Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu, bu sayıda nöromotor gelişim yazımıza ara verelim istedim, sonra kaldığımız yerden devam edeceğiz, Allah’ın izniyle.

“Gözler O’nu (Allah’ı) idrak edip kuşatamaz. O ise tüm gözleri kuşatmıştır.”[1]

Dünyada ne kadar insan varsa hepsinin gözlerini yaratan Allah’tır. Bu gözlere görmeyi bahşeden Allah’tır. Bu gözlerle gördüklerini kavramayı lütfeden Allah’tır. Tüm gözlerin üzerinde esas gören de El-Basîr olan Allah’tır. Ve tüm görme gözetleme işlerinin üstünde olan, yarattıkları üzerinde Er-Rakîb (gözetleyici) olan da Allah’tır.

İnsanın görmesi, Allah’ın El-Basîr isminin bir tecellisidir:

“(Öyleyse) insan neden yaratıldığına bir baksın?”[2]

Biz de bugün, Allah’ın (cc) bu hükmü doğrultusunda elimizden geldiğince bir insan gözünü, görmesini ve gördüğünü anlamlandırmasını izah etmeye, bu konuda biraz tefekkür etmeye çalışacağız, Allah’ın izniyle.

Görmek Nedir?

En başta Güneş olmak üzere farklı kaynaklardan çıkan ışığın, etrafımızdaki nesnelerin yüzeyinden farklı şiddet, biçim ve renklerde yansımasıyla gözümüze ulaşmasıyla, gözümüzdeki duyu hücrelerinin/reseptörlerinin bu ışığı ve içeriğini algılayarak bir sinir yoluyla beyne iletmesine, beynin de bu ışığı anlamlandırmasına “görme” denir.

Işığın bu yolculuğundaki durakların herhangi birindeki bir sorun bile görmemeye sebep olur. Örneğin, karanlıkta göze iletilecek bir ışık olmadığında, göz hasarlı olduğunda ve bu ışığı toplayamadığında, beyne ileten sinirde problem oluştuğunda ya da beyindeki görme merkezinde bir hasar varsa kişi göremez.

Görme duyusu için gözümüz, bir reseptörler/algılayıcı hücreler bütünüdür. Çeşitli uyarıları almayı sağlayan, ışığın şeklini, içeriğini, yoğunluğunu ilk alan parçadır. Asıl gören kısım beyindir. Bu alınan sinyallerin/uyarıların beyinde anlamlandırılması sonucu görürüz. Gördüğümüz şeyleri anlamlandıran da yine beyindir.

Gözün yapısı:

Göz organı, kafa kemiklerinin halka şeklinde içe çukurlaşması sonrası, göz çukurunda oluşumuna devam eder. Beyinle direkt bağlantılı olan göz sinirleriyle uyarılar, beyin ve göz arasında taşınır.

Göz küresinin çevresi, gözü hareket ettirmeyi sağlayan kaslarla çevrilmiş, âdeta yerine sağlamlaştırılmıştır. Gözün her bir hareketi için özel bir kası ve bu kası uyaran özel bir siniri vardır. Gözün sağa sola, yukarı aşağı, dışarı içeri ya da çaprazlara bakmasını sağlayan kaslar başka başkadır ve her kasın da kendisine ait farklı sinirleri vardır. Er-Rabb olan Allah (cc) bu kasları ve sinirleri gözün çevresine belli kurallarla dizmiş ve çalışmalarına dair hükümler indirmiştir.

Gözü dışarıdan gelen etkenlere karşı koruyan, gözyaşını göz yüzeyine yayarak beslenmesini ve temizlenmesini sağlayan göz kapağı da bir kas tabakasından oluşur. Göz kapağı kası, yüzdeki mimik kaslarından bir tanesidir. Vücudun en güçlü kası göz kapağı kasıdır. Çok güçlü ve kuvvetli kasılır, ama çabuk yorulur. Bir kişi gözlerini sımsıkı yumduğunda dışarıdan başka bir kişi ne kadar çabalarsa çabalasın göz kapağını açamaz. Ama kişi uzun süre sımsıkı hâlde tutamaz, kas bir süre sonra yorulur ve kendiliğinden gevşer. Güçlü kasıldığı gibi, vücutta en hızlı kasılan kaslardan biridir. İnsanın gözüne bir şey kaçtığı zaman göz kapağı saniyenin onda biri zamanda refleks verir, kapanır ve yabancı cismin içeri girmesi önler. Aynı amaçla kirpikler de göze girecek yabancı cisimlere karşı tutma işlevi görür. Kıvrımlı ve özel şekli sayesinde göze gelebilecek herhangi bir cismin kirpiklerde takılıp kalması sağlanır. Gözün üstündeki kaşlarımız da yabancı cisimlere karşı engeldir. Alnımızdan gelebilecek ter, salgı veya yukarıdan göze kaçabilecek herhangi bir şey ağ misali kaşlara takılır ve göz, yabancı maddelerden korunmuş olur. Yaratan, Allah (cc) olduğu gibi, yarattığını koruyup gözeten de O’dur.

Anne karnındaki bir fetüste alt göz kapağı ve üst göz kapağı bitişik hâlde yaratılır. Bir süre sonra aradaki hücreler programlı bir şekilde kendisini öldürür ve göz kapakları birbirinden ayrılır. Böylece birbiriyle bağımsız hâlde hareket edebilen ve arada açıklık oluşturabilen iki yapı meydana gelmiş olur. Bu aradaki açıklıktan da göz, görme işlemini gerçekleştirebilir. Hiç şüphesiz yararak/çatlatarak var eden, El-Fâtır ve El-Bâri olan Rabbimizdir.

Buruna yakın tarafta gözyaşı bezi bulunur ve gözyaşı üreterek gözün dış yüzeyinin ıslaklığını ve beslenmesini sağlar. Gözyaşı tuzlu ve şeffaf nitelikte bir salgıdır. Gözyaşının birçok özelliği vardır: Gözün en dışındaki beyaz kısmın (sklera) ve korneanın beslenmesini sağlar. Gözü yıkar ve temizler, bakteriler üzerinde öldürücü bir etkiye sahiptir. Gözün yüzeyinde kaygan bir zemin oluşturur, yabancı cisimlerin yapışmasını önler, yabancı bir cisim varsa dışarı atılmasını sağlar. Eğer gözyaşı olmazsa gözün en dış beyaz kısmı kurur, zamanla da ölür. Eğer kişi gözünü yeterince kırpmazsa veya geceleri gözü açık uyursa, gözün dış kısmı (sklera) kurur ve ciddi bir acıma hissiyle uyanır. Zamanla birçok göz hastalığı oluşması da muhtemeldir. Ne gariptir, insan bütün bu faydalardan habersiz günde binlerce defa gözlerini kırpar.

Gözün çevresinde damar ve sinir ağları da mevcuttur. Gözü, etrafındaki kasları ve diğer yapıları besleyen damarlar, bu yapıları uyaran sinirler Allah (cc) tarafından mükemmel bir incelikte yaratılmış ve gözün çevresine yerleştirilmiştir.

Işık ışınları göze ulaştığında üç yerde kırılır, yoğunluğu azaltılır ve tek bir noktada odaklanmaya çalışılır. Gözün en ön bölgesinde bulunan ışığı odaklamak ve gözü dış etkilerden korumak üzere özelleşmiş saydam ve hafif bombe bir tabaka olan kornea bulunur. Göze gelen ışığın büyük bir kısmı kornea tabakasından geçemez. Korneadan geçmeyi başaran ışık, gözün içerisindeki sıvılar içine girer ve bu sıvılarda da kırılmalara uğrar. Gözümüzün merceği olan lens dediğimiz tabaka da ışığı kırar ve en uygun yoğunluğa getirilip görme noktasında tek bir hedefe toplanmasını sağlar. Işık hedefe ulaştığında, gözün arkasındaki görme noktasına gelecek şekilde toplanmıştır.

Eğer gözümüz ışığı belli noktalarda kıramaz ve gözün arkasındaki tek bir noktaya toplayamazsa ışık saçılır, beynin anlayamayacağı birçok görüntü birbiri üzerinde dağılır, görüntüler birbirine karışır ve kişi net bir şekilde göremez.

Bizim baktığımız ya da gördüğümüz bir görüntü, bu yollardan geçer ve gözümüzün arkasındaki retinada bulunan görme noktasına düşer. Retina, göz küresinin iç duvarını kaplayan bir tabakadır. Göze ulaşan ışık, görme noktasında toplandığında, görüntü elektriksel sinyallere çevrilerek göz sinirine iletilir.

Retinada bulunan duyu hücreleri[3] görüntüyü alan ve işlemlerden geçirerek elektriksel sinyallere çeviren özel hücrelerdir. Koni ve basil diye isimlendirilen bu özel hücreler aldıkları görüntüyü beyne iletmek üzere elektriksel sinyallere çevirirken A vitaminini kullanırlar. A vitamini eksikliklerinde, özellikle gece (karanlıkta) görme bozulur.[4] Bu hücreler görüntüyü şekil, parlaklık, renk, boyut olarak çok çeşitli özelliklerle kodlar. Âlemlerin Rabbi olan Allah (cc), bu hücreleri gözümüzde belli bir sırada dizmiştir. Bu özel dizilim sayesinde insan gözü bir görüntünün önce şeklini ve boyutunu, sonra rengini algılayabilir olmuştur. Örneğin, size hızla yaklaşmakta olan “kırmızı bir top” olduğunu varsayalım. Göz, önce onun bir “top” olduğunu algılar ve refleks mekanizmalarını uyarır. Kişi, saniyenin onda biri kadar bir sürede kaçma refleksi verir. Sonrasında kendisine hızla yaklaşmakta olan topun “kırmızı” renkte olduğunu algılar. Bu özellik, doğada hayatta kalma serüveninde önemli bir yere sahiptir. Reflekslerimiz bizi tehlikelere karşı koruyan, hayatta tutan vesilelerdir.

Özelleşmiş görme hücrelerinde görüntü, yorumlanıp elektriksel sinyallere çevrildiğinde; beyne iletmesi için göz sinirine (optik sinir) ulaştırılır. Göz siniri, aldığı bilgilerin tamamını beynin arka tarafında bulunan görme merkezine (oksipital lob) iletir.

Beyin ve duyu organları özel bir iletişim hâlindedir. Örneğin, beynin sağ taraf görme alanını besleyen bir damar tıkandığında, bu sağ taraf beyin dokusu ölür ve kişinin sol gözü göremez hâle gelir. Bu durum aynı zamanda kişinin gören organının göz değil, beyin olduğunu gösterir. Çünkü bu olayda göz sağlamdır. Gözden aldığı görüntüyü beyne taşıyan göz siniri de sağlıklıdır, ama kişinin beyin damarı tıkandığından dolayı beyin dokusu beslenemeyip ölür ve kişi göremez hâle gelir, körleşir.

Göz, görmede; tüm görüntüleri toplayan, ilk düzenleme yapan bir aracıdır, esas gören organ beyindir. Tüm duyu organları, kulak, deri, göz, tat, koku… bu kurala tabidir. Duyu organları, aldığını iletmede aracıdır. Ama esas gören, esas duyan, esas sıcağı soğuğu, yumuşağı serti… hisseden, esas tat alan, kokuları algılayan beyindir.

Beyindeki görme alanlarının işlevlerinden bir tanesi de her iki gözden gelen görüntüleri üst üste koyarak daha geniş bir görme alanı elde etmek, gözün kendisinden ters bir şekilde iletilmiş olan görüntüyü çevirerek düzeltmek ve iletilen bu bilgileri anlamlandırmaktır. Beyin her iki gözden gelen farklı görüntüleri birbiri üzerine düz bir şekilde birleştirir ve geniş bir görme alanı elde eder. Bu muhteşem yaratma neticesinde, bir çukur içerisinde bulunmasına ve aralarında burun gibi görme alanını kısıtlayan bir engel olmasına rağmen gözlerimiz tek bir fotoğraf karesi yerine, kısıtlayıcı faktörlerden etkilenmeden âdeta panoramik bir manzara gibi her yönden genişletilmiş bir görüntü elde eder. Ve beyin bu şekilde bir ağacı, gölü, kediyi veya bir yüzü daha geniş bir şekilde görmüş olur.

Sağ göz ve sol göz kendi tarafını geniş bir yelpazede görebilir. İnsan iki gözüyle baktığında çok daha geniş bir alanı görebilirken, bir gözünü kapattığında aslında diğer gözün bazı alanları göremediğini fark eder. Beyin, sağ gözün gördüğü alan ile sol gözün gördüğü alanı birbiri üzerine koyarak tek bir tane ve geniş bir görüş açısı elde eder.

Beyin açısından üst üste konulan görüntülerde, ortak görülen alanların aynı olması gerekir. İki gözün ortak gördüğü alanlardan beyne farklı netlikte iki görüntü ulaştığında ve bu görüntüler birbiriyle aynı olmadığında, beyinde eşleşme gerçekleşmez. Eşleşemeyen görüntülerde kişi bir nesneye ait iki görüş sağlayamayacağı için beyin, bir gözün gönderdiği bilgileri değerlendirmeye almaz, o gözü siler. Hâlbuki göz sağlamdır; net olmasa da görüyordur, ama gözün gönderdiği görüntü beyinde işlenmediği için zamanla kişinin gözü körleşir. Çünkü beyin artık o gözden dünyaya bakmıyordur.

Sık sık bakmak ve görmek arasındaki farktan bahsedilir. Peki, bakmak nedir? Görmek nedir?

“Çünkü gözler kör olmaz. Asıl kör olan, sinelerdeki kalplerdir.”[5]

Görmek, gözle olduğunda “basar”, kalple olduğunda “basiret” denmektedir. Basiret, kalp gözünün açık olması; hakikati görmektir. Basiret; insanın kalp gözüyle görmesi, olayların iç yüzünü anlaması ve yaşanan olaylardan/alametlerden, ileriye dair muhkem öngörüler elde etmesidir.[6]

Bazı duyu organlarımız biz istesek de istemesek de o duyuyu alır. Örneğin soğuk. Bu, derimizin algıladığı bir duyudur ve insan buna engel olamaz. Derisinin, duyularını algılamasını ve hissetmesini önleyemez. Ama görme duyusu bizlerin mâni olabildiği, yönlendirebildiği bir duyudur. Göz kapaklarıyla engel koyarak veya başka yöne bakışları çevrilerek, gözleri kısarak görüntülerden beri olabiliriz. Allah (cc), müminlere, görme duyusunu kontrol altına almasını emreder:

“Mümin erkeklere:’Gözlerini (haramdan) kısmalarını ve iffetlerini korumalarını’ söyle. Bu, onlar için en hayırlı/temiz olandır. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”[7]

“Mümin kadınlara da: ‘Gözlerini (haramdan) kısmalarını ve iffetlerini muhafaza etmelerini’ söyle. Kendiliğinden görünenler hariç süslerini açığa çıkarmasınlar…”[8]

İnsan gözü baktığı şeylerin helal ve haram olmasına göre hesaba çekiliyorsa; görmek hem bir nimet hem de bir imtihandır.

Allah’ın görmesinin, El-Basîr isminin bir sınırı yoktur, tüm eksikliklerden münezzehtir. Görmesi hiçbir sınır gözetmeksizin her şeyi kuşatmıştır. Hiçbir engel Allah’ın görmesine mâni olamaz. Hiçbir görüntü bir diğerini perdelemez ve Allah (cc) dünyanın her yerindeki görüntüleri aynı ânda görür, bu O’na zor değildir. Lakin insanın görmesi sınırlıdır. İnsan, birden fazla görüntüyü aynı ânda engelsiz göremez ve çok sayıdaki görüntü insan beyni tarafından değerlendirilip yorumlanamaz.

Engeller insanların görmesine mâni olur. İnsanın kendi göz kapağı dahi görmesinde bir engeldir.

Güneş tutulması, insanın sınırlı görmesinin bir ürünüdür. Ay, Güneş ile Dünya arasına girer. Güneş’ten gelen ışık ışınları Dünya’ya ulaşırken Ay bunlardan bir kısmına engel olur ve Ay’ın perdelediği ışık kısmını insan göremez. Buna da “Güneş tutulması” denir. Eğer insan engelsiz görebiliyor olsaydı; Ay’ın arkasında kalan ışıkları ve Güneş’i de görebiliyor olurdu. Herkesin muhteşem doğa olayı diye izlediği, ağızları hayranlıkla açıkta bırakan “tutulma” insan gözünün aciz ve kısıtlı oluşunun bir sonucudur.

Keza gölge de böyledir. Kişi engellerin arkasındakini görebiliyor olsaydı, ışık bir engele takılmaz ve gölge oluşturamazdı. Bir düşünün, öyle bir gözünüz var ki hiçbir şey Güneş ışınları ile gözünüz arasında engel olamıyor. Göz kapaklarınız, ışıkların gözünüze ulaşmasına engel olamıyor. Her yer ışık… Ne uyku kalır ne dinlenme… Aydınlığın ve ışığın bir nimet olduğu gibi, engel arkasını görememe ve karanlık da Allah’ın (cc) nimetlerindendir.

Görmenin bir nimet olması gibi, insan gözünün aciz görmesi ve görmesinin kısıtlı olması da bir nimettir. Bir engel arkasında kalan görüntü insan için görünmez olur. Bu da mahremiyeti doğurur. Duvarların arkasında, gözlerin göremediği yerlerde mahremiyetimiz oluşur. Kadınlar örtündüğünde perde arkasında, mahremiyetlerini muhafaza edebilirler. Duvarlar, örtüler hem görmemize hem de görünmemize engel olur. Verdiği her bir nimeti bu kadar incelikle veren âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.

 

[1]. 6/En’âm, 103

[2]. 86/Târık, 5

[3]. Koni ve basil hücreleri, reseptör görevi görürler.

[4]. A vitamini eksikliğinde görülen ve halk arasında tavukkarası olarak bilinen gece körlüğü hastalığı oluşur. Zayıf ışıkta, karanlıkta görmenin azalması durumudur.

[5]. 22/Hac, 46

[6]. Detaylı okuma için bk. El-Esmau’l Husna, Halis Bayancuk, Tevhid Basım Yayın, El-Basîr

[7]. 24/Nûr, 30

[8]. 24/Nûr, 31