Sessizce yerimde dönerek, çekmeceyi açtım. Beylik tabancamı aldım. Hırsız acemi olmalıydı. Tıkırtı çıkarmıyor, âdeta evi yıkıyordu. Yataktan doğrulurken Nebahat’in yerinde olmadığını fark ettim. Saate baktım: 07.00; Nebahat’in bu saatte uyanması mümkün olmadığına göre... Acaba terör örgütleri Nebahat’i kaçırıp cezaevindeki adamlarına karşılık rehine olarak mı kullanacaklardı? Valla, kendileri bilirdi... Kesinlikle devletin Nebahat karşılığında pazarlığa oturmasını kabul etmemdi. En fazla “Siz bilirsiniz, isterseniz öldürün.” derimdi. Cannıma minnet…

Yatak odasının kapısını açtım. Sesler mutfaktan geliyordu. Ayrıca yıllardır bu evde almadığım güzel kokular... Nebahat giyinmiş, kuşanmış, süslenmiş... Kahvaltı hazırlıyor... Beni görünce gülümsedi... “Günaydın Selim’ciğim, elini yüzünü yıka, gel kahvaltı yapalım hayatım.” dedi... Ya ben ölmüş, cennete gitmiştim ya da rüya görüyordum. Saat 07.00, Nebahat uyanmış, giyinmiş, gülümsüyor, kahvaltı hazır... Bunlar yetmezmiş gibi bir de “Selim’ciğim, hayatım!” Cennette olmadığım kesindi. Zira cennette istemeyeceğim tek şey Nebahat olsa gerekti... Şayet Nebahat varsa dünya azabım devam etsin diye cehenneme girmiş olmam gerekti... Geriye tek seçenek kalıyordu; ben henüz uyanmamıştım... Kendimi cimcikledim, yüzüme vurdum, yüzümü soğuk suyla yıkadım... Yok, ne yaparsam yapayım sonuç değişmiyordu, ben uyanmıştım ve gördüklerim gerçekti. Geriye bu ilginç manzarayı anlamak kalıyordu... Anlayacaktım elbet. Ben ki yılların Selim Müdür’ü, terör örgütlerinin korkulu rüyası, devletin şerefli memuruydum... Anlayacaktım elbet…

Mutfağa geçip masaya oturdum. Galiba meseleyi çözmüştüm. Muhtemelen Nebahat’in arkadaşları kahvaltıya gelecekti. Ben de onlara hazırlanan bu ikramdan faydalanacaktım... Bu düşüncemi soru kalıbı hâlinde masaya bıraktım. Ne münasebetmiş, karı koca baş başa kahvaltı yapmak bizim de hakkımızmış, akşama istediğim bir şey var mıymış, bu aralar beni ihmal etmiş olabilirmiş, saçlarımda beliren aklar beni çok karizmatik yapıyormuş... Bu kadın beni aldatmıyor veya zehirlemeyi planlamıyorsa kesinlikle deliriyordu… Yirmi yıldır Nebahat’ten duymadığım iltifatı yarım saatte duyup, evliliğimin en bol çeşitli kahvaltısını yaptıktan sonra şubeye gitmek için masadan kalktım. Kalkmasına kalktım da ruhum ve Nebahat’in yıllar içinde yiyip bitirdiği aklım masada kaldı...

Telefonumu almak için salona uğradığımda gerçeğe bir adım daha yaklaşmıştım. Yemek masasının üstünde bir kitap: 20 Adımda Aşk Ateşini Harlayın... Kitabın sloganı da “Birinci Bahar Kaçmış Olabilir, İkinci Baharı Kaçırmayın!” Kitabı elime aldım, şöyle bir evirip çevirdim. Bildiğimiz sazan avlama kitaplarından. Dış kapak lunapark gibi, sayfaların yarısı boş, iddialı iddialı sloganik cümleler... Hani şu, yazarın kendini Allah, sizi de kul yerine koyduğu ve bilmem kaç adımda sizi yeniden yaratacağını vadettiği kitaplardan. Bu yazarlardan da nefret ediyorum, hepsi üçkâğıtçı... Vereceksin elektriği, bak bakalım yazıyor mu böyle saçmalıkları...  Yalnız itiraf etmeliyim ki bu adam beni de etkilemişti. “Neden?” derseniz; bizim Nebahat’i sabahın 07.00’sinde yataktan kaldırdığına göre yazar ya sihirbaz ya da nefesi kuvvetli bir hoca olmalıydı... Kitabın içindekiler bölümüne baktım. “Birinci adım: Güzel bir kahvaltı hazırlayarak işe başlayın” buyurmuş hazret... Kapıya doğru hareketlendim ki birincisinden daha büyük bir şok bekliyordu beni... Ayakkabılarım parlatılmış, kapı önüne konmuş, Nebahat elinde ceketim, yüzünde kocaman bir gülümseme öylece beni bekliyordu... Nebahat işte! Ne yaparsa yapsın, bu kadın münasebetsizdi. Yahu, yirmi yıl sonra iyi bir şey yapacaksın; anladık, anladık da insan yavaş yavaş, alıştıra alıştıra yapar. Biz de insanız neticede... Neyse, bir ân önce evden çıkmalıydım. Ben de öyle yaptım. Kendimi dışarı zor attım…

Evden çıktım... Bizim emektarı çalıştırdım... Evet evet, kesinlikle bu şoku atlatmalıydım. Nebahat’le mücadeleyi bırakıp terörle mücadeleye odaklanmalıydım... Bugün bizim çaylaklarla buluşacak, şu başımızın yeni belası cemaatten bir esnafı şubeye çağırarak, kanca atmaya çalışacaktık... Ola ki gelmedi, biz vatandaşı ziyaret edecektik. Gerçi Cengiz Müdür’üme de söyledim. Çaylakları “adam devşirme” konusunda eğiteceksek, seçtiğimiz numune bu işe uygun değildi. Bu adamlar bir değişik. Bunlara da kıcık olduğumu söylemiş miydim? Çıldırtıyorlar beni... Nedir abi, terörist dediğin polis gördü mü korkar, ne sorarsan sor inkâr eder... Dedim ya, bunlar bir değişik. Ne sorarsan cevap veriyorlar, üstüne meydan okuyorlar, üstüne de seni bir güzel tekfir edip İslam’a davet ediyorlar... Boğazlarına yapışasım geliyor! Ulan hıyar, sen dua et, AB sürecindeyiz! Ben sana gösterirdim kâfiri, İslam’ı... Devletin polisine meydan okunur mu? Ayrıca da elhamdülillah Müslüman’ız, dini sizden mi öğreneceğiz? Kapı gibi Diyanet teşkilatımız var. Gerçi geçen gün faize fetva verdi diye ona da kıcık olmadım değil ya... Neyse, ne diyordum? Hah, elhamdülillah biz de Müslüman’ız! Doğrudur; namaz kılmıyoruz, oruç tutamıyoruz, Kur’ân okumaya fırsat bulamıyoruz... Şaka maka bizde de hiçbir şey kalmamış be kardeşim! Neyse neyse, parayla imanın kimde olduğu bilinmez, demiş atalarımız. Ne diyordum? Hah, kıcık adamlar bunlar, diyordum. Çaylakları eğitmeye uygun numune değiller, diyordum. Şu hadiseyi dinleyince hak vereceksiniz bana: Geçen yıl bunlara bir operasyon yaptık. Topladık şubeye... Bir indim ki nezaretleri hücre evine çevirmişler. Ezan okuyorlar eyvallah, bir sorumlu seçmişler ona da eyvallah... Sonuçta örgütün iç işleri, bizi ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren nezaret görevlisiyle tartışmaları. Neymiş efendim, namazı cemaatle kılacaklarmış, nezaret kapıları açılsınmış, ayrıca nezaret görevlisi onların seçtiği sorumluyla muhatap olacakmış... Oldu olacak, biz de size katılalım, tam olsun…

Sinirden patlamak üzereyim... Eski zaman olacaktı ki, ah ahh... Hizmet içi eğitimde öğrendiğim gibi içimden ona kadar saydım, sinire iyi geliyormuş. Öğrendiğim vücut dili hareketlerini kullanarak nezaretlere yaklaştım. Sorun şu ki içimden sayıp şu saçma hareketleri yapmak beni iyice geriyor. Kardeşim, akıl var mantık var. Bu saçma hareketleri git, Çocuk Şubeye öğret. Ne bileyim, yumuşaklarla uğraşan Ahlak Şubeye öğret... Terörle Mücadeleye öğretilir mi bunlar! Terörle mücadele ediyoruz terörle, boru değil... Ona kadar sayacakmışız. Pehh, sen ona kadar sayana dek adamlar duvara resmini çizer, eve de kalburun gider... Tabii psikolog ablanın tuzu kuru... Bır bır bır... Öfke kontrolüymüş, vücut diliymiş... Bak, yine gerildim. O kadına da kıcık oluyorum, çıldırtıyor beni... Gel gir bakalım benimle bir çatışmaya, o zaman sonra anlatabiliyor musun o tuhaf şeyleri...

En babacan tavrımı takınıp, şube müdürü olduğumu söyledim, sorunu çözmek istediğimi de ekledim. “Bakın gençler,” dedim, “sorumlu falan size zarar verir. Mahkeme sizi örgüt diye tutuklar, sorumluya da fazladan ceza verir.” Ne deseler beğenirsiniz? “Peygamber demiş ki: ‘Üç kişi yolculuğa çıkarsanız birini sorumlu seçin.’ Peygamber yaşasa kesin onu da örgütçü diye içeri alırsınız.” Töbe tööbe... “O ne biçim söz kardeşim? Elhamdülillah biz de Müslüman’ız.” dedim. Karşımdaki sırıtıp “Evet, siz Müslüman’sınız.” demez mi? Nasıl sevindim, nasıl sevindim anlatamam. Nebahat ölse ancak bu kadar sevinirdim! Bunların hidayeti bana nasipmiş meğer. Hey güzel Allah’ım! Sen nelere kadirsin! “İyi ya!” dedim, “Hepimiz din kardeşiyiz işte, birbirimizi üzmeyelim.” Adam demez mi “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize.” Yahu sen demedin mi az önce, “Siz Müslüman’sınız” diye! “Evet” dedi, “Siz Müslüman’sınız, biz Müslim’iz...” Hadi bakalııımmm, bi bu eksikti! Bu defa da bunu çıkardılar... İşte böyle cins bunlar. Çıldırtıyorlar beni, çıldırtıyorlar... Neyse, laf lafı açtı, ipin ucu kaçtı, nerelere geldik... Terörle mücadeleme odaklanmalıyım... Hem, geçen gün ne dedi Bakanımız? Kültürel terörizm! Yaa Selim Müdür, sen böyle boş işlerle uğraşırsan teröristler memleketi istila eder. Kültürdü, sanattı, kitaptı diye diye milletin beynini yıkarlar…

Çaylaklarla buluştuk... Numuneyi aradık... Tam tahmin ettiğim gibi... Avukatıyla beraber gelecekmiş... Avukatı olmadan kendisiyle konuşmamız “bizim” yasalarımıza aykırıymış... Bak bak bakk! Bu arada bile laf sokuşturuyor. Yani yasalar “sizin”, bizi bağlamaz, diyor... Kızmamam lazım, yanımda yeniler var. Sorumlu bir müdür gibi davranıp örnek olmalıyım. B planını uygulayacağımızı ve bu arkadaşı işyerinde ziyaret edeceğimizi söyledim... Toplandık ve navigasyona adresi yazıp yola koyulduk... Arabada üç kişiyiz... Birine Ahmet, diğerine Vedat, kendime de Cafer ismini verdim. Arkadaşlara son uyarıları yaptım. Kayıt cihazını kontrol etmelerini, karşı taraf ne kadar ters davranırsa davransın sohbeti uzatmalarını, yaptığımız kayıtların bu insanları tanımak, düşüncelerini detaylı öğrenmek ve kullandıkları kavramlara aşina olmak için önemli olduğunu hatırlattım. İsmi Vedat olacak arkadaşın, karşısındakini hayranlıkla dinlemesini, yer yer hak vermesini özellikle belirttim. Birimizin sürekli onaylaması muhatabı konuşmaya teşvik edecek, bizi etkilediğini düşündükçe muhabbeti uzatacak, böylece daha çok kavram öğrenecek, daha çok aşinalık kazanacaktık.

Evet, biz tam anlamıyla hazırdık. Her ne kadar yeniler heyecanlı olsa da yanlarında Selim Müdürleri vardı... Biz hazırdık da bir türlü adrese ulaşamıyorduk... Üçtür aynı yerden geçiyorduk. Şoförümüz, “Valla bilmiyom ki Müdürüm, navigasyon dön diyo, biz de dönüyoh.” dedi. Ee evladım, sende akıl yok mu? Ne bakıyorsun navigasyona, önüne baksana... Bu akıllı cihazlar çıktı çıkalı bizde akıl makıl kalmadı, robotlaştık hepimiz. İstanbul’un göbeğinde adres bulamaz olduk... Neyse, gerektiğinde inisiyatif almayı bilen bir devlet memuru olarak navigasyonu kapattırdım ve dördüncü dönüşte adrese ulaştık. Zaten şu navigasyondaki kadına da kıcık oluyorum, ama konumuz bu değil şimdi... Adresi bulduk. Şimdi gel de arabayı park edecek yer bul... Biz bakınırken belediyenin üniformalı değnekçisi yanaştı. Bir saat kalacağımızı söyledik. Verdiği fiyata bak! Töbe tööbe... Yahu, eskiden değnekçinin eline sıkıştırırdın iki lira, bilemedin üç lira, sen sağ ben selamet! Hele ki polis olduğunu anlasın, para almak şöyle dursun, onlar cebine sıkıştırırdı bir çorba parası... Ne şimdi bu? Belediye bizi değnekçilerden kurtarmışmış! Kusura bakmayın, ama şu an sorumluluk sahibi bir devlet memuru kimliğiyle değil, yolunmuş vatandaş kimliğiyle konuşuyorum: Gayrimeşru kovalayan değnekçiler belediyenin değnekçilerinden daha insaflıydı... Allah Allah! Neler düşünüyorum ben yahu! Bunlar devlet memurunun, hem de terörle mücadeleyle vazifeli bir devlet memurunun edeceği laflar mı? Kendime de kıcık olduğumu söylemiş miydim size? Sayın Bakanımız haklı! Terör her yerde, bak işte beni de etkilemişler. Kültürle, kitapla, diziyle, filmle... Her yerden saldırıyorlar, beynimizi yıkıyorlar. Hiç yakıştı mı sana Selim? Oldu olacak “Kahrolsun Faşizm!”, “Kahrolsun Kapitalizm!” diye slogan at, tam olsun... Kesin Sayın Bakanımızın söz ettiği “kültürel terörizm”den etkilendim, ondan böyle saçmaladım. Yoksa devlet, belediyeyi değnekçi yapmışsa doğrudur. Devletin memuru devleti eleştirirse vatandaş ne yapmaz ki?

Neyse efendim, esnafın dükkânına girdik. Kendimizi tanıttık. Tanıtmaz olaydık. Beyefendi bizimle konuşmak istemiyormuş; savcılık iznimiz var mıymış; isteği dışında yaptığımız bu girişim haneye tecavüz ve hürriyetten alıkoyma sayılırmış; bu da “bizim” yasalarımıza göre suçmuş; madem kendi yasalarımıza uymuyormuşuz, öyleyse ne diye cemaatlerini anayasal düzeni yıkma suçuyla yargılıyormuşuz; tüm konuşulanları kaydediyormuş, çünkü bize güvenmiyormuş... Baktım elemanın susacağı yok, bir es verdim. Bi dur hemşerim, bi dur da motorun soğusun! Adama kanca atmaya geldik, adam bizi ilkokul bebesi gibi fırçalamaya başladı. Bizim çaylaklar deseniz biri ağzı açık dinliyor; öteki de elini beline atmış, kavgaya girecek gibi kesik kesik nefes alıyor... Baktım işler sarpa sarıyor, dedim durumu kurtarayım, çıkalım şu herifin dükkanından... Boş atıp dolu tutmak niyetiyle şansımı denedim. “Öyle diyorsun da abicim, biz senin o bilgisayarda ne işler çevirdiğini bilmiyor muyuz sanıyorsun, hiç yakışıyor mu sana?” dedim. Demez olaydım! Polisliği bırakıp röntgenciliğe mi başlamışım, hiç yakışıyor muymuş bana, hem “bizim” yasalarımızda böyle bir suç mu varmış, yoksa devlet şeriat ilan etmiş de onun mu haberi yokmuş… Kâfir olduğumuz kesinmiş de şimdi de iftiracılığa başlayıp iyice kendimizi ayağa mı düşürecekmişiz... Ah Cengiz Müdür ah... Yahu bir kere de beni dinlesen ne olur? Al işte, hiçbir şey elde edemediğimiz gibi bir de çocuk gibi teröristten azar işittik, çaylaklara da rezil olduk... Elimiz boş, başımız önde, sinirden patlamak üzere gerisin geri şube yoluna koyulduk…

Şubeye geldik... Neyse ki kimsenin yapacağımız işten haberi yoktu. Böylece sinir bozucu sorulardan kurtulduk. Cengiz de Genel Müdürlüğe çağrılmış, bugün yokmuş... Demek ki kimseye hesap vermeyeceğiz, keyfim yavaş yavaş yerine geldi. Günlük rutin işlerle uğraşmaya koyuldum. Tam kaptırmıştım ki santralden aradılar. Nebahat beni arıyormuş. Bağladılar... Telefonuma cevap vermediğim için Nebahat beni çok merak ettiğini, iyi olup olmadığımı öğrenmek için şubeyi aradığını söyledi. Bugünkü fiyaskoda telefonu sessize almıştım, sinirden unutmuşum. Zaten şu unutkanlığıma da ayrıca kıcık oluyorum. Yalnız Nebahat’in sesinde bir romantik hava, bir cilve... Sabahki gibi vıcık vıcık... Sanırsın iki liseli aşığız... Durumu izah ettim, yazdığı mesajlara cevap vereceğimi söyleyip kapattım. Ona söylemek istediğim bir şey var mıymış, varsa çekinmeden söylemeliymişim. He var Nebahat, söylemek istediğim çok önemli bir şey var: Allah belanı versin! Beğendin mi, mutlu oldun mu? Tabii ki bunları içimden söyledim. Çünkü Nebahat’in içindeki canavarın bir kitap okumayla ölmeyeceğini bilecek kadar uzun süredir evliyim onunla... Neyse, sabırlı olmalıyım, tıpkı öncekiler gibi bu saçmalık da bitecek ve Nebahat normale dönecek... Senede bir böyle ayranı kabarır, bir tuhaflık yapar, sonra canavar Nebahat geri döner, herkes rahatlar... Geçen yıl da “Ben Budist olmaya karar verdim!” diye gece yarısı beni uyandırmış, üç gün Budist Budist hareketler yapmış, dördüncü gün de “Budistler gâvurmuş Selim, niye söylemiyon, neredeyse dinden olacaktım!” demişti. Nebahat böyle bir cins işte...

Neyse, telefonuma baktım: doksan sekiz cevapsız arama, kırk altı okunmamış mesaj. Hepsi de Nebahat’ten.Aynı mesajı kırk altı defa yollamış karım. Okuyorum:

Selim’ciğim!

Müsaitsen akşam baş başa bir yemek yiyelim dışarıda. Sana sürpriz yapmak istiyorum. Beni evden alırsan, seni çok güzel bir mekâna götürmek istiyorum. Yemekler benden :) S.Ç.S… K.İ.B… A.E.O…

Bir bu eksikti... Neyse, tabii ki “Tamam” dedim. Çünkü Nebahat bir şey teklif ediyorsa, tek seçeneğiniz vardır, o da onun istediği cevabı vermektir. Saat 19.00 gibi onu evden alacağımı söyleyip bu işkenceye bir son verdim. Daha doğrusu son verdiğimi düşünüyordum. Meğer işkence yeni başlıyormuş.

Saat 18.00 gibi şubeden çıktım… 18.50’de eve vardım. Nebahat’i aradım... Hanımefendi meşgule alıp kısa bir mesaj yolladı:

Yemek iptal! Yukarı çık!

Şimdi, yemek işkencesinin bitişine mi sevineyim, ekildiğime mi kızayım, acaba beni nasıl bir ilginçlik bekliyor diye mi kaygılanayım, bilemedim. Arabayı park ettim. Ne olacaksa olsun deyip yukarı çıktım.

Anahtarı kapıya sokacaktım ki A4 kağıdına yazılmış ve kapıya yapıştırılmış bir yazı gördüm:

LÜTFEN KAPI KOLUNA DOKUNMAYINIZ!

Haydaa, bu ne şimdi? Kapı açıldı, o da ne? Korkudan iki adım geri çekildim. Karşımda bir mahluk! Kafasını havluyla sarmış, ağzında maske, üstünde uzunca bir yağmurluk, ellerinde eldiven... Şayet Nebahat’in uzaylı akrabaları onu kaçırmaya gelmediyse bu bizim Nebahat’ti! Daha ağzımı açmaya fırsat kalmadan taramalı tüfek gibi taradı beni! Sağlık Bakanı açıklama yapmış, ilimiz kırmızıya boyanmış. Çok dikkatli olmamız gerekiyormuş. Bir ay boyunca izin alıp işe gitmeyecekmişim ya da işe gidiyorsam eve gelmeyecekmişim... O şaşkınlıkla “Yemek ne oldu?” deme gafletinde bulundum. Zaten ben sorumsuz bir adammışım, dünya yansa umurumda olmazmış, bir günden bir güne Nebahat’e değer vermemişim... Oh bee, rahatladım. İşte bu bizim Nebahat’ti... Ne kadar canavar olsa da insan alıştığını görmek istiyor. Yılda bir nükseden ve birkaç gün süren iyi Nebahat beni hem sıkıyor hem de korkutuyor...

Sevdim seni Korona! Bak, uzun zamandır ilk defa birine kıcık olmadım. “Koronalara gelesin Nebahat!” diyeceğim de virüse yazık. Ne suçu var garibimin de gelip sana bulaşacak...