Allah’a hamd, Resûl’üne salât, güzide ashabına selam olsun.

Kıymetli Kardeşim,

Seninle muhabbetimize Urve ibni Zübeyr’in (rh) hayatından bir bölümü hatırlatarak başlamak istiyorum:

“Urve, Emevi Hükümdarı Velid ile görüşmek için Medine’den Şam’a doğru yola çıkar. Ne var ki Medine yakınlarındaki bir vadide kangren olur. Hastalık, yolun başındaki o vadide başladı, lakin hastalıktan dolayı başına bir musibet gelmez zannetti. Bu yüzden yoluna devam etti. Şam’a ulaştığında kangren olan ayağındaki mikroplar bacağının yarısını yemişti. O hâlde Velid’in yanına gitti. O da ayağını tedavi etmesi için o hastalıkla alakalı uzman doktorları topladı. Hekimler, Urve’nin ayağının kesilmesi noktasında ittifak etti. Aksi takdirde mikropların uyluk kemiğine kadar ayağını yiyeceğini, hatta gövdesine de atlayıp orayı da çürüteceğini söylediler. Urve bunun üzerine ayağının kesilmesine razı oldu.

Hekimler ona şöyle dedi: ‘Kesmeden mütevellit acıyı duymaman için sana aklını giderecek uyuşturucu bir ilaç içirelim mi?’

Urve, ‘Hayır, Allah’a yemin ederim ki kimsenin, aklını giderecek ve kendini uyuşturacak bir şey yiyip içeceğini sanmıyorum. Şayet bunu mutlaka yapmanız gerekiyorsa, ayağımı ben namaz kılarken kesin. Çünkü o durumda acıyı hissetmem.’

Doktorlar -söyledikleri gibi- Urve’nin ayağını o namazdayken, mikropların yediği noktanın üst kısmındaki sağlam yerden kestiler ki sağlam olsun ve bir daha vücudunda hastalık kalmasın. Doktorlar ayağını namaz kılarken kestiklerinden hiç nazlanmadı, acıdan dolayı kıvranmadı. Namazını tamamladıktan sonra, Velid, kesilen ayağından ötürü onu teselli etmek istedi.

O, şöyle mukabelede bulundu: ‘Allah’ım, hamd sanadır. Benim iki elim, iki de ayağım vardı. Bunlardan birini aldıysan üçünü geri bıraktın. Eğer şimdi beni hastalıkla imtihan ediyorsan, daha önce uzun süre bana afiyet vermiştin.’

Urve’nin Şam seferinde, aralarında oğlu Muhammed’in de bulunduğu birkaç çocuğu vardı. Çocukları arasında en çok Muhammed’i severdi. Muhammed bir ahıra girdi, atlardan biri onu çifteledi ve Muhammed öldü. Arkadaşları yanına gelip Urve’ye taziyelerini sundular.

O da şöyle dedi: ‘Allah’a hamdolsun, yedi çocuğum vardı. Ey Rabbim, onlardan birini aldın, altısını bıraktın. Eğer beni hastalığa müptela kıldıysan, daha önce uzun süre afiyet vermiştin. Eğer şimdi benden bir çocuğumu aldıysan, daha önce uzun süre bana çocuk ihsan etmiştin.’

Urve, Şam’da işini tamamladıktan sonra Medine’ye döndü. Hiç kimse onun, ayağından ve ölen oğlundan bahsettiğini duymadı ve bu hususta hiç kimseye şikâyette bulunmadı…”[1]

Evet Aziz Kardeşim,

Bu kıssayı her okuduğumda veya dinlediğimde tüylerim ürperir, yüreğim yanar ve dönüp kendime sorarım: Aynı acıyla, imtihanla karşılaşsaydın senin tepkin nasıl olurdu? Kime iltica ederdin? Şükür mü ederdin, yoksa isyan mı? Rabbine bu kadar güzel hamdedebilir miydin? Namaz ve sabırla Allah’a yönelip O’ndan yardım isteyebilir miydin?

Zorluk ânında, bu kadar güzel bir sabır ve şükür ortaya koymak, sadece Rabbine yönelmek ve O’ndan yardım istemek her yiğidin harcı değildir. İnsanın kişiliği, samimiyeti, zorluk ânında ortaya çıkar; sabır ve şükür ehli olduğu, imtihan ânında belli olur. Bu da ancak rahatlık zamanında kulun, Rabbiyle arasındaki bağın kuvvetli olmasına bağlıdır.

Şu bir gerçektir ki dünya hayatında üzücü, sıkıcı, yorucu; tedirgin eden, duraklatan veya daha zor olup aşılamayan durumlarla karşılaşabiliyoruz. Bu, dünyanın doğal hâlidir. Hayatın kaderi böyledir. Yeryüzünün en değerli insanı da en değersiz insanı da bu hâllerle karşılaşır.

İnsanlar bu durumlarda nasıl hareket edeceklerini bilemezler. Tabiri yerindeyse deli gibilerdir. Olgun kararlar veremedikleri gibi olgun adımlar da atamazlar. Ve en önemlisi bu hâllerde insan, desteğe ihtiyaç duyduğu için farklı alanlara yönelebiliyor. Ya eşine/ailesine ya dostuna/arkadaşına yahut içinde bulunduğu cemaatine… Veyahut kafayı dağıtmak için eğlenceye, sosyal alana…

Oysaki bizler kime yönelmeliyiz? Kimden yardım istemeliyiz? Kimin rahmetine sığınmalıyız?

Mülkü elinde bulunduran, ol dediğinde her şey hemen oluveren, gönül kırıklıklarını gideren, hastalara şifa veren, anne karnından ölünceye kadar bütün varlığa rızık dağıtan, kalpleri birbirine ısındıran Rahmân ve Rahîm olan Allah’a yönelmek gerekmez mi? Evet, ilk yöneliş Rabbimize olmalıdır. İnsan ilk yönelişi böyle bir Rabbe yapmayacak da kime yapacak? Aciz olan, nankör olan, aceleci olan, cahil olan, cedelci olan insanlara mı yapacak? Hayır hayır, bu yöneliş kulluğa ters ve eksik bir yöneliş olur.

Eyyub (as), yeryüzünde büyük ve uzun süren bir hastalığa yakalandı. Kime yöneldi ve kimden yardım istedi? Kiminle dertleşti? Acısını kiminle yatıştırdı? Derdine şifayı nerede aradı ve nerede buldu? İşte bu yönelişi anlatan şu ayeti okuyarak hayırlı sonucu görelim ve kendimizi muhasebe edelim:

“Eyyub’u da (an)! Hani o Rabbine dua etmiş (ve demişti ki:) ‘Şüphesiz ki bu dert bana dokundu/her yönden beni kuşattı ve sen merhametlilerin en merhametlisisin.’ Onun duasına icabet ettik ve sıkıntısını giderdik. Tarafımızdan bir rahmet ve (Allah’a) kulluk edenlere öğüt olması için, ailesini ve bir o kadarını daha ona verdik.”[2]

Elbette ki her birimizin ailevi sorunları oluyor, kimi zaman çocuklarımızla imtihan oluyoruz kimi zaman insanların hasedine ve kinine maruz kalıyoruz; bazen rızkımız daralıyor bazen kötü hastalıklara yakalanıyoruz; yer yer tağutların ve taşlaşmış kalplerin saldırısıyla karşılaşıyoruz…

İşte böyle ânlarda kime yöneliyoruz? Kimden yardım istiyoruz? Ellerimizi ilk kime açıyoruz? Derdimizi ilk kime anlatıyoruz?

Eğer cevabımız, “Rabbimize” ise hamdedelim. Tam zıddı, “Hayır” ise o zaman tevbe edelim ve kendimizi ıslah edip Rabbimize samimiyetle yönelelim:

“Rabbinin ismini an ve (her şeyi bırakıp) tam bir yönelişle O’na yönel. (O) doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Öyleyse) O’nu Vekil edin.”[3]

Rabbim bizleri duayla kendisine yönelen, bütün isteklerini O’na arz eden samimi kullarından eylesin. Allahumme âmin.

Davamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.

Bir sonraki yazımızda görüşme ümidiyle…

 

[1]. Târîhu Dımeşk, 40/263; Şuabu’l Îmân, 10631

[2]. 21/Enbiyâ, 83-84

[3]. 73/Müzzemmil, 8-9