إِنَّمَا بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ صَالِحَ الْأَخْلَاقِ.

“Ben, (başka değil, sadece) (iyi), güzel ahlakı tamamlamak (uygulamak) için gönderildim.”[1]

Günümüzde oldukça hızlı yaşanan bilim, teknoloji, ekonomi ve diğer alanlardaki gelişmeler hemen hemen her yerde fert ve toplum hayatında büyük değişimleri de beraberinde getirmektedir. Bunun doğal sonucu ve buna bağlı olarak yaşanan değişimler bireysel ve sosyal hayatta ahlaki değerlerin de değişmesine, hatta aynı hızla bozulmasına sebep olmaktadır.

Son yıllardaki gözlem ve tespitlerden de anlaşıldığı üzere ahlaki değerleri donanmadan, korumadan veya ahlaki ilerleme olmadan bilimsel ve teknik gelişmelerin kazanımları ferdi, ailevi ve toplumsal hayat için birçok kötülüğün üremesine/üretilmesine zemin hazırlamaktadır. Bundan dolayı ahlaki olgunlaşma ve tekâmülün teknolojik, bilimsel ve iktisadi gelişmelerin üreteceği olumsuzluklara karşı bir paratoner[2] görevi ifa etmesi gibi, yeni yetişen nesillerin ahlaki yozlaşmadan kaynaklı ağır tahribattan korunması ve yüksek ahlaki değerlerle donatılması hayati öneme haizdir.

Ferdin, ailenin ve toplumun güven içerisinde, huzurla ve mutlu bir şekilde yaşamalarına en büyük katkıyı asgari ölçekte de olsa ortak değerler bütünü olan ahlak sağlar.

Ahlak Nedir?

“Ahlak” kelimesi Arapçada “خُلُق/huluk” kelimesinin çoğuludur. “Yaratılış” anlamına gelen “خَلْق/halk” kelimesiyle aynı köke mensuptur. “خَلْق/Halk” kelimesi, insanın daha çok dış görünüşüyle, fiziki yapısıyla ilgili şeyler için kullanılırken, “davranışların kaynağı” anlamına gelen “خُلُق/huluk” kelimesi ise, insanın daha çok manevi dünyasıyla, iç âleminde var olan vasıflarıyla alakalı olarak kullanılmaktadır. Aslında her iki kelime de aynı anlama gelmektedir. Ancak aralarında şöyle bir nüans vardır: “خَلْق/Halk” kelimesi, insanın gözle görülebilen dış görünümü, fiziki yapısı ve sureti için söylenirken; “خُلُق/huluk” kelimesi ise basiretle idrak edilebilen kalbi davranışları, iç dünyası ve manevi yönleri için söylenir. Yani ikisi arasında sıkı, ama hoş ve ince bir bağ vardır.

اَللّٰهُمَّ اَحْسَنْتَ خَلْقِي فَاَحْسِنْ خُلُقِي

“Allah’ım! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi, ahlakımı da güzelleştir.”[3]

Karakter/seciye ve huy, insanda doğuştan yerleşik olan bir melekedir.[4] Yeni doğan bir insanın ilerleyen yıllarla beraber ortaya çıkan davranışları, bu meleke sayesinde herhangi bir tasarlama ve planlamaya yahut düşünmeye ihtiyaç duymadan ortaya çıkar. Başka bir deyişle bu türden zincirleme davranışlar, zihni yormadan kolay bir şekilde ortaya çıkar. Bu durumda denebilir ki, karakter/seciye; kaynağı ve kökeni itibarıyla doğal yatkınlıklardan/melekelerden ve iç kuvvetlerden ibarettir.

Bu tanımdan anlaşıldığı kadar ve en dar anlamıyla ahlak, insan ve dünyada yaşayan diğer tüm canlıların yaratılış durumunu ifade eder. Ahlak, aslında iki yönlü bir yapıya sahiptir. Bunlardan birisi fıtrat/yaratılış, diğeri ise amel/fiil ile ilgilidir. İlkine tabii/fıtri ahlak, ikincisine iseÅkazanılmış/edinilmiş ahlakÅdenilmektedir.

Ahlakın İki Yönü

Doğal/Tabii Ahlak: İnsanın yaratılışında yerleşik olan cömertlik, sadakat, haset, ihtiras, şehvet, cesaret, huy, mizaç, bencillik, iffet, hayâ, vefakârlık, müsamaha ve yiğitlik gibi yönelim ve yetenekler.

Kazanılmış/Kesbedilmiş Ahlak: İstikrar kazanmış davranışlar, dış dünya, karşılıklı ilişki ve eğitime dayalı huylar, irade ve seçme özgürlüğüne bağlı olarak ortaya çıkar.

Ahlak, insanın bir amaca yönelik olarak kendi arzusuyla iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak kalması anlamına geldiği gibi, insanın temiz yaratılışına uygun davranışlar sergilemesi veya yaşamaya çaba göstermesi anlamına da gelmektedir. Ahlak, taşıdığı iki boyutluluk -Îîäòâ/Halk (Suret) ve Îïäïâð/Hulk (Siret)- açısından insanın iyi veya kötü olarak nitelendirilmesine sebep olan manevi vasıfları, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışların bir ifadesidir.

Vahyin menbası ve yol göstericiliğinde akıl/bilinç ve cemai değerler/toplumsal normlar, ahlakın tamamlayıcı unsurlarıdır. Ahlak, insan ve diğer bütün canlıların hem yaratılış hem de davranışlarıyla ilgili durumlarını ifade eder. Ahlak, psikolojik/bireysel ve sosyal olmak üzere iki boyutludur.

Bir ferdin ahlaki açıdan cezai ehliyetinin olması/sorumlu tutulabilmesi için şu şartları taşıması gerekir: Akıl sağlığının yerinde olması, yaptığı işi/eylemi özgür bir ortamda ve kendi iradesiyle/isteyerek yapması ve yaptığı eylemin/davranışın doğru veya yanlış olduğu bilgisine sahip olması.

Ahlakın amacı, insana nasıl yaşaması gerektiği bilgisini öğretmek, ona erdemleri kazandırmaktır. Ahlakın varlık alanı insanın bilme ve düşünme yetisinin ötesinde inançla kuşatıcı bir yere sahiptir.

İki Dişli Cennet Anahtarından Biri: Güzel Ahlak

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ، فَقَالَ: “تَقْوَى اللَّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ

Ebu Hureyre’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Allah Resûlü’ne (sav), insanların cennete girmesine en çok vesile olan amelin ne olduğu soruldu.
Resûlullah (sav), ‘Takva/Allah’tan sakınmak ve güzel ahlaktır.’ buyurdu.”
[5]

Takva, Allah ve Resûl’ünün hoşnutluğunu kazanmanın ölçütüdür. Muttaki ise bu hoşnutluğu elde etmiş mümindir. İman ile salih amelin meczedilmiş hâlidir bu. Takva, insanın her hâlinde Allah’a karşı saygılı olması, O’na (cc) isyandan sakınmasıdır. İçten gelen bu duyarlılıkla kişi, günaha dair her şeyden kendisini soyutlar ve büründüğü takva elbisesiyle her türlü kötülükten de korunmuş olur.

Takva elbisesine bürünmüş, tertemiz, günaha bulaşmamış, taşkınlık göstermeyen, kin ve haset beslemeyen bir kalbin ve dürüst bir dilin sahibi, insanların en faziletlisidir. Tüm bunlar, dışa güzel davranışlar olarak yansır ve böylece gerçek anlamda muvahhid kimlik, suret (mükemmel yaratılış) ve siret (güzel ahlak) birlikteliğinin sağlandığı takvayla gerçekleşmiş olur.

Güzel ahlak denildiğinde birçok insanın aklına ilk ânda gelen hususlar, pek ilginçtir ki genellikle kendi öz nefsinden önce muhataptan beklenmektedir.

Tevazu ve müsamaha; güzel geçim, ahde vefa, hata ve kusurları affetmek, kötülüklere ve yanlışlara sabretmek, sövüp hakaret ettiklerinde aldırış etmemek, merhametli olmak, hayâ ve iffetle bezenmek, gurur ve kibirden uzak durmak, şiddet göstermemek, öfkelenmemek, öfkelenilse dahi o öfkeyi Allah için yutmak (öfke kontrolü), kırıcı olmadan ve azarlamadan konuşmak, gerektiği kadar (ilim ve zaruri hâller hariç) az konuşmak, faydasız ve boş işlerden yüz çevirmekì

Esasen tüm bu ahlaki özelliklerin ilk muhatabı, muvahhid kimliğiyle temayüz etmiş ve sorumluluk bilinci yüksek her bir mümindir.

Muhasebe-i Ahlak

Kısa bir muhasebeyle ahlaki konumumuzu genel bir çerçeveye oturtmak mümkündür.

Örneğin, birileri zulme maruz kaldığında verdiğiniz tepki nedir? Yetim bir çocuğu, mazlum bir insanı veya cılız bir hayvanı gördüğünüzde hisleriniz sizi hangi istikamete yöneltmekte? İnsanların, birisinin hakkını yiyip hukukunu çiğnediğini gördüğünüzde içinizden ne/neler yapmak geçiyor? Birileri zulmettiğinde hemen yapılan zulmün karşısına dikilebiliyor musunuz? Birileri bilmeden hakkınıza tecavüz ettiğinde veya istemeden saygısızlık yaptığında gereğini yapmaya gücünüz yettiği hâlde affedebiliyor musunuz?

İş ortağınızın, ders veya çalışma arkadaşınızın, eşinizin, dostunuzun, akrabalarınızın ufak çaplı ve muhtemelen kasıtlı da olmayan yahut kasıtlı dahi olsa eziyetlerine tahammül edebiliyor musunuz? Hiddetlendiğinizde hemen öfkenizi kontrol altına alıp sabredebiliyor musunuz? Ailenize, çoluk çocuğunuza, ortak yaşam alanını paylaştığınız mümin kardeşlerinize, akraba ve komşularınıza kolaylıkla ikramda bulunabiliyor musunuz? Sefih bir manzarayla karşılaştığınızda hayânız müsaade etmediğinden hemen yüzünüzü çevirebiliyor ve bunu engellemeye çalışıyor musunuz? Ahlaki değerlere aykırı teklifler sunulduğunda hiç düşünmeden, “Hayır!” deyip reddedebiliyor musunuz? Birileri edepsizce sövgüler savurduğunda hayânızdan ve iffetinizden dolayı karşı koyabiliyor veya o ortamı hemen terk edebiliyor musunuz?

En zor ânlarda dahi doğru söylemek âdetiniz midir? Mümin kardeşlerinize link veya emoji yerine her daim içten bir tebessüm atmayı becerebiliyor musunuz? İyilik yapıldığında kolaylıkla teşekkür edebiliyor musunuz? İnsanlara tevazuyla davranabiliyor musunuz? Hak sahiplerine haklarını bir ân olsun tereddüt etmeden gönül rahatlığıyla iade edebiliyor musunuz? En yakınınızın aleyhinde bir sonuç çıkacağı kesin olsa bile adaletle karar vermeyi becerme ihtimaliniz nedir?

Tevhid Akidesi ve Nebevi Ahlak

أَكْمَلُ الْمُؤْمِنِينَ إِيمَانًا أَحْسَنُهُمْ خُلُقًا.

“Müminlerin iman bakımından en mükemmeli, ahlak bakımından en güzel olanıdır.”[6]

Bil ki, bir insan ancak tevhid akidesine sarsılmaz inancı ve bağlılığıyla muvahhid bir mümin olur. Bununla beraber Resûlullah’ın (sav) sünnetine kâmil manada ittiba etmekle, yani güzel ahlak sahibi olmakla, ebedî esenlik ve saadet yurdu cennete aday, iyi bir insandır.

Bir kardeşimiz tevhid akidesini çok iyi bir şekilde öğrenmiş, anlamış, özümsemiş ve davetçi vasfını taşıyor olsa dahi o, bu özellikleriyle birlikte hem Allah (cc) katında hem de müminler nezdinde ancak kendisinde bulundurduğu ahlaki erdemler kadar değerlidir.

Güzel ahlak; bugün tevhid ve sünnet ehli müminlerin, muarızlarına karşı kullanabilecekleri en etkili “Yumuşak Güç”tür.

Nezih akidesiyle beraber ne kadar ahlaki fazilet ve erdemli davranışlarla bezenmişse, işte o kadar kıymetlidir mümin. Doğrusu, içinde bulunulan seçkin camia ve insanlık nezdinde bunun dışında gerçek bir değer ve üstünlük ölçüsü yoktur.

Ahlaki olgunluk anlamında sünnete en güzel şekilde tabi olmak, sahip olunan biricik tevhid inancına en çok yaraşır olandır. Fakat zaman zaman şaşırtıcı derecede çelişkili manzaralarla da karşılaşmıyor değiliz. Nezih tevhid akidesini benimsemiş olan (sayıları az da olsa) bazı insanlarda ahlaki erdemlilik açısından aynı netlik ve olgunluk müşahede edilemiyor. Öte yandan iş, yolculuk, komşulukì gibi sebeplerle sosyal münasebette bulunulan bazı müşriklerin “güzel ahlak” kabilinden tutum ve davranışları kişiyi hayretlere gark ediyor. Kimi insanlarda sahih akidenin netliğini görmemize rağmen ahlaki arızaları çok, kimileri ise güzel ahlaka dair birçok vasıf taşırken itikadi sapkınlık içerisinde. Bu da bize akide ve ahlak ayrılmazlığının önemini, değerini ve zaruretini göstermektedir.

Bu sebeple her bir muvahhid hem cemai ortamda hem de cahiliye toplumu içerisinde ancak ahlaki erdemlerle belirmeli, seçkinleşmeli ve bunlarla değerli olmaya çalışmalıdır. Bunların haricinde bir değer ve kıymet kaynağı aranamayacağını en iyi bilenlerden biri de muvahhid müminin ta kendisidir.

Kimi insanlar, ahlaki erdemlerin dışındaki bazı şeylerde değer ve erdem ararlar.

Örneğin, bazı insanlar çevresinde ve toplum içerisinde, cesarette değer arar; bazıları aşiret, örgüt, tarikat ve parti gibi sosyal sınıf veya oluşumlardan birine mensup olduğu için bir güç odağına yaslanıyor olmakta veya büyük kalabalıklara sahip olmakta; kimileri sanat, estetik ve güzellikte; kimileri de parada ve konformist bir yaşam tarzında arar.

Kimileri de daha farklı şeylerin peşinde koşarak onu bulmaya çalışır. Tüm bunlar boş bir çabadan başka bir şey değildir. Çünkü “gerçek değer” kabul edilen bu şeylerin hepsi kısmen ya da daha iyi bir şekilde insan dışında bazı varlıklarda da vardır. Örneğin, aslan çok cesurdur. Deve çok zor şartlara karşı olabildiğince tahammülkârdır. Fil daha büyük ve güçlüdür.

Bu hususla ilgili olarak İbni Hazm (rh) şöyle der:

“Akıllı bir insan, cansız varlıkların ve yırtıcı hayvanların kendisinden daha üstün olduğu vasıflara sevinmez. Akıllı kimse ancak Allah’ın (cc) kendisini cansız varlıklardan ve yırtıcı hayvanlardan ayırt ettiği değerli vasıflarda önde oluşuna sevinir. Dolayısıyla her kim, Allah için kullanması gereken yerin dışında kullandığı cesaretiyle seviniyorsa, bilsin ki yırtıcı bir kaplan, aslan veya kurt ondan daha atılgan ve cesurdur. Her kim, bedeninin kuvvetiyle seviniyorsa, bilsin ki katır, öküz, boğa ve fil bedenen ondan daha güçlüdür.

Hayvanların daha önde olduğu bu vasıflar hususunda övünmenin ve sevinmenin ne anlamı var ki? Ama kimin ahlaki vasıfları üstün, ilmi geniş, ameli güzel olursa, işte sevinen buna sevinsin. Çünkü onu bu vasıflarında ancak melekler ve hayırda öncü olan insanlar geçebilir.”[7]

Ali ibni Ebu Talib’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) namaza kalktığında şöyle dua ederdi:

وَاهْدِنِى لِأَحْسَنِ الأَخْلاَقِ، لاَ يَهْدِى لِأَحْسَنِهَا إِلاَّ أَنْتَ، وَاصْرِفْ عَنِّى سَيِّئَهَا، لاَ َصْرِفُ عَنِّى سَيِّئَهَا إِلاَّ أَنْتَ

“…(Allah’ım!) Beni güzel ahlaka eriştir. Senden başka güzel ahlaka eriştirecek yoktur. Kötü ahlakı benden uzaklaştır. Senden başka kötü ahlakı benden uzaklaştıracak yoktur!..”[8]

 

[1]. Ahmed, 8952

[2]. Paratoner; istenmeyen elektrik akımlarını zararsız kılıp belirlenen bölgelere aktarılmasını sağlayan iletken metal çubuklardır. Paratonerler genellikle yıldırımdan korunmak için kullanılırlar.

[3]. Ahmed, 3823

[4]. İnsandaki düşünme, anlama, kavrama ya da imgeleme gibi doğal zihinsel güçlerden her biri.

[5]. Tirmizî, 2004; İbni Mâce, 4246

[6]. Ebu Davud, 4682; Tirmizi, 1162

[7]. El-Ahlâku ve’s-Siyer fî Mudâvati’n-Nefs, İbn Hazm, s. 18-19

[8]. Müslim, 771