Abbasî döneminde, bugünkünden çok farklı karakterde bir dincilik vardı. Bunu, Arap elitinin arasına sızan ve farklı alanlarda beyin yıkamaya çalışan Fars kökenli iki grup körüklüyordu; edipler ve sûfîler. Bunlar İran Sâsânî devletini ortadan kaldıran Araplardan intikam almak için kendilerini özel surette çok iyi yetiştirmiş entelektüellerdi. Bu iki gruptan birincisi, Arap edebiyatında zirveye ulaşarak hayranlık uyandıran yetenekler sergiliyor, muhteşem ve ölmez eserleriyle Arapları büyülüyorlardı. Fakat aynı zamanda bu edebiyatın arkasına gizlenerek bir yandan Arapların orijinal kültürünü dejenere etmeye çalışıyor, toplumun ahlâkını bozuyorlardı. Öbür yandan tasavvufun arkasına gizlenmiş olan ikinci gruba (sûfî dincilere) yol açıyor, onlara malzeme hazırlıyorlardı. (Bu edip ve şair grup “Şuûbiyeciler الشعوبيون” olarak tarihe geçmişlerdir.) Sûfiler ise sözde toplumu bunların yaydığı ahlâksızlıktan uzak tutmak için halk arasında miskinliği ve dinciliği yaymaya çalışıyorlardı. Böylece danışıklı çalışan bir düşünce mafyası olarak teşkilâtlanmış bu iki kutup, (görünürde birbirine aykırı, fakat aslında) birbirini tamamlayan güçlü bir organizasyondu. Örgütün ikinci kutbunu oluşturan sûfîler, bu sayede İslâm’ın izlerini kısa zamanda ortadan kaldırarak “Arap Müslümanlığı” diyebileceğimiz dinci bir anlayışı yaygınlaştırmayı başardılar.

Çoğu Fars kökenli, fakat Arap görünümlü bu sûfîler, Türk sûfilerden (hele bugünkü tarikatçılardan) çok farklı idiler. Örneğin, bunlardan Cüneyd el-Bağdâdî, Seriyu’s Sakatıy, Ma’rûf el-Karkhî, Büşru’l Hâfî, Şakıyk el-Balkhî, Bayezîd el-Bestâmî, Hatemü´l Asamm, Hamdûn el-Kassâr, Ebû Osman el-Hîrî, Ruwaym b. Ahmed, Ebû Bekr eş-Şiblî, Amr b. Osman el-Mekkî, Hüseyn b. Mansur el-Hallâc, Semnûn b. Hamza, Ebû Bekr el-Varrâk, Ebû Saîd el-Kharrâz, İbrahim el-Khavvâss, Abdullah el-Harrâz, Benân b. Muhammed el-Hammâl, Ebû Hamza el-Bağdadî el-Bezzâz, Ebû Bekr Muhammed el-Wâsıtıy, Ebû’l-Khayr el-Akta’ ve Ebû Bekr el-Kettânî gibi sûfiler, özellikle kitap ve sünnet konusunda birikimli idiler. Aynı zamanda Arap dili ve edebiyatı, Hint ve Yunan felsefesi konularında da geniş bir kültüre sahip bulunuyorlardı. Onun için bunlar, sergiledikleri yüksek edebî kudret ve felsefî anlatım gücü sayesinde Kur’ânî ve nebevî hakikatleri rahatça ters yüz etmesini beceriyor, şathiyeleriyle zihinleri bulandırıyor, yarattıkları son derece etkileyici gönül iklimine insanları cezbederek onları muhitlerine kazanıyorlardı. Ayrıca diyebiliriz ki; “işârî tefsir” olarak literatüre geçen yorumlama akımı ve İslâm akaidini diyalektik yöntemle açıklama geleneği bu sûfîlerin tesiri altında başlamıştır; Mâtürîdizm ve Eş’arizm akımları bunun sonuçlarındandır. Böylece Arap toplumunu ileri derecede etkilediler. Ne ki ilmî selefîlik sayesinde Kur’ân ve Sünnet literatürü kusursuz olarak günümüze ulaşabilmiştir.

Arapların aşırı duygusal olmaları bu dinci teorisyenlerin işini kolaylaştırıyordu. Araplardaki bu karakter, onları eskiden beri dinciliğe yatkın bir toplum haline getirmiştir. Nitekim ünlü tarihçi-sosyolog İbni Haldun Arapların temel karakterlerini sıralarken onların dinci olduklarını da bu tespitlerine ilâve etmektedir. İbni Haldun’un (Türkçeleştirdiğimiz) bu konudaki sözleri şöyledir:

“Araplar ancak basit (düşünen) insanlara galip olabilirler; Araplar bir coğrafi bölgeye egemen olduklarında orası hızla çöker, harap olur; Araplar ancak peygamberlik, velilik veya genelde dinsel bir kaynağın boyası altında devlet kurarlar; Araplar devlet yönetme becerisinden en uzak bir millettir…”[1]

Eski dinlerle sentezlenerek çarpıtılmış İslâm kültürünün etkisi altında[2], özellikle 1200’lerden sonra yoğun bir gelişme gösteren Orta Asya Türk dinciliğini Arap dinciliğiyle karşılaştırdığımız zaman aralarında çok büyük farklar görüyoruz. Örneğin; Kitap ve sünnet naslarının, Arap-Fars dincileri tarafından -tasavvuf perdesi altında abartılı, dolaylı ve spekülatif anlatım tarzlarıyla- yorumlanmasına karşın erken dönem Türk dinciliği yavan, âmiyâne ve mitolojik bir çığır izlemiştir. Bu nedenle erken dönem Türk dinciliği oldukça sığdır; yalnızca eğitimsiz konar-göçer kitleye hitap eden bir efsane yığınından ibarettir. Bununla birlikte köklü ve yazılı bir literatürden de yoksundur. Onun için günümüzün İlâhiyâtçı-dinci yazarları, bugünün dinciliğini (ırkçı niyetlerle) zenginleştirmek için erken dönem Türk dinciliği konusunda yaptıkları yoğun araştırma maceralarından elleri boş olarak dönmektedirler. Nitekim bunların son yıllarda sözde doktora tezleri olarak eski Türk mistikleri hakkında yazdıkları kitap ve makaleler, uluslararası akademi otoriteleri tarafından itibar ve ilgi görmemiştir.

Yerli oryantalistlerin, günümüzde Müslümanlığı İslâm’la açıklamaya kalkışarak dinciliği kamufle etmeye çalışmaları çok ilginçtir. Bunun en çarpıcı örneğini aşağıdaki sözleriyle Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak vermektedir. Kullandığı ifadeler aynen şöyledir:

“İslâm’ın kitabî esaslarına sadık olup aynı zamanda gelişmiş ve rafine bir kültür ve sanat ortaya koymuş olan ‘şehirli İslâm’dır. Bu İslâm, Türkiye tarihinde Ehl-i Sünnet veya kısaca Sünnîlik denilen yoruma dayanır.

İkincisi ise, tarihsel kökeni itibarıyla sosyal taban olarak daha çok kırsal (köyler ve konar-göçer) kesime dayanmakta olup, yine sosyolog ve antropologların popüler İslâm dedikleri, kısmen mitolojik inanç ve kültürlerle karışık popüler bir san’at ve kültür ortaya koyan ‘halk İslâm’ı’dır. Bu halk İslâm’ının Türk toplumu arasında iki biçimi vardır:

Birincisi Sünnî yorumu benimsemiş halk kesiminin sergilediği biçimdir. İkincisi ise, bizim Heterodoks İslâm dediğimiz, bugün Türkiye’de Alevî-Bektaşî toplumu tarafından temsil edilen biçimdir.”[3]

Yukarıdaki ifadelere bakıldığında; ciddi ve saygın bir akademisyen olarak ünlenmiş bir şahsiyetin bile Türkiye’deki yaygın dinciliği kamufle etmek için ne büyük bir gayret sarf ettiğini anlamak hiç de zor değildir. Açıkça görüldüğü üzere bu zat, gerek Sünnîliğin gerekse Alevîliğin ve Bektaşîliğin hangi kaynaklardan beslendiklerini çok iyi biliyor olmasına rağmen bu dinci akımları İslâm’ın türleri olarak kategorize etmekten kendini alamamıştır!

Araplaşmış Fars kökenli Irak sûfileri derviş ruhlu birer “pîr-i mugân”, birer “pîr-i harâbât” kişiliğine sahip, aynı zamanda birer edip ve filozof idiler. Ama evliyacı, kerâmetçi, tekkeci ve türbeci değillerdi; derviş kılıklı da değillerdi. “Derviş” tabiri de esasen Farsçadır ve İranlıların etkisiyle Türk dincilik geleneğine girmiştir. Dinciliğe evliyacılığı, kerâmetçiliği, tekkeciliği ve türbeciliği kazandıran Türk dincileridir.

Selef döneminin ortalarından itibaren Arap dincileri “nefis terbiyesi” perdesi altında devasa bir külliyat bırakmış olmalarına mukabil, özellikle Anadolu Türkleri de -tasavvuf adı altında- geniş bir dinci efsane yığını oluşturmuşlardır. Cumhuriyet döneminde restore edilen ve “Türk-İslâm Sentezi” ülküsü etrafında tam anlamıyla millileştirilen Türk Müslümanlığı, bütünüyle bu dinci altyapı üzerine oturtulmuştur. Nitekim sokaklarda sık sık yankılanan meşhur “Bismillâh, ya Allah, Allahu ekber, Ezan susmaz, bayrak inmez, şehitler ölmez; Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız…”[4] sloganları ve Suriye iç savaşı sırasında Süleyman Şah’ın türbesinin oraya buraya kaçırılması olayı Irkçı dinciliğin son zamanlarda öne çıkan önemli kanıtlarındandır.

Yüzyıllardır İslâm’a geçit vermeyen Arap, Fars ve Türk dinci Müslümanlıkları aynı zamanda Batıya ait evrensel değerlerin ve bilimsel kazanımların doğru anlaşılmasını ve doğru yorumlanmasını da engellemiştir. Tarihin akışı içinde gittikçe müzminleşen bu yıkıcı eğilim, çağımızda kaygı verici raddelere tırmanmıştır. Nitekim günümüz Orta Doğu’sunda büyük bir tehlike olarak yaygınlaşan ve dünya barışını tehdit eden mezhep savaşları, aslında Arap, Fars ve Türk dinciliğinin sonucundan başka bir şey değildir. Şiîlerin yüzyıllar önce Ehl-i Beyt için ürettikleri yas ve dövünme ritüelleri, din adamlarının kılık kıyafetleri; Arapların müzik şölenine dönüştürdükleri, -şâz rivâyetler ve çeşitli makamlar eşliğindeki- Kur’ân tilavetleri, Türkiye’deki evliyacılık, türbecilik, kerâmetçilik, kutlu doğum ve mevlit merasimleri, özellikle de şehit kavramının bir sömürü aracı haline getirilmiş olması Orta Doğu’daki dinciliğin manzarasını gözler önüne sermektedir.

Kemalistler tarafından neredeyse bir asırdır “gerici” diye damgalanan dinci-tarikatçıların onlara karşı yıllar boyu verdiği amansız mücadele sonunda nihayet Kemalistlerin de koyu animist-dinci oldukları ortaya çıktı. Oysa Kemalistler sürekli olarak kendilerini “modernist, ilerici, çağdaş ve aydınlanmacı” olarak propaganda etmeye çalışıyorlardı. Bu gerçeğin tarihe geçmiş olması, şüphesiz gelecek kuşakları çok düşündürecektir.

Türkiye’de 24 Ocak 1970 günü tarikatçı-dinci bir siyasi partinin resmen kurulması Türk dinciliği tarihinde önemli bir dönüm noktası sayılır. Başka bir dinci kesim olan egemen Kemalistlerle hesaplaşmak üzere yola çıkan bu partinin kurucuları ve destekçileri, çalkantılı süreçlerden geçerek nihayet yıllar sonra resmî ideolojiyi tarikatçı-dincilik lehinde esnetebildiler. Böylece (animist-dinci) Kemalistlere karşı büyük bir başarı elde ettiler. Bu partinin açtığı çığırda “cemaat” adı altında kamufle olmuş çeşitli dinci topluluklar türedi. Bunlar yoğun bir faaliyet içine girdiler. Bu dinci örgütler, çok geçmeden ülkenin hem ekonomisine hâkim oldular, hem de bürokrasi ve siyasette kadrolaştılar. Bunun sonucu olarak Türk bayraklı bir Milli Türk Müslümanlığı doğmuş oldu. 14 Ağustos 2001’de kurdukları başka bir partinin faaliyetleriyle Türkiye’de dincilik adeta şaha kalktı. Hanefizmin ve tarikatçılığın birer potansiyel kalesi olarak yüzün üzerinde İlâhiyât Fakültesi ve yüzlerce İmam-Hatip okulu açıldı.[5] O kadar ki Türkiye coğrafyasında artık İslâm’ın asla iflah olamayacağı bir ortam oluştu. Bu ortam Türk dincilerinin Avrupa’ya tam anlamıyla bir çıkarma yapmasına yol açtı. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde Türkler tarafından inşa edilen camilerin hemen tümüne Türk bayrağı asılarak İslâm’ın evrenselliğine ağır bir darbe indirildi. Bunlara Avrupa’da “Türk camileri” adı verilmiştir. Bu ırkçı-dinci gösteri, hiç şüphesiz Allah Teâlâ’nın, “İnne’l-mesacide lillâhi: Mescitler ancak Allah’ındır.”[6] yasasına karşı bir başkaldırıdır. Bunun bedeli çok ağır olmuştur. Selefiler tarafından “Dırar Camileri” olarak damgalanan bu tapınaklarda ibadet etmek, bundan böyle sürekli tartışma konusu olacaktır.[7]

Türkiye’de dinci Kemalistleri büyük ölçüde devre dışı bıraktıktan sonra güçlenen dinci tarikatçılar, son yıllarda devleti ele geçirmek için birbirleriyle kıyasıya yarışmaya başladılar. Bu yarış kısa zamanda derin bir düşmanlığa dönüştü. 28 Şubat Postmodern darbesi bu düşmanlığın önemli kanıtlarından biridir. Ancak tarikatçılar arasında da siyasi rekabet patlak verdi. Nitekim dinci-tarikatçı örgütlerden enternasyonal bir görünüm kazanan Fethullahçı örgüt, ele geçirdiği yargı mekanizmasını harekete geçirerek bir Nakşbendî mollasını (fuhuş ticareti yaptığı gerekçesiyle) tutuklattı. Böylece Nakşbendîlere gözdağı vermiş oldu. Nakşbendîler de ellerindeki siyaset mekanizmasını çalıştırarak bu örgütü tasfiye etmeye kalktılar. Dincilerin bu savaşı gittikçe kızışarak nihayet 15 Temmuz 2016’da kanlı bir kavga ile sonuçlandı. Dinciliğin tehlikeli yüzünü dünyaya gösteren bu olay, günümüzde “siyasi ya da askerî kalkışma” adı altında gizlenmeye çalışılmaktadır! Böylece Türkiye’de dincilik devamlı şekilde kamufle edilmektedir. Fakat dünya bundan haberdardır ve bunun üzerine hesaplar yapmaktadır. Arap Baharı’nın, içyüzünü ortaya serdiği Arap ve Fars dinciliği kadar bu olay da Türk dinciliğinin Batıdaki imajını net olarak şekillendirmiştir.

Batı’da Müslümanlığın nefretle karşılanmasından, Arap ve Fars dinciliği kadar herhalde Türk dinciliği de sorumludur. Çünkü, Avrupa’da (Arap selefîlerin yanı sıra) Türkiye kaynaklı Nurcu, Işıkçı, Milli görüşçü, Menzilci, Süleymancı, Kaplancı ve Alevi dincilerin gerek kendi aralarındaki kavgaları, gerekse hepsinin sergilediği yıkıcı faaliyetler Batı dünyasında vaktiyle büyük kaygılara ve kuşkulara neden oldu. Batılılar önceleri bu gelişmeyi sabırla ve dikkatle izlediler. Ancak Batı’daki yönetimler, oryantalistler ve bilim insanları yardımıyla bu yapıların içyüzünü kısa zamanda öğrendi ve “Müslüman dünyayı” hem içinde bulunduğu gerilik nedeniyle, hem özellikle “Medenî dünya” için oluşturduğu tehlikeyi önlemek amacıyla cezalandırma yoluna gitti. “Arap Baharı” ile başlayan bu cezalandırmanın ayrıntılı gerçek hikâyesi muhtemelen yüzyıl sonra yazılabilecektir.

Dincilik, yüzyıllardır İslâm coğrafyası üzerinde çok yönlü yıkımlara neden olmuştur. Müslümanların geri kalmışlığı ve bugün içine düştükleri acıklı manzaranın arkasında hiç şüphesiz dincilik yatmaktadır. Bunu örtbas etmek için -neden olarak- hep İslâm gösterildi. Osmanlı Devleti’nin yıkılmaya başladığı günlerden, on yıl öncesine kadar sıkça tekrarlanan bir söylemle ırkçı ve dinci Müslümanlığın sorumluluğu sürekli olarak İslâm’a yüklendi. Kanıksandığı ya da -Türkçe’yi on yılda bir değiştiren- dinci Müslümanlar, dünü anlamakta zorlandıkları için, “İslâm terakkiye manidir.” sözlerinden oluşan bu meşhur klişe, yakın geçmişte arşive kaldırıldı. İlginçtir ki bugün 20-30 yaşlarındaki milyonlarca dinci Müslüman, “ağdalı bir dille söylendiği” gerekçesiyle bu talihsiz söylemin ne anlama geldiğini bile bilmiyorlar!

Müslümansı Arap dünyasında özellikle son yüz yıl içinde Vahhabîlik, Selefîlik, İhvancılık ve “Yeşil sosyalizm” gibi çeşitli dinci-ideolojik komplolarla İslâm’a ağır darbeler indirildi. Türkiye ve İran’daki dinci Müslümanlar da organize ettikleri dinci-ideolojik hareketlerle Araplara eşlik ettiler. Örneğin İran’da, 1979’da yönetimi ele geçiren Ayetullahlar, dinci bir rejim kurdular. Türkiye’de de tarikatçılar geniş halk kitlelerini etkileyip yükselişe geçerek nihayet devlet kurumlarını ele geçirdiler. Bu suretle İslâm’ın karşısında çok tehlikeli bir engel oluşturdular ve Kur’ânî değerler üzerinde büyük yıkımlara neden oldular.

Türkiye’de İslâm’a karşı işlenmiş bulunan en ağır suç, hiç şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm üzerinden girişilen örtülü savaştır. Onun için bu savaşın içyüzünü mutlaka gözler önüne sermek gerekir. Ne yazık ki Arapça bilmeyenlere bu cinayeti anlatmak kolay değildir. Ancak zorlanarak da olsa bunu şöyle özetlemek mümkündür:

Türkiye’de son yıllarda hiç Arapça bilmeyen yüzlerce insan, (ki bunların arasında Peygamber olduğunu ileri süren İskender Evranesoğlu adında bir kişi bile vardı.) “meâl” adı altında Kur’ân-ı Kerîm’i Türkçe’ye çevirmeye kalkıştılar. Bunlar Kur’ân- ı Kerîm’de; “Esleme أسْلَمَ” kök fiilinden türemiş altı farklı kipten toplam 40 kelimeyi çarpıtmışlardır. Bu konuda daha önce ayrıntılı açıklamalarda bulunduk.

Bu savaşın asıl özü ise şudur: Son yıllarda, din konusunda tarihî araştırmalara ağırlık verilince Türkiye’de bazı kesimler, özellikle dinci “Sünnîler” paniğe kapıldılar. Dolayısıyla bu komployu; -İslâm’ın Müslümanlıktan ayrı bir din olduğunun anlaşılmasını önlemek amacıyla- kurdular. Fakat bu girişimlerin içyüzünü bundan böyle gizlemek artık mümkün olamayacaktır. Çünkü söz konusu araştırmalar yakın gelecekte ırkçı-dinci milli Türk Müslümanlığı’nın bugüne kadar saklanmış olan daha birçok sırrını ortaya çıkaracaktır. Bu çok muhtemeldir.

İslâm’a geçit vermeyen Müslümanlığa ve özellikle bu yapay dinin ürettiği dinciliğe karşı gösterilen en büyük tepki hiç kuşkusuz (Kur’ân ve sünnetin bütünlüğüne bağlı olan) mü’min-Müslimlerin koyduğu tavırdır. Mü’minler, biraz önce adları sıralanan dinci gruplara, genelde Haşr Sûresi’nin 13. ve 14’üncü âyet-i kerîmelerinin işaret ettiği zaviyeden bakarlar. Fakat (Arabıyla, Kürdüyle, Türküyle, İranlısıyla vs.) mü’minler, çok küçük bir azınlık oldukları ve dünyaya serpilmiş bulundukları için, birlik içinde hareket edememekte ve tabiatıyla örgütsel güçten yoksun olduklarından dolayı tepkilerini açık şekilde dile getirememektedirler. Onun için olayları şimdilik tedbirle ve sabırla izlemek zorundadırlar. Buna karşın Vahhabîlerin etkisi altına giren tecrübesiz, yarı okumuş, aceleci, telaşlı ve duygusal birçok genç, Batılıların istihbarat servisleri tarafından tuzağa düşürülerek, başta dinci Müslümanların karşısına çıkarıldılar, ondan sonra da el altından küresel güçlere karşı onları teşkilatlandırıldılar.

“Neo-Selefîler” diye adlandırılan bu topluluk, büyük bir bilgisizlik eseri olarak gözlerinin önündeki dincilik manzaralarını göremediler. Mezarcılığın, ölücülüğün, ruhbanlığın, medyumluğun, evliyacılığın, kerametçiliğin, efsunculuğun, kandilciliğin, mitolojinin, efsaneciliğin, mumyacılığın, lidere ve bayrağa tapıcılığın ne anlama geldiğini; bunların kimler tarafından üretildiğini, ne amaçla kullanıldığını ve -göç etmiş- hangi değerlerin boşluğunun bunlarla doldurulduğunu bilemediler. Kısacası, modern putçuluğu keşfedemediler. Üstelik hangi güçlerin emri altında “İslâm Devleti (!)”ni kurmaya kalkıştıklarının bile farkında olamadılar. Daha ötesi Müslümanların büyük çoğunluğunun, İslâm Ümmetinin organik bir parçası sayılamayacağını hesaba katamadılar. Bunlar, zihin karışıklığı diyebileceğimiz bir bocalama içinde gafil avlandılar. Dolayısıyla birlikte yaşadıkları dinci kalabalıkları ıslah etmeye dönük bir çalışma yapmak yerine, silahlanarak namlularını hem Müslümanlara, hem de emrine girdikleri küresel güçlere yönelttiler. Çünkü (Müslüman değil idiyseler de) onlar da bir çeşit dinci idiler. Böylece Batı dünyası hem Müslüman dincileri, hem de bizzat organize ettiği başka bir dinci grup olan (Selefîleri) cezalandırma yoluna gitti.

 

[1]. İbni Haldun’un, Arapça sözleri şöyledir:

"إِنَّ الْعَرَبَ لاَ يَتَغَلَّبُونَ اِلاَّ عَلَى البُسَطَاءِ. إِنَّ الْعَرَبَ إِذَا تَغَلَّبُوا عَلَى اَوْطَانٍ اَسْرَعَ إِلَيْهَا الْخَرَابُ. إِنَّ الْعَرَبَ لاَ يَحْصُلُ لَهُمْ الْمُلْكُ إِلاَّ بِصِبْغَةٍ دِينِيَّةٍ مِنْ نُبُوَّةٍ اَوْ وَلاَيَةٍ أوْ اَثَرٍ عَظِيمٍ مِنَ الدِّينِ عَلَى الْجُمْلَةِ. إِنَّ الْعَرَبَ أبْعَدُ ألاُمَمِ عَنْ سَيَاسَةِ الْمُلْكِ!"

المصدر: عبد الرحمن بن محمد بن خلدون الحضرمي، الجزء الاول من كتاب العِبَر وديوان المبتدأ والخبر، المشتهر بالمقدّمة. ص/105-102. دار ومكتبة الهلال، بيروت1991-م.

[2]. Ünlü tarih araştırmacısı Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü, bu gerçeği şu sözlerle dile getirmektedir:

“İslâmiyet’in ilk asırlarında hiç mevcut değil iken sonraları İran, Hind, Yunan fikirlerinin ve kısmen de İsevilik’in te’siriyle -unsurlarından en fazlasını da İslâmiyet’ten almak şartıyla- teşekkül eden tasavvuf mesleki az zamanda bütün İslâm memleketlerini kaplamıştı.” (Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ord. Prof. Dr. Fuad Köprülü, s.16, Ankara-1993)

[3]. Türk Sûfiliğine Bakışlar, Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak, İletişim Yayınları, İstanbul-1996, s.16

[4]. Yazar Aydın Engin’in şu tespiti konu ile alâkası bakımından ilginçtir. Engin, bir köşe yazısında şunları kaydetmektedir: “1970’lerde başında ‘Başbuğ’ nam Alparslan Türkeş’in bulunduğu, Türkiye milliyetçi-ırkçı siyasal hareketinin ana partisi MHP’nin ana sloganı şöyleydi: ‘Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız...’ ” (Cumhuriyet Gazetesi, 18 Mart 2018. Yazının tamamını okumakta yarar vardır:

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/944411/hira-dagi-kadar-tanri-dagi-kadar.html )

[5]. İstatistiklere göre, 2018-2019 eğitim ve öğretim yılında imam hatip lisesi sayısı: 1.607; bu okullarda okuyan öğrenci sayısı: 44 bin 952’dir.

[6]. bk. 72/Cin, 18

[7]. İlginçtir; 2014 yılında Cuma namazı kılmak için, Almanya’nın Baden-Württemberg eyaletine bağlı Sigmaringen ilçesindeki “Türk Camisi”ne gelen Suriyeli sığınmacılar, çöpçülük yapan Pontus kökenli bir Türk vatandaşı tarafından azarlandılar. “Atalarımızı arkadan vuranların torunlarını bu camide görmek istemiyoruz!” diyerek bağıran bu kişi, büyük bir fitnenin fitilini ateşlemek isterken cemaatten Türk kökenli birinin ortalığı sakinleştirmesiyle olay önlendi. Fakat yankıları bir süre daha devam etti.