Tarih boyunca yaşanan olaylar hep bir neden ve sonuç döngüsü içinde gelişmiştir ve bazen bir sonucun/olayın birden fazla nedeni olmuştur. İnsanlar bazen geçmiş olaylardan ders veya ibret alıp geleceklerini inşa etme konusunda yetersiz kaldıklarında benzer yahut aynı olayları yeniden yaşamak gibi bir bedeli de ödemek zorunda kalırlar. Mehmet Akif Ersoy’a nispet edilen, “Tarih tekerrürden ibarettir.” sözü bu tür durumları veciz bir biçimde anlatır.

Orta Dünya’ya (Hicaz-Şam-Filistin) uzak ve kapalı bölgelerden biri olsa da bir yanda sıcak denizlere açılan kapı, diğer yanda Asya’nın âdeta kalbi sayılan coğrafi bir konumu vardır Afganistan’ın. İşte tarih boyunca emperyalist güçleri, Afganistan’ı elde etme yarışına iten temel faktörler.

Sanayi Devrimi’nin ardından ortaya çıkan enerji kaynaklarına ulaşma ve hâkim olma ihtirası da bu stratejik konumu daha fazla önemli kılan bir diğer etkendir. Afganistan, sahip olduğu bu adı konmamış zenginlik nedeniyle yıllarca işgal girişimlerine sahne oldu. Persler, Yunanlar, Hintler, İskitler, Moğollar, İngilizler, Sovyet Rusya ve son olarak ABD-NATO bu toprakları ele geçirir gibi oldu. Ancak hiçbir egemen güç, uzun soluklu bir yönetim sistemi kuramadı.

Bu ülke yaklaşık yarım asır önce Komünist Sovyetler, sonra da ABD ve NATO ittifakı tarafından olağanüstü bir kibir, hoyratlık, hınç ve Haçlı saldırganlığıyla tarumar edildi. İnsanların hayatı altüst edildi ve böylelikle sosyal doku da büyük bir yıkıma uğradı. Köyler ve kasabalar yakıldı. Son yarım asırdır en az iki nesil, İslam coğrafyasının diğer birçok bölgesinde olduğu gibi Afganistan’da da Haçlıların ürettiği anarşi ve aşağılama altında yaşamak zorunda bırakıldı. İşgalcilerin inşa etmeye çalıştığı sistemde bilgi, birikim ve yetenek sahibi olanlar da işgalcisine karşı direnmek yerine, başta Avrupa ve Amerika olmak üzere işgalcilerin ülkelerine firar ettiler. Yüz binlerce insan öldürüldü, hapsedildi, işkence gördü ve sakat bırakıldı.

Emperyalist Haçlı-Komünist-Rafizi ve içerideki iflah olmaz savaşkan işbirlikçi aşiretler ile savaş ağalarının cinayet, katliam ve talanlarıyla geçen son kırk beş yıllık sürecin sonunda yeni sonuçlarla Afganistan, son birkaç aydır yeniden dünyanın gündemine oturmuş durumda. İşgalcilerin olmadığı zamanlarda da Afganistan’daki aşiret yapısı ülkede barış ve huzurun tesisinin önündeki en büyük engel olmuştur.[1]

Hakikat şudur ki Taliban ile ilgili olarak -Afganistan sahasına bu isimle ilk çıktıkları 1994 yılından bu yana- bilindiği zannedilen birçok şey aslında “her iki ucu da sivri bir değnek” misali gibidir. Bir yönüyle düşman propagandası ve dezenformasyonudur. Yani NATO-Amerikan savaş propagandasıdır. Savaş propagandasının neredeyse tamamının yalan olduğu da bilinen bir gerçektir. Düşmanı, yani Taliban’ı ve temsil ettiği düşünülen İslam’ı; kitleler nezdinde tahfif, tezyif ve tahkir etmeye çalışmak, dünya kamuoyunu yanıltmak, insanların aklını karıştırmak, taraftarlarının ve savaş alanındaki mensuplarının direncini kırmak ve bu yolla psikolojik üstünlük sağlamak amaçlanır.

Diğer yönü ise özellikle tevhidi bozan unsurları göz ardı eden ve Nebevi menhece aykırı metodolojik problemlerin yok sayıldığı ululayıcı yaklaşımdır.

Bu gerçekler bir yana, esasen birçoğumuz yaşananların perde arkasını tam olarak, tüm yönleriyle bilmiyoruz. ABD ile Taliban arasında Katar’ın başkenti Doha’da yapılan 29 Şubat 2020 tarihli anlaşma metninin başlığı şöyledir:

“Abd Tarafından Devlet Olarak Tanınmayan ve Taliban Olarak Bilinen Afganistan İslam Emirliği ile Amerika Birleşik Devletleri Arasında Afganistan’a Barış Getirme Antlaşması”

Taliban, aralarındaki antlaşmaya göre ABD’nin ülkeyi tamamen terk etmeyi taahhüt ettiği Mayıs 2021 tarihinin gelmesiyle ülke genelinde ilerleyişe geçti. Taliban, askerî ilerleyişin yanı sıra yerel unsurlarla siyasi uzlaşıyı da önemli bir silah olarak kullandı. Birçok nokta savaşsız teslim alındı.

Taliban’ı Nasıl Bilirsiniz?

Taliban’ın itikadi ve fikrî kökenleri konusunda yakın zamana kadar Türkiye’de her türlü şüpheden uzak sahih bilgiler pek fazla değildi. Taliban mefkûresinin kökeni Nakşibendî ekolüne bağlı Diyobendi hareketinin ilim havzasına dayanır. Türkiye’de onları Selefilikle eşit düzeyde tutanlar bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmakta mahir kesimlerdir.

Taliban’ın fikir köklerini besleyen Diyobendilik, Selefî ekolden oldukça uzaktır. Bu noktada denilebilir ki Taliban, Diyobendiliğin bir tür silahlı hareketidir. Taliban ile Selefî ekol asla bağdaştırılamayacak bir biçimde farklı kulvardalardır.

Selefî ekolün Afganistan, Pakistan ve Hindistan’daki uzantıları kendilerini “Ehl-i Hadis” olarak tanımlar. Bu çevrelerde hemen hemen herkes kendisini Ehl-i Hadis olarak takdim etseler de, “Bizim mezhebimiz hadistir.” dedikleri için bu isimle anılırlar.

Taliban’ın da içinden çıktığı Nakşî Diyobendi hareketi ise kendilerinin Ehl-i Sünnet ekolüne tabi olduklarını ileri sürer. Taliban’ın bir cümlelik kısa bir kimlik tanımını şöyle yapabiliriz:

Taliban; itikaden Maturidi; fıkıhta Hanefi; meşrep olarak sufi; usulde Şeyh Muhammed Kasimi’ye, füruda ise Şeyh Raşid Ahmed’e tabi olan ve fikren de -Rabbani’nin takipçilerinden- Nakşî Şah Veliyyullah Dehlevi’ye intisap eden silahlı bir mutasavvıf harekettir. (Bu saatten sonra artık mezkûr özellikleri havi bir devletten söz etmekteyiz.)

Taliban’ın Ehl-i Hadis veya Selefî ekol mensuplarıyla çatışma ve tartışma noktalarından birisi de tasavvuf yanlısı olmalarıdır. Diyobendiler ve içlerinden çıkan Taliban, vahdet-i vücud meşrebinin ileri gelenlerinden Muhyiddin Arabi’yi benimser. Şeyh Muhammed Et-Temimi’den fersah fersah uzaklardır. Hatta onu, -Osmanlı Devleti’ni kastederek- Ehl-i Sünnet, Müslümanlara karşı savaş açtı diye her fırsatta yeriyorlar. Hadise ehemmiyet vermekteler, ancak bu durum onların Hanefi Mezhebi’ne taassup derecesindeki bağlılıklarını bir türlü aşındırabilmiş değillerdir.

Bu sebepledir ki Selefiler, Diyobendileri, mezhebî görüşlerini teyit amacıyla Resûlullah’ın (sav) hadislerini ve Kur’ân ayetlerini kullanmak ve manipülasyon yapmakla itham ederler.

Diyobendilerin Selefî olmaları bir yana, Orta Dünya’daki Selefiliğin tartışmasız en büyük hasmı kabul edilen ve İbni Teymiyye’nin yirminci yüzyıldaki en önde gelen muarızı olan Düzceli M. Zahid El-Kevseri’yi[2] imamları  kabul ederler. Selefiler de bu nedenle Diyobendileri Kevseri’ye mâl ve nispet etmiştir. Dolayısıyla Taliban Lideri Molla Heybetullah Ahund’un Şeyhu’l Hadis sıfatına veya Taliban’ın sakalına sarığına bakarak yahut geçmişte, kendilerini Selefî ekole nispet eden El-Kaide’den, Afganistan’da barınma karşılığında biat almalarını dikkate alarak Selefilik anlayışına yatkın olduklarını söylemek doğru bir tespit değildir. 1994-2001 yıllarında Usame Bin Ladin ile olan iş birlikleri ise tarikat geleneğinden kopup gelen Çeçenlerin iş birliğiyle mukayese edilebilir.

“Zafer”e Götüren Yolda Döşeli Taşlar

Afganistan’da 7 Ekim 2001 tarihinden bu yana devam eden bir savaşın bugünkü sonucu itibarıyla Taliban’ın Afganistan’daki hâkimiyetinin temelinde birkaç haftalık veya aylık bir süreç olmadığı çok açıktır. ABD işgalinin başladığı Kasım 2001 yılından bu yana kesintisiz bir biçimde sürdürülen organize bir süreci göz ardı etmemek gerekir. İnsanlar genellikle sadece sonuçları değerlendirip süreçleri ihmal etmekte veya görmezden gelmektedir. Böyle bir yaklaşım tarzı ise adil ve hakkaniyetten uzak; birçok hakikatin üstünün örtülmesi ve ihmal edilmesiyle sonuçlanacaktır.

Afganistan’ın çok hızlı bir şekilde Taliban’ın eline geçtiğini düşünmek, kesilen bir ağacın yıkılmasına neden olan yüzlerce balta darbesini yok sayarak sadece son darbeye bağlamak gibi bir hataya sebep olur. Neticede Taliban, yirmi yıldır devam eden savaşın ardından son birkaç aylık bir süreçte ülkenin tamamında hâkimiyetini yeniden kurmuş oldu. Bu başarının yirmi yıllık bir süreç içerisinde nasıl gerçekleştiğini birkaç maddede şöyle sıralamak mümkündür:

Bu kadar süratli ve sonuç alıcı gelişmede en başta gelen etkenlerden birisi Taliban’ın, Afgan -özellikle de Peştun- halkı arasında bir halk tabanına dayanıyor olmasıdır.

“Afganistan İslam Emirliği” yani Taliban savaşçıları samimi, azimli, ısrarlı ve kesintisiz bir şekilde yerel ve genel emirlerine bağlılık ve itaatte sebat etmişlerdir.

Taliban, başta Peştunlar olmakla beraber Afganistan toplumunun tüm etnik kesimlerinden mensupları ve liderlerinin olmasını çok iyi değerlendirmiştir. Örneğin, güneyde Peştun ve Beluc, batıda Tacik ve Aymak, kuzeyde Özbek, Tacik, Türkmen ve Aymak, Taliban mensuplarının etkin katılımıyla birçok bölge savaşsız ve kan dökülmeden kolaylıkla ele geçirilmiştir.

29 Şubat 2020 tarihinde ABD ile varılan Doha Anlaşması, tüm bunların daha hızlı gerçekleşmesini kolay ve mümkün kılmıştır.

Yirmi yıldır süren savaş sürecinde hemen hemen her gün birçok bölgede yaşanan şiddetli çatışmalar, özellikle kırsal alanlarda yaşayan halkın desteğiyle oluşturulan otorite alanlarında topluma karşı adil ve dürüst olmaları da böyle bir sonuca etki etmiştir.

Taliban’ın, kontrol ettiği alanlardaki yerel güç unsurlarına yaklaşım tarzı da bu başarıyı daha kolaylaştırıcı bir etkiye sebep olmuştur. Aşiret liderleri, kanaat önderleri, mollalar, siyasiler ve diğer güç odaklarıyla ciddi ilişkiler kuran hareket, tüm bu kesimlere güvence verdi.

Taliban’a karşı savaşan grupların birkaçı dışında -Ahmet Şah Mesut’un oğulları, Raşit Dostum ve Rafıziler gibi- ideolojik veya eskiden gelen bir düşmanlığa dayanan sebepleri bulunmamaktadır. Bunların çoğu, bilhassa son süreçte Taliban’a karşı savaşmak için geçerli bir sebep bulamadığından, savaşçı gruplardan ayrılarak sivil hayata dönmüştür. Hem bu hem de Taliban’ın ilan ettiği genel aflardan dolayı orduda teslim olanların sayısı on binleri bulmuştur.

ABD ve Batı destekli ve Rafızî unsurların da etkin olduğu hükûmet organlarının parçalanmışlığı ve devrik Kâbil kukla yönetimini oluşturan tarafların parçalı yapısı da Taliban’ın başarıya ulaşmasında bir diğer önemli sebeptir.

ABD ve Türkiye dâhil bazı NATO ülkelerinin eğitip donattığı hükûmete bağlı güçlerin yanı sıra, Taliban’a karşı savaşan birlikler büyük ölçüde maaşları hükûmet tarafından ödenen milis kuvvetlerin birbirlerinden bağımsız çıkarları, aralarındaki derin güvensizlik ve iletişimsizlik, yirmi yıl sonra ulaşılan “zafer”de önemli bir paya sahiptir.

Amerika’yı yenilmez kabul eden bir kesim de var ki; ABD’nin, Irak’ı Rafızî İran’a teslim ettiği gibi Afganistan’ı da Taliban’a ABD’nin teslim ettiğini iddia etmekteler. Söz konusu iddianın ilk kısmı, aralarındaki perde arkası derin iş birliği göz önünde bulundurulduğunda İran için doğrudur, denilebilir. Ancak bu iddia Taliban için doğru kabul edilse dahi bu, ABD’nin bir tercihi olarak değil, muhtemelen alternatifsizliğin sebep olduğu bir mecburiyetin sonucu olarak değerlendirilebilir. Nitekim ABD başkanı Joe Biden, çekilme sonrası dünya televizyonlarından canlı olarak yayımlanan konuşmasında Afganistan’ı “İmparatorluklar bataklığı” olarak nitelemiş ve kalan sağları kurtarmış olmayı canlarına minnet saymıştır.

Dayton’dan Doha’ya (mı?)

Son süreçte hızla gelişen olaylara bakınca insanların zihnine “Tarih yeniden tekerrür mü ediyor?” sorusu gelmektedir. Doha Anlaşması’ndaki “Afganistan’dan yabancı savaşçıların çıkarılmasını ve ülke topraklarının ABD ve müttefikleri aleyhine faaliyetlerde bulunmak amacıyla kullanılmayacağının taahhüdüne” dair maddesi akıllara Dayton Anlaşması’nın benzer maddelerini getirmektedir. Dayton Anlaşması, 1991-1995 yılları arasındaki Hırvatistan Savaşı ve Bosna Savaşı’nı sona erdiren anlaşmadır. Kasım 1995’te ABD’nin Ohio eyaletindeki Dayton kenti yakınında uzlaşma sağlanmış ve 14 Aralık 1995 tarihinde de anlaşma Paris’te resmen imzalanmıştı.

Kendilerini İslam’a nispet eden Boşnaklar açısından bu anlaşma, ileriki yıllarda görüldü ki gerçekten tam bir deli gömleğiymiş, fakat iş işten çoktan geçmişti. Aynı anlaşmanın sonuçlarından bir tanesi de Boşnaklara uluslararası camiada muhataplık payesini verdiren direnişin en ön saflarında yer almış olan Arap, Türk, Çeçen ve daha nice “yabancı savaşçı”nın anlaşma metni üzerindeki imzaların mürekkebi dahi kurumadan ülkeden deport edilmeye başlanmasıydı.

Dayton’u andıran maddeler içerdiği anlaşılan Doha Anlaşması sonrasında Taliban’ın Afganistan’da tam kontrol ve sürdürülebilir istikrarlı, güçlü bir yönetim sağlaması sonrasında benzer bir durumun yaşanması da muhtemeldir. Hatta Taliban’ın bir iyi niyet göstergesi olarak Kâbil’e girmeden önce 2001’de iktidarı kaybetmesine neden olan ve artık kollaması için herhangi bir sebep olmadığını düşündüğü El-Kaide’den geriye kalanlar ve müzahir yapılanmalarla ilgili böyle bir tebliğde veya tasarrufta bulunup bulunmadığı da bilinmemektedir.

“Taliban Devrimi” için muhtemel bir mayın tarlası da Peştun milliyetçiliğidir. Afganistan halkı “Müslümanlık” inancı zemininde büyük bir birlik oluşturduğu, özellikle de son bir asırda İngiliz, Sovyet Rusya ve ABD-NATO işgaline karşı birleştiği bu inanç birliğiyle başarılı bir direniş göstermiştir. Hâlen hayatta olan ve Sovyet işgaliyle sonrasındaki iç savaşta etkin olan Hizb-i İslami’nin lideri, Peştun asıllı Gulbeddin Hikmetyar’ın 1989’da Pakistan’ın Peşaver kentinde, “Afganistan’ı son 300 yılında hep Peştunlar yönetmiştir, bundan sonra da öyle olacaktır.” demesiyle yeniden alevlenen Peştun kavmiyetçiliği söylemlerine karşı Taliban’ın mesafeli durmadığı malumdur.

Bu milliyetçilik taassubundan bir ân önce kurtulmazlarsa orta vadede yeniden “Horasan’ın Irak’ı” olmak gibi büyük bir tehlikeyle yüz yüze kalmaları kaçınılmaz olur.

Taliban Kâbil’e girerken ABD askerî uçaklarının önünde sel gibi akan ve tekerleklerine tutunarak kaçmaya çalışanlar; ülkenin şehirlerinde işgal kuvvetlerinin oluşturduğu taşeronluk, rüşvet ve uyuşturucu ticareti üzerine kurulu parazit katmanının unsurlarından başkaları değildi.

Halk kitleleri ise sağcısıyla, solcusuyla, Rafizi’siyle, demokratıyla, laikiyle, Batıcısıyla neredeyse yarım asırdır kendilerine cehennemi yaşatan çağdaş uygarlık safsatasının sahiplerine lanetler okumaktadır. Afgan halkı, papyonlu, kravatlı cellatları ve canlı et reyonu tipli, minili ve pantolonlu “kadın”ları tanımıştır. Müptezelliklerini, caniliklerini, çirkefliklerini, alçaklıklarını ve tabii ki koyu karanlık iğrenç geçmişlerini çok iyi bilmektelerdir artık.

...وَتِلْكَ الْاَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِۚ... وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِم۪ينَۙ

“…(Mutlak ve daimî galip Allah’tır. İnsanlara gelince) biz bu günleri insanlar arasında döndürür dururuz… Allah, zalimleri sevmez.”[3]

 

[1]. Afganistan uzmanı bir akademisyenin naklettiği, Afganistan halkıyla ilgili şöyle bir anekdotu aktarmak yerinde olur: Cengiz Han, on üçüncü yüzyılda yeryüzünün en güçlü ordusuna sahipken Afganistan istilası sonrası bu coğrafyada kalıcı olamadı. Moğolların bu istilayı iki kez gerçekleştiği hâlde burada tutunamaması, annesinin de merakını celbeder. Oğluna Afganistan’dan bir miktar toprak getirtmesini ister. Kendisine toprağı getirdiklerinde o toprağın üzerine birkaç tane karınca bırakır. Kısa bir süre sonra bu karıncaların birbirleriyle kavgaya tutuştuklarını görünce Moğol ordularının Afganistan’da neden tutunamadıklarını daha iyi anlar.

[2]. Doğ. 16 Eylül 1879, Düzce; öl. 11 Ağustos 1952, Kahire. Maturidi/Hanefi Mezheplerine bağlılıkta mutaassıp ve başta İbni Teymiyye olmak üzere Selefî ekol mümessillerine karşı yer yer tekfire varan katı görüşleriyle bilinen Türkiyeli bir Nakşi âlimi.

[3]. 3/Âl-i İmran, 140