Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve güzide ashabına, onlara tabi olanlara selam olsun.

Kıymetli Kardeşim,

Bu ay kalbine ve yaşantına yön verecek, zahirinle kalbini bütünleştirecek bir hadis üzerinde nasihatleşeceğiz.

Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz, Allah kalıplarınıza ve suretlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.”[1]

Allah (cc), kullarına bakar/nazar eder. Onların bütün hâllerini, gizlisini ve açığını görür. Bu hadisten bize öğretilen ilk nokta budur. Allah, kullarının her hâlini müşahede ettiğine göre, o zaman insan kendine çeki düzen vermeli, zahirini ve bâtınını düzeltmelidir.

Ancak aciz olan insan, bu konuda kendini aldatmıştır. Allah’ın (cc) bakışlarından çok, insanların bakışlarını önemsemiştir. Bir iyiliği yaparken veya bir kötülükten vazgeçerken insanların kınamasına maruz kalmamak, onlara şirin görünmek için yapmıştır. Allah’ı razı etmek yerine, insanları razı etmeyi tercih etmiştir. Allah’tan korkup sakınmak yerine, insanlardan korkup sakınmıştır. Bu kişinin, Allah’ın El-Basîr sıfatına inansa da onu içselleştirmediği kesindir. Sonuç olarak, dünyasını da ahiretini de heder etmiştir.

Bu pişmanlığı ve kötü akıbeti yaşamamak adına şimdi kendimize soralım; sen kimin bakışını/nazarını önemsiyorsun? Veya Allah’ın sana nazar ettiğinin farkında mısın?

İnsan, Allah’ın (cc), kendisine ve özellikle kalbine baktığının farkında olur ve bu bilinçle hayatını ikame ettirirse o zaman kendisini düzeltebilir. Bu, insanı terbiye eden en önemli şuurdur. Bugün insanlar, kimsenin olmadığı ortamlarda rahatlıkla haram, günah, fuhşiyat işleyebiliyorlarsa bunun sebebi, Allah’ın kendilerine baktığı bilincinin oturmamasındandır. Oysa kimse görmese de Allah o günahını görmektedir.

Hakeza Allah’ın kalplerimize baktığı şuuru, kişiyi nifaktan da koruyacaktır. İçini de dışını da Allah korkusuyla imar edecektir. Zahirinde güzel ahlak sergileyip, iç dünyasında İslam’a, Müslimlere kin, öfke, buğz ve düşmanlık besleyen insanlar, bu bilinçten uzak olan, kalplerini ıslah etmeyen kimselerdir.

Hadisten öğrendiğimiz başka bir husus da şudur: Allah (cc), kullarının zahirine değil, bâtınına önem vermektedir. Önce onların kalplerine, sonra da amellerine bakmaktadır. Sonucu kalıp ve surete göre değil, kalbin/niyetin durumuna göre belirlemektedir. Hadisimizde amelden önce kalbin ilk sırada yer alması bu manayı ortaya koyduğu gibi, kalbin önemine de vurgu yapmaktadır.

Bâtın neden zahirden daha önemlidir?

Çünkü bâtın/kalp merkezdir. Merkezin bozuk olması, bütün alanları bozuk kılar. Merkezin sağlam olması ise bütün alanları sağlam ve kuvvetli kılar. Örneğin, bugün hayatımızı kolaylaştıran önemli nimetlerden olan arabayı düşünelim. Motoru ve beyni düzgünse kullanabiliyorsunuz. Aksi hâlde arabanın dış demirinin, kaportasının bir anlamı yoktur. Çünkü merkez motordur ve kullanılması buna bağlıdır. Gerek maddi gerek manevi olarak insanı ayakta tutan, hayatına devam etmeyi sağlayan merkez de bu yönüyle kalptir. Bundan dolayı Allah Resûlü (sav), kalbin/bâtının önemine dikkat çekmiştir:

“Dikkat edin. Vücutta bir et parçası vardır. O düzgünse bütün vücut düzgündür. O bozuksa bütün vücut bozuktur. Dikkat edin; o, kalptir.”[2]

Kalbini ıslah eden, düzelten hem bu dünyada hem de ahirette kurtuluşa erecektir. Asıl kurtuluş kalple, onun ıslahı ve takvasıyla mümkünse o zaman dışı imardan önce içi imar etmeli, enerjimizin çoğunluğunu buraya vermeliyiz. Kişinin zahiri, kalıbı, ameli ne kadar güzel ve düzgün olsa da kalbi, Rabbimizin (cc) istediği gibi değilse hiçbir değeri ve mükâfatı yoktur. Bu nedenle kişi, amelden önce kalbindeki niyeti gözden geçirmelidir.

Örneğin, namaz kılacağımız zaman sadece etrafın temizliğine, elbisenin düzenine dikkat ediyoruz. Ancak kalbin durumunu gözden geçirmiyor, zihnin kontrolünü yapmıyoruz. Kimin için namaz kılıyoruz? Allah için mi, yoksa insanlar için mi?

Bununla beraber, dünyaya dair ne meşguliyetimiz varsa namazda aklımızda oluyor. O kadar ki ileriki zamanlarda elde etmek istediklerimizin hayalini bile kuruyoruz. Zahiren namaz kılıyormuş gibi görünsek de iç dünyamızda, kalbimizde dünyayı elde etme yarışına giriyoruz.

Veya Allah’ı zikrederken dilimizde “Subhanallah” diyoruz, ancak aklımızda başka şeyleri tefekkür ediyoruz. Şimdi bu namazın ve zikrin kula nasıl bir faydası ve manevi katkısı olabilir ki?

Namazın zahirini güzelleştirmekle beraber bâtınını da güzelleştirmeliyiz. Namazı kimin için ve hangi niyetle kıldığımızın muhasebesini yapmalıyız ki bize faydası olabilsin.

Evet Kardeşim,

Sen zahirin imarına mı, yoksa bâtının imarına mı önem veriyorsun? Kişileri değerlendirirken zahirini, zenginliğini, güzelliğini mi; yoksa takvasını, samimiyetini mi ölçü alıyorsun?

Sorunun cevabı sende saklıdır. Fakat toplum olarak sadece zahire, görüntüye önem veriyor, içi imar etmiyoruz. “Dışı düzgünse içi önemli değildir.” ahlakına sahibiz. Başkalarına karşı zahirimizle, zenginliğimizle, aşiretimizle, evlatlarımızla, zahiri imkânlarla üstünlük taslıyor, ezmeye çalışıyoruz. Oysa bunların Allah (cc) katında hiçbir değeri ve faydası yoktur. Üstünlük sadece takva iledir:

“Ey insanlar! Şüphesiz ki sizleri bir erkek ve dişiden yarattık. Karşılıklı olarak tanışıp kaynaşmanız için sizleri halklara ve kabilelere ayırdık. Gerçek şu ki Allah katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır. Şüphesiz ki Allah, (her şeyi bilen) Alîm, (her şeyden haberdar olan) Habîr’dir.”[3]

“O gün ki; ne mal ne de evlat fayda verir. Allah’a selim bir kalple gelenler müstesna.”[4]

Evet, Allah insanın zahirine, kalıbına bakmaz. Küçük mü büyük mü, güzel mi çirkin mi, zengin mi fakir mi, aşiret sahibi mi değil mi bakmaz. Kesinlikle bunların hiçbirine bakmaz. Ancak Allah (cc), kişinin kalbine bakar. Kalbine göre muamele eder.

Allah (cc) bizleri, kalbini ıslah eden, takvalı kullarından eylesin. İçi ve dışı bir olan samimi insanlardan kılsın. Allahumme âmin.

Davamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

Bir sonraki yazımızda görüşme ümidiyle…

 

[1]. Müslim, 2564

[2]. Buhari, 59; Müslim, 1599

[3]. 49/Hucurât, 13

[4]. 26/Şuarâ, 88-89