DOYDUĞUNDA SEN!

 

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Allah’a hamd, Resûl’üne salât ve selam olsun.

Es-Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu,

Bu yazıda, bir lokma olup vücuda yolculuk yapalım ve önceki yazının aksine doyalım istedim. Acıkmanın davranışsal sonucu olan yemek yedikten sonra vücutta neler olduğunu, yemeklerle gelen rehavet hâlinin kaynağını ve fazla besinin vücutta depo edilerek şişmanlığa dönüşmesini konuşacağız. Bu kavramların vücuttaki karşılığının ne olduğunu anlamaya ve bunlarla ilgili düzenlemeleri ilerleyen yazılarda zaman içerisinde, adım adım yapmaya çalışacağız. Çaba bizden, başarı Allah’tandır (cc).

Tabağımızdaki besinleri ağzımıza alır, dişlerimiz ve dilimiz yardımıyla lokma hâline getiririz. Dilimiz hazırlanan lokmaları geriye doğru iter, yutkunma eylemi gerçekleşir ve besin yemek borusuna geçer. Yemek borusunda ilerleyen besin mideye ulaşır. Mide dolgunlaşır, genişler ve hareketlenir. Midede kasılma hareketleri meydana geldikçe besin mide sıvısıyla karışır ve ezilir. Mide sıvısının içerisinde besinleri sindirmeye yarayan enzimler vardır. Mide görevini tamamladığında “mide içeriği” elde edilir. Oluşan mide içeriği azar azar bağırsaklara gönderilir. Bağırsaklarda safra ve pankreas salgılarıyla buluşur, kimyasal sindirime uğrar. Bağırsakların karıştırıcı ve ezici hareketlerine maruz kaldıkça mekanik olarak da parçalanır. Sıvılarla karışmış bu besin içeriği bağırsaklarda metrelerce yol alırken hem yoğrulup ezilmiş hem de sindirilmiş olur. Sindirim işlemi tamamlanınca elde edilen besin molekülleri, bağırsak duvarından emilir ve kana geçer. Kanda hazır bulunan taşıyıcılar, bağırsaktan kana geçen besin moleküllerine kandaki yolculukları boyunca eşlik ederler. Besin molekülleri, taşıyıcılarına bağlanır ve kullanılacağı organa doğru yol almaya başlarlar. Her bir taşıyıcı, besin molekülünü nereye götüreceğini bilir ve gitmesi gereken vücut bölgesine teslim eder. Teslim alan organ, besinle ne yapacağını önceden bilir; bir kısmını mevcut ihtiyaçlarında kullanırken kalan kısmını depolamak üzere saklar. İhtiyaç fazlası besin molekülleri sonradan kullanılmak için depolanmış olur.

En kalabalık ülkenin en işlek caddelerindeki en yoğun trafiği bir düşünelim. Hepimizin zihninde sıkışmış trafik, ilerlemeyen araçlar, korna sesleri ve belki de tartışmalar canlanabilir.

Çok daha karmaşık bir haritaya sahip kan damarları vücutta muntazam dağılmış, içerisinde milyarlarca zerre bulunduran kan hiç durmadan akmaktadır. Boyutları birbirinden çok farklı olan milyarlarca hücre, irili ufaklı milyonlarca molekül, damarların içerisinde yol almaktadır. Hiçbiri birbiriyle çarpışmaz, kazalar olmaz, trafik sıkışmaz ve kaos çıkmaz. Hiçbir hücre diğerini rahatsız etmez. Bir bütün hâlinde “kan” olarak akarlar. Herkes görevini bilir. Nereden çıktığını ve nereye gideceğini bilir. Bu kalabalığın içerisinde hiçbir besin kaybolmaz, hiçbir organ, ihtiyaçları karşılanmamış hâlde bırakılmaz.

Tüm bunlar elbette kendiliğinden olmaz. El-Hâlık olan Allah, milyarlarca zerreyi ayrı ayrı yaratmıştır. Rabbimiz her birini yaratılışında ve yapacaklarında düzenlemiştir. El-Bâri olan, hepsini birbiriyle uyumlu kılmıştır. Her bir zerrenin perçeminden tutmuş, görevlerine ve yaşam döngüsüne dair hükümler indirmiştir. Her bir zerre yaratıcısını bilmiş, isteyerek O’na (cc) boyun eğmiştir. Aralarında kesinlikle kaos çıkmaz, çünkü El-Hak olan Rabbimiz tarafından bir düzen etrafında toplanmıştır. El-Alîm tarafından her birine öğretilmiştir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne kadar da yüce!

✽ ✽ ✽

Tüm bu sindirim sürecinde aktif rol oynayan önemli sistemlerden bir tanesi parasempatik sistemdir. Yemek alımıyla beraber, mide ve bağırsak hareketlerimizi arttırır. Enzim ve hormonların salgılanmasını sağlar. Parasempatik sistemin vücut üzerinde başkaca etkileri de vardır. Kalp hızı yavaşlar. Damarlar gevşer. Hareketlerimiz yavaşlar. Bilişsel fonksiyonlarımızda gerileme görülür. Parasempatik sistem, doku ve organlara gönderdiği sinyallerle, genel olarak vücutta enerjiyi harcamayıp mevcut hâli korumayı sağlar.

Özellikle yüksek kalorili ve fazla miktarda yenen yemek sonrası vücutta bir rehavet ve rahatlık hissi oluşur, zihinsel fonksiyonlar yavaşlar, algı düşer, uyuklamalar başlar. Bu nedenle parasempatik sisteme “ye, iç, keyfine bak” sistemi demek yanlış olmaz.

Üstelik insan yedikçe midesi genişler, iştah açıcı moleküller arttıkça yemeğe duyulan istek artar, sürekli besin alımıyla parasempatik sistem daha fazla devreye girer. Yedikçe yiyesi gelen kısır bir döngü ortaya çıkar…

Oluşan bu döngüyü kırmanın ilk yolu; yeme davranışımızı kontrol etmekten geçer.

Midemiz doldukça, genişleyip gerildikçe beyne, “Doydum.” sinyalleri gönderir. Kişinin besin alımını sınırlandırmasını ister. Ne yazık ki bu sinyal çokça ihlal edilir.

Hormonlar ve enzimler de beyne sinyaller gönderir. Lezzetli pastalarla karbonhidrat aldıkça, etlerle protein arttıkça, yağlı gıdalarla yağ alımı oldukça, bunlarla ilgilenen hormonlar ve enzimler artışa geçer. Artan enzimler hem karbonhidrat, protein ve yağı sindirerek vücudun kullanımı için hazırlar hem de ilgilendiği bu maddelerin ortamda fazla miktarda olduğu bilgisini beyne iletir. Beyinde tokluk hissi oluşturmaya çalışır. Doyan beyin, kişiye “Daha fazla yeme.” sinyalleri gönderir, ama ne yazık ki lezzetli yemekler bu sinyale üstün gelebilir.

Önemli kontrol merkezlerinden bir tanesi de ağzımızdır. Besinlerin giriş kapısı olan ağzımız çiğneme, tükürük salgısı ve tat gibi etkenler sayesinde besin miktarının ölçümünü yapar. Belli miktar besin ağızdan geçtikten sonra, beyinde hipotalamusa bilgi gönderip beslenmenin durdurulması yönünde uyarıda bulunur. Bir anlamda vücudun gümrük kapısı gibi görev yapan ağzımız, besinler henüz sindirilip kana karışmadan miktarını ölçer ve beyindeki beslenme merkezine bildirir.

Besinler sindirilip kan yoluyla depolara taşındığında depoların dolduğu bilgisi de beyine bildirilir. Depoların boş olması açlık uyarısı oluştururken, depoların dolması da tokluk uyarısı oluşturur. Yemek yedikten sonra bir süre açlık hissimizin oluşmaması bu depoların -özellikle yağ depoları- gönderdiği doluluk/tokluk sinyalleriyle ilişkilidir.

Bütün bu sinyallerin sonucunda beyinde tokluk hissi oluşur. Sindirim sistemi son kapasitesine ulaşır. Kişi aslında doyar, fakat doyduğu hâlde yeme davranışı devam ederse sistem aşırıya gitmeye başlar. Yeme davranışının bozulmasıyla şişmanlık gelişir.

Şişmanlık dediğimiz obezite, kabaca vücut yağ depolarının fazlalığı olarak tanımlanır, enerji alımının enerji tüketimine göre fazla olmasından kaynaklanır. Vücuda, tüketilenden fazla enerji besin olarak girdiğinde vücut ağırlığı artar ve aşırı enerji, yağ olarak depo edilir. Organ çevrelerinde, deri altında yağlanmalar görülür. Damar duvarlarında yağ birikimi sonucu önemli organlara giden damarlar daralır ve zamanla tıkanabilir. Bu noktada şişmanlık, hastalıklar üzerinde tetikleyici rol oynar.

Beslenme ve enerji metabolizmasında genetik, yaşam tarzı, çevresel faktörler gibi birçok sebep rol alsa da şişmanlığın nedenlerini genel hatlarıyla iki başlık altında toplamak mümkündür: Anormal beslenme davranışı ve azalmış fiziksel aktivite.

Hareketsiz yaşam, şişmanlığın başlıca nedenidir. Hareketsiz yaşamdan kasıt, günlük rutinimizde spor ve egzersizin olmamasıdır. Düzenli fiziksel aktivite ve spor, kas kitlesini arttırıp vücut yağ kitlesini azaltarak şişmanlığın karşısında yer alır.

Besin seçiminde yüksek kalorili ve yağlı yiyecekler tercih etmek, bir öğünde yenilen besin miktarının fazla olması, acıkmadan sık öğünlerle beslenmek ve sürekli atıştırmalık ara öğünlerin olması kişinin fazla kilo almasına sebep olur.

Şişmanlama mekanizmasından yola çıkarak zayıflamak isteyen bir kişinin önünde iki yol vardır. Birinci adım, besin alımını sınırlandırmaktır, böylece besinlerden elde edilen enerji üretimi -yağ depolanması- engellenmiş olur. Yenilen yemekte daha sağlıklı besinler tercih edilmeli, tüketilen miktar azaltılmalıdır. İkinci adım ise enerji tüketimini arttırmaktır. Enerji tüketimi için gereken şey harekettir; düzenli günlük spor ve tempolu egzersizdir. Bunların dışındaki yollar, kısa dönemde etkiliymiş gibi görünse de vücudun şişmanlama mekanizmasında yeri olmadığı için bir taraftan vücuda zarar verecektir.

Doymanın, tokluğun ve aşırıya gitmenin hesabı bizlere sorulmadan önce nimetlerle muamelemizi gözden geçirmek faydalı olacaktır.

Selam ve dua ile…

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.