Rahmân ve Rahîm Olan Allah’ın Adıyla…

صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ

“…Kendisine nimet verdiklerinin yoluna (ilet). Gazaba uğramış ve sapkınların (yoluna) değil.”[1]

Bu makalenin temelini; her birimizin günde en az on yedi, kimimizin otuz, kimimizin de kırk defa okuduğu Fâtiha Suresi’nin içine kodlanmış bir kulluk edebi oluşturmaktadır. Fâtiha Suresi, Kur’ân’ın mukaddimesi/ön sözü mahiyetinde[2] değerlendirilen ve Kitab’ın konsantresi olarak addedilen bir suredir ve içerisinde birçok ayet ile hadis ihtiva etmektedir:

Yüce Allah Fâtiha Suresi’nde, kendisinin seçtiği lafızlarla dua etmemizi istediği gibi, dua lafızlarının içine, “hayrın Allah’a (cc), şerrin ise başkasına nispet edilmesi” şeklinde isimlendirebileceğimiz bir kulluk edebini yerleştirmiştir. Şöyle ki, “nimet verdiklerinin” kısmında -tekil muhatap zamirle- bizzat Allah (cc) kastedilirken “gazaba uğramış” ve “sapkınların” kısmında, Allah’a doğrudan işaret eden herhangi bir ibare bulunmamaktadır. Âdeta “Nimetler benden, gazaba uğramak ve sapıtmak ise ellerinizle kazandıklarınızdandır.” dercesine… Konuya vahiy ışığında biraz daha yakından bakalım:

“Başına gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her kötülük de kendindendir. Seni insanlara Resûl olarak gönderdik.”[3]

Konuyla ilgili umde ayet, Nîsa Suresi’nde yer alan ve konuya açıkça temas eden bu ayettir. Malum olduğu üzere Yüce Allah, Kitab’ında çoğu zaman genel kaideleri motamot aktarmakla yetinmez. Kıssalara/Pratik örneklere işleyerek kişide daha etkili olmasını ister.[4] Buna binaen bu konuyla alakalı “Musa ile Hızır” ve “Cinlerin İtirafları” pasajları olmak üzere iki kıssa üzerinde durmak istiyorum:

“Gemiye gelince, o, denizde çalışan yoksul insanlarındı. Onu kusurlu hâle getirmek istedim. (Çünkü) onların önünde (sağlam olan) her gemiye zorla el koyan bir yönetici vardı.”[5]

“Duvara gelince, o, şehirde (yaşayan) iki yetime aitti. Altında da o ikisine ait bir hazine vardı. Onların babası salih bir kimseydi. Rabbin onların yetişkinlik çağına erişip hazinelerini çıkarmalarını istedi. (Bu,) Rabbinden bir rahmettir. (Bunları) kendiliğimden yapmadım. İşte, sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin hakikati budur.”[6]

Dikkat edilirse hiçbir şeyi kendi iradesiyle yapmadığını pasaj sonunda belirten Hızır (as), bir şeyi kusurlu hâle getirmek gibi bir davranışı kendisine nispet ederken; inşa etmek, onarmak, düzeltmek gibi bir fiili ise Rabbine (cc) nispet etmektedir.

Yine aynı konunun işlendiği hadis metninin girişinde de aynı edep örnekliğiyle karşılaşmaktayız:

“Musa (as), İsrailoğullarına konuşma yapmak üzere ayağa kalktı.

Kendisine, ‘En bilgili insan kimdir?’ diye soruldu.

O da, ‘En bilgili benim.’ dedi.

Allah (cc), ilmi kendisine hamletmediği (kendisine nispet etmediği) için Musa’yı azarladı ve ona, ‘İki denizin birleştiği yerde (bulunan) kullarımdan bir kul senden daha bilgili.’ diye vahyetti.”[7]

Görüldüğü üzere Musa (as), “yeryüzünün en bilgili insanı” olduğunu iddia etmiştir. Akabinde Allah (cc), ilim gibi bir hayrı Rabbine değil de nefsine nispet ettiği için kendisini azarlar mahiyette Musa Peygamber’e ondan daha âlim olan biri olduğunu söylemiştir. Biz de ümmet olarak Musa Peygamber vesilesiyle, -okumaya doyamadığımız, bitmesini hiç istemediğimiz[8]- Hızır Kıssası’ndan, konumuzu oluşturan bir kulluk kaidesi öğreniyoruz. Peygamberlerin imtihan ânındaki tavırları incelendiğinde konunun ilgili ayetlere de işlendiği görülecektir.[9]

Mükellef varlıklar sadece insanlar değildir. Cinler de bizler gibi akide, ahkâm ve edeple mükelleftir. Onlar da bu dini araştırıp öğrenmek[10] ve salihlerden olabilmek için[11] kulluklarını güzelleştirmek zorundadır. Kur’ân’a konu olmayı hak etmiş cinlerden de yazımıza temel teşkil eden edebi görmekteyiz:

“Gerçek şu ki (Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesi ve semadan haber alamıyor oluşumuz) insanlar için şer mi, yoksa Rableri onlar için hayır mı diledi, bilemiyoruz.”[12]

Müfessir Sadî, tefsirinde ilgili ayet hakkında şunları söylemektedir: “Bu ifadede onların konuşmadaki edebi de açıklanmaktadır. Çünkü hayrı açıktan Allah’a nispet ettikleri hâlde şerri Allah hakkındaki edepleri gereği ona nispet etmediler.”[13]

Sadece Allah’a (cc) şer/ayıp/kusur nispet etmek değil; Allah’ın, kendisine saygı gösterilmesi gerektiğini talep ettiği kişilere olumsuz sıfatları izafe etmek de saygısızlığın alametidir. Allah’a karşı bu edebi kazanabilmemiz için de öncelikle bu edebi kendi aramızda ikame etmeliyiz. Çünkü Allah (cc) ile ilişkimizi, insanlarla aramızdaki ilişki belirler. Tıpkı Allah’a itaatin, emîre itaat etmekle ikmal olması[14]; insanlara teşekkür etmeyenin, Allah’a şükredemeyeceği…[15] gibi:

“İki denizin buluştuğu yere ulaştıklarında, balıklarını unuttular. Balık, denizde bir yol tutup gitti.’’[16]

“(Genç) demişti ki: “Kayaya sığındığımız zaman (var ya) hatırladın mı? İşte orada balığı unuttum. Onu hatırlamamı yalnızca şeytan unutturdu. O, ilginç bir şekilde denizde yolunu tuttu ve kaçtı.”[17]

Görüldüğü üzere Allah (cc) açıkça “balığı o ikisinin birlikte unuttuğunu” bildirmesine rağmen, Yûşa ibni Nûn, “Balığı biz unuttuk.” demeyip, “Balığı (ben) unuttum.” diyor. Bu zaafı eğitmenine, emîrine izafe etmeyip kendine nispet ediyor.

Bugün bizler ise yaşanılan olumsuzluklardan hemen İslam cemaatini ta’n/itham edebiliyoruz. Örneğin, ilettiğimiz bir konu hakkında beklediğimiz cevap gecikince, “Cemaat unutmuş olabilir, muhtemelen üzerinde durulmamıştır, beni umursamıyorlar…” gibi iç seslerle dolabiliyoruz. Ya da hak ettiğimizi (!) düşündüğümüz bir görev bize verilmediğinde “kendimize haksızlık yapıldığı” ya da “bu tercihi yapan kişilerin basiretsiz olduğu” kanısına dahi varabiliyoruz… Oysa böylesi durumlarda ilk yapmamız gereken, saygı göstermemiz icap eden kişileri değil, kendimizi töhmet altında bırakmak olmalıdır.

Şerrin nispeti birine yöneltilecekse buna en layık olan, kişinin kendi nefsidir. Yoksa hayrın tamamı Allah’ın (cc) elinde olduğu gibi, elbette ki şerrin tamamı da Allah’ın elindedir. Konunun bu kısmının izahını, -gördüğümde bu yazıyı kaleme almak için cesaretlendiğim- Halis Hoca’mızın şu pasajıyla sonlandırmak istiyorum:

Şerrin Allah’a İzafe Edilmesi

Hayır da şer de Allah’tandır (cc). Ve hayrın da şerrin de yaratıcısı Allah’tır. Bununla birlikte bir hadiste Resûlullah (sav) şöyle dua etmiştir:

“Hayrın hepsi sana, şer ise sana değildir.”[18]

Bunun sebebi, Allah’a (cc) karşı gösterilmesi gereken edeptir. Hayır da şer de başlangıç olarak Allah’tandır. Fakat şerrin Allah’a izafe edilmesi hem edeben hem de sayacağımız birkaç sebepten ötürü uygun değildir:

Allah’ın yaptığı hiçbir fiil mutlak şer değildir. Bazı insanlar için bazı şeyler şer gibi görünse de başkaları için aynı şey hayrın ta kendisi olabilir. Bundan dolayı şer, Allah’a (cc) izafe edilmez.

Örneğin, şiddetli bir yağmuru düşünelim. Evi topraktan olan bir insan evini kaybeder, fakat kuraklık içinde olan bir belde bu yağmurla hayat bulur. Dikkat edilirse Allah’ın tek fiili, iki farklı insan için hayır ya da şer olabilir.

Allah’ın insanlara hayrı yaratması, mutlak faziletinden ve ihsanındandır. Allah (cc), sayılamayacak nimetlere karşı insanları yargılayacak olsa, dünya ve ahirette insanların hayır görmeleri mümkün değildir. Şerre gelince şer, insanların yaptıkları sebebiyle kendilerine isabet edendir. Bundan dolayı şer Allah’a değil, insana izafe edilir. Bu nispet mecazidir.

“İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelenler Allah’ın izniyledir.”[19]

Ayette musibet Allah’a izafe edilmiştir.

“Başına gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her kötülük de kendindendir.”[20]

Ayetinde ise şerrin sebebinin insan olduğuna dikkat çekilmiştir.

Yani hayrın da şerrin de yaratıcısı Allah’tır. Fakat hayrın hem yaratıcısı hem sebebi mutlak olarak Allah olduğundan -çünkü hayrı insanlar hak etmez, Allah kendi fazlından insanlara vermeyi takdir eder- hayır Allah’a nispet edilir. Şerrin ise yaratıcısı Allah, sebebi insan olduğundan (Nîsa Suresi’nin 79. ayetinde olduğu gibi) şer edeben insana nispet edilir.[21]

Rabbimden, bu yazıyı yazarken niyetimi korumuş olmasını ümit ediyorum. İbni Abbas’ın (ra) dediği gibi, “Kişinin sözleri ancak onun niyeti(ndeki samimiyet) oranında bellenir/kabul görür.”[22]

Başta ve sonda hamd, Allah’a (cc) mahsustur.

 

[1]. 1/Fâtiha 7

[2]. Tevhid Meali, Fâtiha Suresi Açıklaması

[3]. 4/Nisâ, 79

[4]. “Andolsun ki onlara, kendilerini (yalanlamaktan ve arzularına uymaktan) alıkoyacak (geçmiş kavimlerin) haberleri geldi. (O haberler) hikmetli, üslubunda en etkileyici seviyededir…” (54/Kamer, 4-5)

[5]. 18/Kehf, 79

[6]. 18/Kehf, 82

[7]. Buhari, 122; Müslim, 2380

[8]. Allah Resûlü (sav) şöyle buyurdu: “Allah, Musa’ya merhamet etsin. İsterdik ki biraz daha sabretseydi de ikisinin arasında geçen başka olaylar da bize anlatılsaydı.” (Humeydî, 375)

[9]. İbrahim’in (as) hasta oluşu kendisine, şifayı ise Allah’a nispet etmesi:

          “Hastalandığım zaman beni iyileştirendir.” (26/Şuarâ, 80)

          Eyyub’un (as), kendisine dokunan derdi ve sıkıntıyı Allah’a nispet etmemesi:

          “Eyyub’u da (an)! Hani o Rabbine dua etmiş (ve demişti ki:) ‘Şüphesiz ki bu dert bana dokundu/her yönden beni kuşattı ve sen merhametlilerin en merhametlisisin.’ ” (21/Enbiyâ, 83)…

[10]. 72/Cin, 14

[11]. 72/Cin, 11

[12]. 72/Cin, 10

[13]. Tefsîru’s Sa’dî, Guraba Yayınları, 5/370

[14]. Buhari, 2957; Müslim, 1835

[15]. Tirmizi, 1955; Ahmed, 7504

[16]. 18/Kehf, 61

[17]. 18/Kehf, 63

[18]. Müslim, 771

[19]. 3/Âl-i İmran, 166

[20]. 4/Nîsa, 79

[21]. Akaid Dersleri, Halis Bayancuk, Tevhid Basım Yayın, 6. Baskı, s. 224-225

[22]. Darimi, 387