BİN DEVİR DOKUZ KİLO

Babaannem erkenden uyanmış, Kur’ân’ını alıp pencerenin önüne oturmuştu. Arada bir camdan bakıyor, gelen geçeni yokluyordu. Belli ki birini bekliyordu. Hayırdır, dedim uykulu gözlerle. Gülümseyerek silkti omzunu. Uzatmadım. Elimi yüzümü yıkayıp mutfağa geçtim. Kahvaltı sofrasını hazırladım yavaş yavaş. Ekmek sepetine bakmaya korkuyordum. Fırına gitmekten hiç hazzetmiyordum. Oh, şükürler olsun. Bir ekmeğin dörtte üçü kadarı kalmış dünden. Buzdolabını açtım. Off… Şu kokuyu önlemenin bir yolu yok muydu? Herkesin dolabı böyle bizimki gibi ağır mı kokuyordu, merak ediyordum. Dolapta sıralı kapaklı kaseleri çıkardım. Bunlar her gün soframıza konuk olan kahvaltılıklarımızdı. Birkaç çeşit… Zeytin, beyaz peynir ve komşunun ikram ettiği reçel… Bizim için dördüncü bir çeşidin varlığı lükstü, lakin hiç olmuyor da değildi. Hayır sahipleri kuru baklagillerden usanıp bazen böyle jestler yapar, erzak kolilerine pastırma, sucuk ya da yumurta bırakırlardı. Sahi, biz fakirler hep nohut, kuru fasulye mi yemeliydik? Ya da bu hayır sahipleri pirinç ve şehriyeyi mi çok seviyordu da her kutudan yalnızca bunlar çıkıyordu? Hâlâ anlamış değilim.

Neyse, şu çayı da demledim mi tamamdır. Babaannemin deyimiyle nimetlerle donatılmış soframız neredeyse hazır. Evet, evet… Yanlış okumadınız. O, bu sofraya bile, mükellef bir sofra, diyor. Bunu bulamayanlar da var, diyor. Allah’ın bize ikramıdır, nankörlük etmeyelim yavrum, diyor… Daha çok şeyler diyor da başınızı şişirmemek için kısa kesiyorum. “Babaanne, buyur, sofra hazır.” diyecektim neredeyse. Nasıl buyuracak kadın? Yürüyemiyor ki. Gidip kucaklayayım. Zaten küçük bir kadın. Zayıf olduğu için de çok hafif. Bakımı çok kolay. Hooop diye bir kucaklıyorum. Bazen kollarımın arasında döndürüyorum onu. Küçük kızlar gibi neşeli kahkahalar atıyor. Bir odadan diğerine koşturuyorum kucağımda. Gülmekten konuşamıyor. Ben durunca, “Oğlum, at gibi ne koşturuyorsun beni sırtında? İndir yavrum.” diyor. “E gülüyordun biraz evvel, hoşlanmıyor musun?” diyorum. “Yok be evladım, başım dönüyor. Ben senin bir ânda coşmana, evin içinde at gibi koşturmana gülüyorum.” diyor. Onu gülerken görmeyi seviyorum. Gülmek ona çok yakışıyor. Yanağına batan gamzesi ve ışıldayan gözleriyle çok güzel bir kadın o.

Sofradayız. Ağzından laf almaya çalışıyorum:

“Hayırdır, kimi bekliyorsun camlarda?”

“Hiiiç. Bakınıyordum.”

“Yok yoook, sen öyle boş yere bakınmazsın.”

“Aman, ağzımızda baklanın ıslanmasına müsaade etmiyorsun be oğlum. Gelince görürsün. İhlasımı kaçırıyorsun.”

“Ooo… Muhlise Hanım… Yine ne istedin Allah’tan?”

“Neye ihtiyacım varsa onu.”

“Biz fakiriz. Her şeye ihtiyacımız var.”

“Allah’tan kork oğlum. Bak hele, her şey mi ihtiyacın olan, yoksa birkaç şey mi?”

“Neyse yine başlamayalım. Yenileceğim güreşe girmeyeceğim bu sefer.”

“Ha şöyle evladım. Elindekine şükret.”

“Haklısın babaanne. Ama ne olur söyle, ihtiyacımız olan o bir şey ne?”

“X marka, bin devirli, altı programlı dokuz kiloluk bir çamaşır makinesi. Rahatladın mı?”

“Yaaa babaanne kilosu ve devrini de mi belirttin duanda?”

“Evet, tabii belirttim. ‘Ne istersen onu veririm.’ diyor Rabbim. Ben de bunu istiyorum.”

“Hadi bakalım, heyecan başlasın…”

“Dalga geçme zevzek…”

“Tamam tamam, sustum.”

Hem konuştuk hem kahvaltımızı yaptık. Babaannemi sofradan kaldırıp camın önüne getirdim tekrar. Bense mutfağı toplayıp, derslerimin başına geçtim. Arada gözüm babaanneme takılıyor, yüzündeki tebessümü, tevekkülü izliyor, tekrar dersime dönüyordum. Bir ara öyle dalmışım ki zil sesiyle sıçradım.

“Tarık, oğlum koş! Allah’ın ikramını getirmiş olmalı birileri.”

“Komşudur belki.”

“Yok yok, gördüm. İki adam küçük bir pikapla geldi.”

“Hadi yine iyisin Muhlise Sultan, geldi makinen.”

“Senin için be oğlum. Yoruluyorsun çamaşır yıkarken.”

“Ah be! Kalbimden vurdun beni, canım babaannem.”

“Oğlum, sen dil otu mu yedin? Hiç susmuyorsun. Kapıyı aç hadi. Adamlar da ellerini zilde unuttu sanki, basıp duruyorlar.”

Kapıyı açıp adamları içeri buyur ettim. “Girmeyeceğiz, makineyi bırakacağız. Sonra servis gelecek bağlamaya.” deyip gittiler. Ben de salonun ortasına iteleyerek getirdim makineyi. Ambalajını açacaktım ki babaannem ikaz etti.

“Markasına bak bakalım o mu?”

“Bakayım. Hayır değil. Y marka.”

“Sakın açma. O benim makinem değil, karıştırmış olmalı adamlar.”

“Babaanne ne diyorsun? Makine makinedir. Markanın ne önemi var? Sen makine istedin. Allah da yolladı.”

“Hayır, ben makine istemedim. X marka, bin devir, altı programlı dokuz kiloluk bir makine istedim. Tüm özellikleri belli yani.”

“Allah Allah, seni anlamıyorum gerçekten. Ne fark eder?”

“Açma sen yavrum. Benim Rabbim duaya icabet edendir. Ne istedimse yollayacak, ben öyle inanıyorum.”

“Bu kadarına pes diyorum.”

“Pes deme oğlum, tevekkül de. Ben, isteyin vereyim diyenden istedim. El-Ğanîy olandan… El-Vâsi’ olandan… Er-Rezzâk olandan… O da şanına yakışanı yollayacak, eminim.”

“Eh bekleyelim.”

Birkaç gün geçti. Makine öyle orta yerde duruyordu. Kaldırmadım. Ambalajına da dokunmadım. Çamaşırlar birikti, onları da yıkamadım. Geldi gelecekti makine. Babaannem öyle diyordu. Bense onun tevekkülüne defalarca şahit olmama rağmen umudumu kesmiştim. Final haftasıydı. Sabaha kadar ders çalışmış, çalar saati duymamıştım. Güneşin doğmasına az bir vakit kala birden uyandım. Babaannem sabah namazının ardından zikirlerini yapıyordu. Vaktin çıktığını sanıp sitem ettim.

“Aşkolsun be babaanne, neden uyandırmadın? Bak geçmiş namaz.”

“Yok oğlum, var vakit, abdestini al.”

“Seslenseydin kalkardım.”

“Evladım, defalarca seslendim. Çalar saatin kudurdu, zır zır diye… Komşular bile uyanmıştır seslere. Ama sen uyanmadın. Ölüm uykusuna yatmışsın sanki.”

“Sahi mi?”

“Sahi ya. Hatta bir ara öldün sandım. Yatakta döndüğünü görünce rahatladım.”

“Hakkını helal et be babaanne. Kalkıp kılayım hemen.”

“Eh, bir zahmet.”

Namazımı kılıp duamı ettim. Dua ederken alelacele kalkasım gelince babaannemi örnek alırım hep. Uzun uzun, içli içli eder o duasını. Kâh yüzü güler, nimetler istedikçe; kâh acı bir hüzün çöker yüzüne, azaptan hesaptan korunmak isteyince. Sahabiler namaz kılarken nasıl çevrimdışıysa, babaannem de dua ederken öyle. Tam bir kulluk hâli… Ona benzetmeye çalışıyorum dualarımı. Fakat o, dualarına inanıyor. Kabul olacağına dair kesin bir imanı var. Ben sanırım bu konuda zayıfım. Bunu defalarca konuştuk. Her defasında farklı örneklerle beni şaşırttı. En çok etkilendiğim de Zekeriyya’nın (as) duasıyla alakalı söyledikleriydi. Sesi hâlâ kulağımda:

“İlerlemiş yaşına ve kısır hanımına rağmen çocuk istedi Allah’tan be oğlum. Bu bize şunu öğretmeli: Ne istediğinin önemi yok. Çünkü veren, El-Kadîr, yani sonsuz kudret sahibi, her şeye gücü yeten. Yaratmak için sebebe ihtiyaç duymayan… Ol deyince oldurtan. Ben niye istemeyeyim. Ayrıca bana dua edin, size icabet edeyim derken Rabbim, niye tereddüt edeyim?”

Haklıydı…

Hazırlandım. “Sınava gidiyorum, dua et.” deyip çıktım. Eve döndüğümde öğle ezanı okunuyordu. Kapıda bekleşen iki adamı görünce hemen tanıdım. Selam verdim. “Hayırdır?” dedim. “Ne oldu?”

“Yanlış makineyi getirmişiz size, onu alıp diğerini bırakacağız.”

Evet, dedim. Biz de sizi bekliyorduk. Adamlar birbirlerine baktılar. Ben gülümsedim. İçeride dua edip, icabet edileceğine dair yakini zirvede olan yatalak bir kadından bahsedecek değildim. Kapıyı açtım. Babaannem uyuyordu. Bizi duymadı bile. Adamlar makinenin ambalajının açılmadığını görünce yine birbirlerine baktılar.

“Neden açmadınız bunu?”

“Sizi bekliyorduk, deyince şaşırdınız. Neden açmadığımızı anlatsam hiç inanmazsınız.” demekle yetindim.

Adamlar çıkıp gitti. Babaannemin başucuna yaklaştım. Elimi saçlarında gezdirdim. Gözünü açtı.

“Muhlise Hanım, X marka, bin devir, altı programlı dokuz kiloluk makineniz gelmiştir efendim. Hayırlı olsun.”[1]

 

[1]. Gerçek bir olaydan esinlenerek yazılmıştır.