DUYMAK NEDEN ÖNEMLİDİR?

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Rabbim izin verirse bu yazımızda, “Duymak bir insanın hayatında neden önemlidir?”, “Çocuklarda, duyma ve beyin gelişimi arasında bağlantı var mıdır?”, “Biz, çocuklarımızın duyduklarıyla beyin gelişimine nasıl katkı sağlayabiliriz?” gibi sorulara birlikte cevap arayacağız. Rabbim (cc) bizleri, ararken hakka ve hayra isabet eden, isabet ettiğiyle de amel edebilen kullarından eylesin.

Sesi duymak ve duyulan sesin ne anlama geldiğini bilmek iki farklı şeydir. Arabistan’a taşındığınızı düşünelim, tüm Arapça kelimeleri duymanız, anladığınız anlamına gelmez. Anlayamadığınız dili konuşamıyor, sosyal yaşantı kuramıyor, öğretilenleri öğrenemiyorsunuz… O hâlde sesleri duymak yeterli değildir; beynin, duyduğu seslere yanıt vermesi, yani anlaması da gerekir.

Duymak ve duyduğunu anlamak, nöronların[1] kendi aralarında kurdukları bağlantının bir sonucudur. Yaşamın ilk yıllarında hücrelerin bağlantı sayıları artar, sonraki yıllarda oluşan bağlantılar güçlendirilir ve olgunlaştırılır.

Evinizde yanan lamba ve elektrik direkleri arasındaki bağı bir düşünelim. Önce elektrik direği inşa ederiz ki bunlar nöronlarımızdır, Rabbimiz (cc) daha anne karnındayken bizi hücre hücre nimetlendirmiş ve nöronlarımızı yaratmıştır. İnşa ettiğimiz elektrik direklerini kablolar yardımıyla birbirlerine bağlamalıyız. Beyin hücreleri de kurdukları sinaptik bağlantılar yardımıyla iletişim sağlar. Rabbimiz her nöronumuzu kendi aralarında bağlantı kurma fıtratıyla yaratmış ve bunu beyin hücresinin genetiğine işlemiştir. Elektrik direkleri, kablolar sayesinde birbirine bağlandığında evimizde ışık yanmaz. Evdeki sigortaya da elektrik gelmeli ve bizim “ışığı açan” düğmeye basmamız gerekmektedir. Beynin “ışığı aç” düğmesi olmadan, sadece elektrik direği inşa ettiğini ve kablo bağlantısı yaptığını düşündüğümüzde; tıpkı evde hiç ışık yanmayan, bizi karanlıkta bırakan; direklerden ve kablo yığınlarından oluşan karmakarışık bir beynimiz oluşur. Bu da bize fayda vermez. Beyin hemen düzenleme yapar. Kullandıklarını güçlendirir, kullanmadıklarını budar ve ortadan kaldırır.

Duyma kısmı kulakla, anlama kısmı beyinle ilgilidir. Duymak ve anlamak birbirini tamamladığında insan öğrenir, konuşur, sosyal iletişimde bulunur, okul başarısı sağlar…

Diğer organların aksine beyin, doğuştan tamamlanmış ve kullanıma hazır organlarımızdan biri değildir. Kalp, akciğer, böbrek, karaciğer… yaşamın ilk dakikasından itibaren işlev görür, ama beyin, doğduktan sonra uzunca bir süre nöromotor gelişim evresine ihtiyaç duyar. Beynin gelişim sürecinde en önemli yıllar, hayatın ilk üç yılıdır. Beyin, tüm düşünce ve öğrenme temelini ilk üç yılda atar. Üç yılın sonunda üç milyar nöron taşıyan insan beyni, fiziksel büyümesinin %85’ini tamamlamış olur. Sonraki yıllarda bu temelin üzerine bina inşa etmeye benzer şekilde beyin olgunlaşır. İnşa edilen bina, temelle doğru orantılı olacaktır. Beynin gelişim ve olgunlaşma sürecini destekleyen şey, iletişimdir. İletişimin temeli de kelimelerdir. Rabbimiz (cc) fıtratımıza, en güzel binaları inşa edebileceğimiz “genetik plan” koymuştur. En harika plan bile kaliteli malzemeler, işin ehli mühendisler ve dayanışma içinde çalışan işçiler olmadan sağlam bir ev inşa edemez. Bu inşaatta beynin kullandığı tuğlalar, kelimelerdir. Nasıl malzemeler kullandığımız, bir evin kaliteli olması için ne kadar önemliyse, yaşamın ilk yıllarında duyduğumuz kelimelerin sayısı, bu kelimelerin içerikleri, nasıl söylendikleri ve daha fazlası da beyin gelişimi için o kadar önemlidir.

Çocuk, yaşamın ilk yıllarında ne kadar çok kelime duyarsa, ne kadar zengin dil ortamına sahip olursa beyin hücreleri o denli fazla gelişir ve çeşitli bağlantı kurabilir. Kelimelerin içerikleri de çok önemlidir. Çocuk daha fazla olumlu ve destekleyici konuşmaları duyduğunda beyin daha pozitif gelişme gösterir. Tersinde ne mi olur? Beyin negatife odaklanır ve olumsuzlukları ön plana çıkartır.

Stres tabii ki yaşamın bir parçasıdır. Ama sürekli olan ve aşırı dozdaki stres,[2] beyinde yapısal değişiklikler meydana getirir. Stres sonrası kalıcı olarak değişen bir beyin, kronik davranış sorunları üretir. Bebeğin içinde büyüdüğü aile ortamı ve bu ailenin iletişim dili, kullandığı kelimeler, kelimelerin söyleniş şekli, bebeğin beyninde izler bırakır. Aile ortamı, olumlu cümlelerle bebeğin beynini geliştirebilir veya olumsuz kelimelerle davranış problemlerine çanak tutabilir. Beynin manevi sağlığının temelini, yaşamın ilk yıllarında sevgi dolu bir ebeveynin sevecen kelimeleri atar. Neşeli bebeğin beyin kimyası, beynin gelişmesi, büyüyüp serpilmesi için en uygun ortamı oluşturur, tersi durum ise beyin gelişimini sekteye uğratır.

Rabbimize hamdolsun, bizi muhteşem organlarla nimetlendirdi. Beynimiz ise diğer organlardan çok farklı bir yere sahip şüphesiz. Onunla düşünüyor, seçim yapıyor, kararlar alıyoruz. Hem vücudun hem de düşünce sisteminin temelinde bulunuyor. Rabbimiz (cc) yaratmakla kalmadı, yarattığını inceliklerle donattı, yarattığını korudu, gelişmesi için vesileler kıldı. Beyin gelişimi için gereken ham maddeyi, işitilen kelimeler olarak belirleyen Rabbimize hamdolsun. Beyin kadar muhteşem bir organı geliştirmek için zor bulunan mücevherlere, kilolarca altına veya paha biçilemez şeylere ihtiyacımız yok, elbette beynin değeri bunlardan çok daha fazladır; fakat beyin, duyduğu kelimelerle gelişmektedir. Hamdolsun, kelimeler her yerde ve bol bol, kolayca bulunuyor. Üstelik tamamen bedava. Malum, ağzı olan konuşuyor…

Zekâ/akıl ve öğrenmek de birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Ebeveynin kullandığı dil sadece çocuğun beyin gelişimini desteklemez; aynı zamanda çocukların beyinlerini inşa edebildikleri gibi, davranışlarını da şekillendirmeye yardımcı olur.

Zekâyı işlenebilen bir maden gibi düşünebiliriz. İşlendikçe değeri artar, değişir, dönüşür, olgunlaşır ve içinde bulunduğu toplumu da dönüştürür; nesilleri inşa eder ve nefisleri terbiye eder. Önemli olan bizim bu inşaatın neresinde olduğumuzdur. Malum, buldozerler de inşaat alanındadır, ama görevi yıkım yapmaktır… Kurduğumuz cümleler, ağzımızdan çıkan kelimeler, gelecek neslin tuğlası, çimentosu mu oluyor, yoksa onlara barikat olup cesaretlerini kırıyor, heveslerini yerle bir mi ediyor?

“O, matematiği yapamıyor.”

“Ablası kadar zeki değil.”

“Bu biraz yaramaz, küçük olan akıllı…”

Bu cümleler karşısında bir çocuk beyni ne yapar? Yetişkinler olarak hiç düşündük mü? Bu cümle bir yetişkinin ağzından çıkıyor, bir çocuğun kulağı vasıtasıyla beynine ulaşıyor ve orada ne oluyor?

Ebeveynlerin, çocukları hakkında söyledikleri hatalı cümleler, çocukların bu konuda cesaretlerini kırıyor ve bunun sonucunda da gizliden gizliye heveslerini yıkıyor. Dikkat edin, “gizliden gizliye!” Çocuk belki on yaşında bile değil ve beyin bu cümleyi alıp bir yerlere koyuyor, âdeta depoluyor. Bazı nöronlarda tahribat yapıyor ve çocuk farkında bile değil. Ne zaman ki çocuk topluma karışıyor, beyin depoladıklarını cesaretsiz, çekingen davranışlar olarak dışa vuruyor. Ne zaman ki çocuk büyüyor; destek görmemiş, örselenmiş, yaralı bireyler oluşabiliyor.

Matematiği ele alalım. Okullarda öğretilen ilkokul, ortaokul seviyesi matematik ne kadar zor olabilir? Gerçekte o kadar da zor değildir. Ama siz önceden biriktirdiğiniz kişisel bir ön yargıya sahipseniz matematik, olduğundan zorlaşır. Çünkü beyin, yukarıda duyduğu cümlelerin etkisiyle, matematiği öğrenmeye kullanacağı enerjisini, bu işi başaramayacağı konusunda bizimle tartışarak harcar. Haklılık payı olmayan cümleler beyinde zihinsel bir barikat oluşturur, düz yolda giderken öğrenebileceği matematik denklemlerini; engelli yollarda ayakta kalma mücadelesine dönüştürür. Haydi, şimdi düşünün! Kendiniz hakkında sahip olduğunuz fikirlerin kökenine ulaşın! Allah en doğrusunu bilir, genelde siz çocukken bir yetişkinin ağzından çıkan başarısız, beceriksiz temalı cümlelere ulaşırsınız.

Belki de sizin hiç farkında olmadığınız yaşlarda, bilinçsiz yetişkinler beyninizi tahrip ediyordu. Bugün ise bilinçsiz yetişkinlerden olmamak bizim elimizde.

Kur’ân’ı detaylı inceleyerek okuduğumuzda insanı hep yerdiğini görürüz. İnsan zalimdir, cahildir,[3] acelecidir,[4] hatalıdır, nankördür,[5] cimridir,[6] bencildir,[7] cedelcidir,[8] zayıf ve acizdir.[9] İnsanın kendisi övülmeye/takdir edilmeye, hatırlanmaya değer bir varlık değildir;[10] kendisine rağmen çabası ve yaptıkları övülmeye değerdir. Rabbimiz (cc), insanın zorlandığında sebat etmesini, başarısızlıkta tevekkülünü, nimette şükrünü, imtihanda sabrını, varlıkta ve yoklukta infakını, günah işlediğinde tevbesini, kısacası insanın kendisine rağmen yaptıklarını cennetle müjdeler.

Birisi çıkıp size, “Bugün bir tohum ekeceksin ve ürünü yirmi yıl sonra alacaksın.” dese bu ürüne kim talip olur? Bunun istenmemesi normal, çünkü insan aceleden yaratılmıştır. Yakın olanı uzağa, kolayı zora tercih etmeye meyillidir, zira yaratılışı böyledir. Hepimiz böyleyiz, ama bazılarımız farklı davranıyor ve öne geçiyor. Sayılan fıtrata sahip olmadığından değil, fıtratındaki hasletle mücadele ettiğinden, ıslah olmaya çalıştığından öne geçiyor. Söylediklerimiz, söylemediklerimiz; yaptıklarımız, yapmadıklarımız; düşündüklerimiz ve hissettiklerimiz… hepsi mücadelenin bir parçası.

Şimdi yazdıklarımız ışığında iki cümle okuyalım:

“Benim çocuğum çok akıllı.”

“Benim çocuğum çok çalışkan.”

Aslında hedef çoğu ebeveynde aynıdır. Herkes çocuğunun salih bir kul, güzel ahlaklı bir insan, Allah’ın razı olduğu bir Müslim olmasını istiyor. Lakin sonuç herkeste çok farklı olabiliyor. Sonuçlarda ortaya çıkan farklılıkların birçok sebebi olmakla beraber önemli bir nokta da ailelerin benzer hedefe nasıl gittikleridir; yani metod, takip edilen yol farklılığı. İki ebeveyn düşünelim: Birisi çocuğunu “akıllı olduğu” cümleleriyle büyütüyor, diğeriyse “çalışkan olduğu” cümleleriyle…

Sizce bizlerin takdir edilmesi gereken yetilerimiz zekâmız ya da aklımız mıdır? Öyle ki bunları bize Allah verdi. Miktarını fazlıyla insanlar arasında dağıttı, hamd Allah’adır. İnsanda takdir edilmesi gereken nokta, Allah’ın verdiği aklı nerede, ne kadar ve nasıl kullandığıdır. Tüm nimetlerin kaynağı Rabbimizdir ve hamd O’nadır. İnsanın sorumluluğu, nimetleri nasıl kullandığındadır. Övgü veya yergi, kullanış biçimine yapılır.

Yazının genelinden de rahatça anlaşılacağı gibi bu iki cümle beyinde aynı etkiyi oluşturmaz. Birisi beyinde tahribat yaparken diğeri beyni geliştirir, olgunlaştırır.

Kendilerini doğuştan “akıllı” olarak düşünen insanlar bir şeyi yapamadıklarında bunun nedenini yeterince zeki olmamalarına bağlarlar. “Azimli/Çalışkan” insanlar ise bir işi yapamadıklarında bunun birçok denemeden bir tanesi olduğunu bilir ve pes etmek yerine mücadele ederler. Yeterince çaba sarf ederse Rabbi karşılığını muhakkak verecektir. İlla başarılı olması gerekmez -ki çoğu zaman başarı da beraberinde gelir- çabasıyla bile ecrini kazanmış, süreç içinde öğrenmiştir.

Övgü/Takdir yerine tam zıddını düşünelim.

Bir evin içinde sürekli stres varsa, iletişimde kelimeler genellikle acımasız, tehditkâr ve suçlayıcıysa çocuğun beyni, her ân gelebilecek sözlü saldırılar[11] karşısında sürekli savunma hâlindedir. Hep kullanıma hazır bulunan savunma sistemi, beynin kendisini koruma çabasıdır. Savunma sistemi o kadar aktiftir ki beyin, tehdit olan durumla tehdit olmayan durumu ayırt edemez, birbirine karıştırır ve tehdit olmayan durumlarda bile savunma mekanizmasını aktif hâlde tutar. Tüm enerjisini kendisini korumaya ayırır; öğrenme, anlama, gelişim için enerjisi kalmamıştır.

Ağızlardan çıkan kelimeler, çocukların beyinlerine ulaştığında ne kadar da farklı sonuçlara sebep olabiliyor. Ebeveynin kullandığı dil, bebeğin gelecekteki davranışlarını ve duygusal tepkilerini derinden etkileyebiliyor.

Biraz dikkatli gözlem yaptığımızda normal hayatta hepimiz sevecen, sakin, açıklayıcı ve hoşgörülü iletişim kurabiliriz. Bu iletişim şeklimiz; çocuk hata yaptığında, yaramazlık yaptığında, en sevdiğiniz halınızı kirlettiğinde veya o çok sevdiğiniz defterinizi boyadığında… da devam etmelidir. Nöromotor gelişim yazılarımızdan takip edebildiğiniz gibi dünyayı yeni öğrenen ve uyum sağlamaya çalışan küçük bir çocuktan bahsediyoruz, e biraz da yaramazlık eklenince, bazen sabrın sınırları zorlanabiliyor, bazen de çileden çıkabiliyoruz -sonuçta ebeveynler de insan- tam da sabrın tükendiği, çileden çıkıldığı ânlarda çocuğa karşı kullanılan dil “kötü bir çocuk olduğu” yönünde olursa çocuğun beyninde tahribat başlar. Bazen öyle şeyler yaşanabiliyor ki yıllar geçse bile iyileşmeyen, izi kalan yaralar oluşabiliyor. O ânlarda kullanılan dil “iyi bir insan olduğu ve telafisi olan bir yanlış yaptığı” vurgusu taşıdığında beyin, yapılan davranışın yanlışlığına odaklanabiliyor ve hırpalanmadan “hata telafisi” yapabiliyor. Evet, seçilen kelimeler çok önemli, fakat bir nokta daha var dikkat edilmesi gereken; konuşurken sevgi, sevecenlik, anlayış duygularımızı da yitirmeden kelimeleri kullanmak. Biz ne kadar kelimeleri seçsek de ağzımızdan çıkan kelimeler karşımızdakinin kulağına, duygularımız da karşımızdakinin kalbine ulaşıyor.

Rabbimiz (cc) bizi Es-Semî’ ismiyle terbiye ediyor. Konuştuklarına, kelimelerine dikkat et diyor. Hatta ağzından çıkmayan, içinden geçirdiklerine bile dikkat et diyor. Her kelimemizin hesabını; her şeyi duyan, bilen Rabbimize vereceğimizi bilirsek dilimizin afetlerinden korunuruz, Allah’ın izniyle:

“Hiç şüphesiz insan, hüsran içindedir.”[12]

Kardeşim, belki sen bu yazıları okurken çocukların çoktan büyümüş, okula başlamış, ergenliğe girmiş veya evlenecek yaşa gelmiş olabilir. Çok önemli dediğimiz yaşamın ilk yılları hızla akıp gitmiş ve sen biraz geride kalmış, olması gerekeni kaçırmış, yapılması gerekenleri aksatmış olabilirsin. Sorun yok. Sakın karamsarlığa düşme. Üzülme. Umut hep var![13] Çaba oldukça umut hep var![14]

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun…

 

[1]. Nöron: Beyin hücresi

[2]. Fizyolojik stres anlamında kullanılmıştır. Vücudu ve organları negatif yönde etkileyen her faktöre genel olarak stres faktörü denir.

[3]. bk. 33/Ahzâb, 72

[4]. bk. 21/Enbiyâ, 37

[5]. bk. 100/Âdiyât, 6

[6]. bk. 100/Âdiyât, 8

[7]. bk. 4/Nisâ, 128

[8]. bk. 18/Kehf, 54

[9]. bk. 4/Nisâ, 28

[10]. bk. 76/İnsân, 1

[11]. Sözlü saldırılar, ebeveynlerin yanlış cümleleridir.

[12]. 103/Asr, 2

[13]. bk. 39/Zümer, 53

[14]. Yazıyı hazırlamamda bana fikir veren ve çokça faydalandığım, yazarı Dr. Dana Suskind olan “Otuz Milyon Kelime” kitabını herkese öneririm.