtü/vesvese gelirse, Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, (işiten ve dualara icabet eden) Semi’, (her şeyi bilen) Alîm’dir.”[12]

Şeytan, çoğu zaman dostlarının dilinden konuşur:

“Şüphesiz ki şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına (böylesi şüpheleri) vahyeder/fısıldar.”[13]

O sese kulak verenler, şeytani bir istikamette yol alırlar. Ondan Allah’a sığınanlar, itikadi ve ahlaki istikametlerini korurlar.

  • Operasyon Hesapları/Profilleri

Operasyonel hesaplar/profiller, belirli bir amaca yönelik oluşturulmuş yapay hesaplardır. Bir kişiyi ve camiayı destekler gibi görünür, algı oluştururlar. Örneğin; yalnızca X siyasi partisinin paylaşımını yapar, sadece Y camiasının liderini ön plana çıkarır ve taraf oldukları içerikler üretirler. Amaç; bu hesabı inceleyenlerin, hesabın profilindeki kişiyi, camianın “özel” bir ferdi zannetmeleridir. Şu âna kadar karşılaştığım örneklerden yola çıkarak bu hesaplardan üç çeşit operasyon yapıldığını söyleyebilirim:

Günün birinde, mensubiyet algısı oluşturduğu camia hakkında olumsuz ve suçlayıcı paylaşımlar yapma operasyonu!

İstihbaratların sıklıkla başvurduğu bu yöntem, eski bir Yahudi tuzağıdır:

“Ehl-i Kitap’tan bir grup: ‘Günün başında iman edenlere indirilene inanın. Günün sonunda da inkâr edin. Umulur ki onlar da (dinlerinden) dönerler.’ dedi.”[14]

“Bu onların, dinle bağları zayıf kimselerin kafalarını karıştırmak için yaptıkları bir hileydi. Zira, günün başlangıcında mümin gözüküp sabah namazını Müslümanlarla kılmak, gün sonunda ise dinlerinden çıkmak, böylece cahil insanların, ‘Onlar, Müslümanların dininden onda gördükleri kusur ve noksanlıktan dolayı döndüler.’ demelerini sağlamak üzere kendi aralarında konuşup anlaşmışlardı.”[15]

Siz bir camianın fanatik takipçisi zannettiğiniz hesaptan, o camiayı suçlayıcı şeyler okuduğunuzda “içeriden konuşuyor” diye düşünüyorsunuz. Suçlamaların sıhhatine dair şer’i ölçüyü ihmal ediyor; tebeyyün etmeden o bilgiye inanıyorsunuz. Operasyonun hedefi de tam olarak bu! Önce bir algı oluşturmak, sonra o algıyı besleyip güçlendirmek ve nihayet algının, aklın ve şer’i ölçülerin önüne geçmesini sağlamak.

Bir camiayı karalama operasyonu!

Bir camianın mensubu gibi görünen şahıs para topluyor, karşı cinsle ahlaksız yazışmalar yapıyor, insanlara hakaret ediyor… İslam’ın yasakladığı ne kadar fahşa ve münker varsa işliyor. Bir yandan da mensubiyet algısı oluşturmaya çalıştığı camianın paylaşımlarını yapıyor. Dışarıdan bakan bir göz de X camiaya mensup birinin ahlaksızlığını, o camianın tamamına mâl ediyor.

Sistem içindeki karanlık odaklar bu konuda çok mahir. Dün sokaklarda yaptığı şeyi, bugün sosyal medyadan icra ediyor. Şeyh Said kıyamına halkın teveccühünü gören sistem; çapulculara mücahid kıyafetleri giydirip evleri yağmalattı, mahreme el uzattırdı… PKK’ye destek veren Kürt köylerine, PKK militanı gibi giydirdiği itirafçılarla baskınlar düzenledi… Kürtlerde İslami uyanış başlayınca, eline satır tutuşturduğu adamlarına tekbir sesleriyle insan katlettirdi… Böylece uyanışa karşı, Kürtlerde soru işaretleri oluşturdu… Şimdi de aynı şeyi sosyal medyadan, tevhid ehline ve diğer sistem muhaliflerine karşı kullanıyor.

Şahısları/Cemaatleri birbirlerine düşman etme operasyonu!

Mensubiyet algısı oluşturmuş hesap, bir şahsı/cemaati hedef alıyor. Hakaret ediyor, ithamlarda bulunuyor; acısına seviniyor, sevincine üzülüyor… İnsanda kin ve buğz oluşturacak ne kadar şey varsa yapıyor… Hedef şahıs/cemaat, hesaba cevap verdiğinde şeytanın taraftarları için şenlik başlıyor. Hedef şahıs/cemaat cevap vermese bile şahıslar arasında oluşan soğukluğu kâr sayıyor.

Çözüm elbette şer’i şerife dönmek; İslam’ın ölçülerini günlük hayatımıza, sosyal ilişkilerimize, sevgimize ve buğzumuza hâkim kılmak. Örneğin;

  • Bilmediğimiz şeyin peşine düşmemek[16]
  • Haberleri tebeyyün edip açıklığa kavuşturmak[17]
  • Şeytanın, kardeşlerin arasını bozmaya çalıştığını bilmek[18]
  • Şirk ve nifak ehlinin, tuzakçı ve bozguncu olduğunu bilmek.[19]
  • Paralel/Alternatif Din ve İdeoloji

Bir zihniyete karşı mücadele etmenin en etkili yolu, onun karşısına bir benzerini koymaktır. Hedef düşünce yapısının kavramlarıyla konuşan, onunla aynı hassasiyetlere sahip; ancak onun asli gayesinin tam zıddı bir amaca hizmet eden bir zihniyet… Allah Resûlü’nün (sav) sözleriyle söyleyecek olursak, “Bizimle aynı ciltten olan, bizimle aynı dili konuşan, cehennem kapısında durup Allah’a davet eden”[20] bir zihniyet… Dine karşı din,[21] ideolojiye karşı ideoloji… Yakın tarihten birkaç örnek verelim:

1917 Ekim Devrimi sonrası komünizm tüm dünyada tartışılmaya başlamıştır. Zira yaklaşık yüz elli yıldır teori olarak okunan bir ideoloji, ilk defa ete kemiğe bürünmüştür. 31 Ekim 1920 tarihinde Mustafa Kemal, çalışma arkadaşlarına yolladığı bir notta şöyle der:

“Komünistliğin memleketimizde değil, henüz Rusya’da bile uygulama kabiliyeti hakkında açık kanaatlerin ortaya çıkmadığı anlaşılmaktadır. Bununla beraber içeriden ve dışarıdan çeşitli maksatlarla bu cereyanın memleketimize girmekte olduğu ve buna karşı makul tedbir alınmadığı takdirde de milletin pek ziyade muhtaç olduğu birlik ve sükûnetini bozacak durumların belirmesi de imkân dairesinde görülmüştür. En makul ve tabiî tedbirler olarak aklı başında arkadaşlardan hükümetin bilgisi dâhilinde bir Türkiye Komünist Partisi teşkil ettirmek olacağı düşünüldü. Bu takdirde memlekette bu fikre dayalı bütün cereyanları bir sonuca getirme mümkün olabilir.

Girişimci heyeti otuz kişiden meydana gelen genel merkezi arasında seçkin arkadaşlarımızdan Fevzi, Kâzım Karabekir, Ali Fuat Paşalar ile İsmet Beyler’in de gizli olarak dâhil bulunmasını uygun gördüm. Bu sayede bugün memleketi tutan millî savaşımızın kahramanı bulunan arkadaşlarımız bu teşkilatta öncü bulunacaklar ve onların bilgi ve düşünceleri, meydana gelenler ve girişimler üzerinde etkili olacaktır.”[22] [23]

Görüldüğü üzere Türkiye’de “Türkiye Komünist Fırkası” kurulmuş, M. Kemal’in yakın arkadaşları bu çalışmada yer almış ve yine M. Kemal’in emriyle parti kendisini feshetmiştir.

Amaç bellidir: Türkiye’ye gelmesi beklenen komünizm ideolojisini kontrol altına almak, halkta karşılık bulması durumunda onu rejimin çıkarları için kullanmak.

Benzer bir tablo da 12 Ağustos 1930’da, muhafazakâr cepheyi toplayan Serbest Fırka’da yaşandı. 12 Ağustos 1930’da Mustafa Kemal’in emriyle kurulan parti, 18 Aralık 1930’da kurucu Fethi Okyar’ın girişimiyle feshedildi. Sürece şahitlik eden Yakup Kadri Karaosmanoğlu -İdris Küçükömer’in aktarımıyla- şöyle der:

“Şu hâlde bir gün öyle sanıyorum ki Atatürk bir muhalefet partisinin kurulmasına yol açarken yukarıda tahmin ettiğimiz niyetlerden başka, o keskin ‘intuition’ kudretiyle sezinlediği yeraltı gericilik hareketlerini meydana çıkarmak maksadını gütmüştü. Ve bununla, aynı zamanda, devrim nizamının memlekete yerleşmiş olduğu zehabına düşmüş bulunan CHP’yle hükümeti uyarmak istemişti.”[24]

“Türkiye Dâru’l İslam mı, yoksa Dâru’l Küfür mü?” sorusuna, “Türkiye Dâru’l Acaiptir (İlginçlikler Diyarıdır).” diyen hoca ne kadar da doğru söylemiş! Türkiye’de solun ve muhafazakârların, günün sonunda “Mustafa Kemal’in askerleriyiz.” noktasına gelmesi, düşünen her insanı mutlaka şaşırtmıştır. Kemalizme muhalefet iddiasıyla yola çıkanların, nasıl oluyorsa Kemalizmin kurşun askerlerine dönüşmesi, işte bu müdahale ve yönlendirmelerde gizlidir. Zira Kemalizm, yalnızca kendisini var eden bir ideoloji değil, muhalifini de kurup yönlendiren bir ideolojidir. Bu sebeple Türkiye’de siyaset; iktidarıyla muhalefetiyle, solcusuyla muhafazakârıyla… ya yolun başında ya ortasında ya da sonunda Kemalistleşmektedir. Şayet yakında “Muvahhid (!) Kemalistler” gibi bir oluşum kurulursa, şaşırmayacağız.

1962 Hindistan seçimlerini Hindistan Komünist Partisi kazanır (HKP). Bu, ABD’nin Asya’da aldığı ciddi bir darbedir. CIA devreye girer ve Komünist partinin karşısına başka bir Komünist hareket koyar. Hikâye şöyle başlar: Önce parti içindeki şahsi çekişmeleri tespit eder, sonra yarayı kaşıyarak hareketi ikiye bölerler:

“CIA bir süre sonra Hindistan Komünist Partisi Madras İl Örgütünün, daha çok da şahsi çekişmeler nedeniyle Moskova yanlısı Yeni Delhi parti merkezine tepki olarak Pekin’in eleştirilerini tekrarlamaya başladığını saptadı.

Clarridge Yeni Delhi’den istasyon şefi sıfatıyla Madras’a gitmeye gönüllü oldu. Madras’a gitmeden önce Almanya’da, Münih yakınlarındaki CIA Avrasya operasyonları merkezine giderek müthiş bir harekât planı hazırlanmasında yer aldı. ABD’nin Sovyetlere karşı anti-komünist operasyonlar karargâhı Münih’teydi. Sonra da Madras’a geçerek Washington yakınlarında, Langley’deki CIA karargâhının onayından geçen planı uygulamaya başladı.

Daha önce CIA ajanları tarafından çalınmış belgelerden üretilmiş, güya Çin Komünist Partisi antetli kâğıtlarla, Madras örgütüne sanki Pekin’den gönderilmiş gibi, ‘Doğru devrimci çizginizi, başarılarınızı takdirle izliyoruz.’ tadında mektuplar, makaleler yollamaya başladı. Madraslı Komünist liderlerle güya Pekin’den, yani Merkez’den gelen bir Çin görevlisi sahte kimliğindeki CIA ajanıyla gizli buluşmalar dahi ayarlandı. Hintli komünistler, Çinli komünist ajanla buluştuklarını düşünürken aslında bir CIA ajanıyla buluşuyorlardı. Buluşmalara giden ‘Petros’ kod adlı CIA ajanı aslında Çinli bile değildi. Ama çekik gözleriyle, Hintlilerin onu Çinli var sayacaklarını düşünmüştü CIA ve yanılmamıştı.

Böylelikle Pekin’in haberi bile olmadan, sanki Pekin tarafından gönderilmiş gibi, CIA tarafından, daha çok bizzat Clarridge tarafından kaleme alınmış makaleler, Madras örgütünün yayın organında düzenli olarak yayımlanmaya başlanmıştı. Bunlar Hindistan Komünist Partisi’nin Moskova yanlısı çizgisini ‘pasifist’ bulan, kitleleri ‘halk savaşı’ için daha keskin mücadeleye çağıran makalelerdi. Mao’nun da dediği gibi, ‘Zafer namlunun ucundaydı.’ Aslında CIA ajanının bütün yaptığı, Çin Komünist Partisi yayın organı Halkın Günlüğü gazetesindeki başyazıları alıp, biraz daha sola çekip keskinleştirerek yeniden yazmaktı. Clarridge anılarında, her yazıyı Mao’nun ünlü bir sözüyle, ‘Devrim tarihin lokomotifidir.’ sözü ve ‘Merkez’ imzasıyla bitirdiğini yazacaktı.

Herhâlde kendince çok eğleniyordu Clarridge, ama yaptığının ciddi sonuçları olacaktı. Hindistan’da bölünen komünistlerin kaybettiği 1962 seçimini -aslında ABD yanlısı olmasa da, ABD’nin Sovyetlere karşı el altından desteklediği- Cevahirlal Nehru’nun Hindistan Kongre Partisi kazandı. Onu takip eden 1966 seçimini de.”[25]

Dinî ve siyasi hareketlerin karşısına konan hareketler; genelde hedef hareketin içinden çıkan, o hareketin diline hâkim ve çatışmaya sebep olabilecek sorunlardan haberdar insanlardan seçilir. Dinî ve siyasi hareketlerin karşısına konan oluşumlar, hedef hareketin dilini kullanıp hedeflerine bağlılık iddiasında olsa da tüm faaliyetleri güç ve iktidar sahiplerine hizmet eder, -bir paradoks olarak- zahiren düşmanlarına fayda sağlar, dostlarına zarar verirler. Dinî ve siyasi paralel yapıları tespit etmenin yolu; hareketin yaptıklarını bir bütünlük içinde ele alıp sonuçlar üzerinden değerlendirme yapmaktır. Örneğin; sosyalizm iddiasındaki bir yapı serbest piyasa, sufizm iddiasındaki bir yapı dünyevileşme, tevhid iddiasındaki bir yapı tağuti sisteme dost olma, şii bir yapı sünnilik veya sünni bir yapı şiilik propagandası yapıyorsa… orada durup düşünmek gerekir.

Yukarıda zikredilen örnekleri okuyan bir muvahhid, endişeye kapılabilir. O hâlde biz de vahyin üslubuna uyarak, şirk ehlinin hile ve tuzaklarına karşı endişeleri izale eden, kalbe ümit tohumları eken ve tuzaklardan korunmanın yollarını gösteren nasları hatırlayalım:

“(Öyleyse) onlara üzülme! Kurdukları tuzaklar nedeniyle de canını sıkma!”[26]

Mümin, onların kurduğu tuzaklar nedeniyle canını sıkmaz, darlanmaz. Zira bilir ki:

“(Küfre meyil gösterenler) tuzak kurdular, Allah da (onların tuzaklarını bozmak ve müminlere yardım etmek için onların tuzaklarına karşı) tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.”[27]

“Hiç kuşkusuz, onlardan öncekiler de tuzak kurdu. (Hayır, öyle değil!) Bilakis, bütün tuzaklar Allah’a aittir…”[28]

“…Kötülüklerle tuzak kuranlar için, çetin bir azap vardır. Bunların tuzakları bozulur, yok olur gider.”[29]

“…Oysa kötü düzen/tuzak, sahibinden başkasını kuşatmaz…”[30]

“…Allah hainlerin tuzağını başarıya ulaştırmaz…”[31]

“Allah, onu, kurdukları tuzağın kötülüklerinden korudu…”[32]

Tuzakları boşa çıkarmayı Yüce Allah üstlenmiştir. Kişi Rabbine ne kadar yakınsa Rabbinin de (cc) ona kurulan tuzakları boşa çıkarması o kadar yakındır. Kişi Allah’ın sınırlarını ne kadar koruyorsa Yüce Allah’ın da onu koruması o kadar güçlüdür:

“…Şayet sabreder ve korkup sakınırsanız, onların tuzakları size hiçbir zarar vermez. Allah, onların yaptıklarını (çepeçevre kuşatan) Muhit’tir.”[33]

Anahtar kavram sabır ve takvadır. Bu ikisi âdeta tuzaklara karşı önerilen manevi birer kalkandır. Bir yerde tuzak varsa; onu büyütmek, endişeye kapılmak ve kalplere korku salmak anlamsızdır. Yapılması gereken, sabrı ve takvayı kuşanmaktır.

Kur’ân, basiret ve hikmet kazandıran bir kitaptır. Onu çokça tilavet etmek, ayetleri üzerinde düşünmek (tefekkür), derin anlamlarına vâkıf olmak için çabalamak (tedebbür), ayetler arasında bağ kurmak (akletmek) ve ayetleri bir nasihatçi kılıp öğüt almak (tezekkür); kişiye basiret ve hikmet kazandırır. Kendisi nur olan Kitap, kulluk yürüyüşünde ayet ayet yola asılan bir kandil gibi, okuyucunun yolunu aydınlatır.

Son bir şey; Yüce Allah şirk ehline, onların tuzaklarını süslü gösterir:

“…Bilakis o kâfirlere tuzakları süslü gösterildi…”[34]

Onlar tuzaklarının mükemmel, muhkem ve sarsılmaz olduğuna inanırlar. Ama yanılırlar; daha doğrusu yanıltılırlar. Zira o çok güvendikleri tuzaklar, onların düzenini temelden yıkacak ve onları yerle bir edecek karşı bir tuzaktır. Tuzağın sahibi de Yüce Allah’tır:

“Muhakkak ki onlardan öncekiler de tuzaklar kurdular. Allah onların evlerini temelden yıktı, üstlerindeki tavan başlarına çöktü ve azap onlara hiç ummadıkları bir yerden geldi.”[35]

“Onlar tuzak kurdu, biz de bir tuzak kurduk, onlar farkında değillerdi. Bak (bakalım), tuzaklarının sonu nasıl bitmiş? Biz onların ve kavimlerinin tamamını yerle bir ettik.”[36]

Allah’a emanet olun. Selam ve dua ile…

 

[1]. 6/En’âm, 123

[2]. 71/Nûh, 22

[3]. Küfür Ehlinin Değişmez Karakteri: Tuzak Kurmak, Halis Bayancuk, Tevhid Dergisi, S 58, s. 12; Firavun, Halis Bayancuk, Tevhid Dergisi, S 71, s. 10-11

[4]. 49/Hucurât, 6

[5]. 4/Nisâ, 83

[6]. bk. 4/Nisâ, 83

[7]. 9/Tevbe, 119

[8]. Buhari, 7198

[9]. Ebu Davud, 2932; Nesai, 4204

[10]. 2/Bakara, 204-206

[11]. 63/Münafikûn, 4

[12]. 7/A’râf, 200

[13]. 6/En’âm, 121

[14]. 3/Âl-i İmran, 72

[15]. İbn-i Kesîr Tefsîri, 2/437, Âl-i İmran Suresi, 72. ayetin tefsiri

[16]. bk. 17/İsrâ, 36

[17]. bk. 49/Hucurât, 6

[18]. bk. 17/İsrâ, 53

[19]. bk. 6/En’âm, 123; 2/Bakara, 204-206

[20]. bk. Buhari, 3606; Müslim, 1847

[21]. Bu ifade, Şii bir sosyoloğa aittir.

[22]. Murat Bardakçı, Habertürk, 07.01.2018

[23]. Bu belge, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nin 01027719-01 numarasında kayıtlıdır. Belgeyi, araştırmacı tarihçi Murat Bardakçı, “Solculuk Tarihimize Ufak Bir Katkı” başlığıyla 2018 yılında yayımlamıştır. Metindeki sadeleştirme Murat Bardakçı’ya aittir.

[24]. Düzenin Yabancılaşması “Batılaşma”, İdris Küçükömer, Kapı Yayınları, s. 108

[25]. Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı, Murat Yetkin, DK Yayıncılık, s. 125-126

[26]. 27/Neml, 70

[27]. 3/Âl-i İmran, 54

[28]. 13/Ra’d, 42

[29]. 35/Fâtır, 10

[30]. 35/Fâtır, 43

[31]. 12/Yûsuf, 52

[32]. 40/Mü’min (Ğafir), 45

[33]. 3/Âl-i İmran, 121

[34]. 13/Ra’d, 33

[35]. 16/Nahl, 26

[36]. 27/Neml, 50-51