Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a; salât ve selam, O’nun Resûl’üne olsun.

Allah Resûlü (sav) İslam davetine Mekke sınırları içerisinde başladığında bu dinin sadece Araplara ya da belli bir toprak parçasına has olmadığını ve evrensel bir din olduğunu vurgulamıştı. Davetin içeriğinden de zaten bu durum net bir şekilde anlaşılıyordu. Ancak İslam davetinin bu evrenselliğine rağmen Kureyş dışında ciddi manada olumlu ya da olumsuz tepki gösteren herhangi bir topluluk çıkmadı. Diğer kabileler, panayırlar vesilesiyle İslam’dan ve onun peygamberinden haberdar olsalar da şimdilik uzaktan takip etmeyi yeğliyorlardı. Bu tavırlarının sebebi ya bu meseleyi Mekke’nin bir iç meselesi olarak görmeleri ya da İslam davetinin ilk çıktığı yerde nasıl bir başarı elde edeceğini gözlemlemek istemeleriydi.

Allah Resûlü de (sav) bunun farkında olarak öncelikli planlarını Mekke üzerine yaptı. Onlara daveti ulaştırdı. Ancak onlar açıktan karşı çıkınca ve davet sıkışınca Peygamber’imiz yeni bir belde arayışına girdi. Allah (cc) Müslimler için Medine gibi bir yurt nasip edince de Resûlullah’ın stratejisi değişmedi. Öncelik, Mekke’nin İslam beldesi hâline gelmesiydi. Bu stratejinin farklı nedenlerini de zikretmek mümkündür:

Arap kavimlerinin yanında Mekke’nin ayrı bir yeri vardı. Bunun temel sebebi Kâbe’nin orada olmasıydı. Hac mevsiminde ve diğer bazı vakitlerde ibadet için insanlar uzak beldelerden Mekke’ye geliyordu. Gündemler orada belirleniyor, kavimler kendi beldelerine döndüklerinde Mekke’de gördüklerini ve duyduklarını aktarıyordu.

Kureyş küçük bir kavimdi. Ancak Kâbe’nin de getirdiği bazı avantajlarla Araplar nezdinde siyasi tercihleri, dostlukları, düşmanlıkları dikkate alınan bir toplumdu. Bu yüzden Muhammed (sav) ile giriştikleri mücadele, diğer kavimler tarafından dikkatle izleniyordu.

Başka bir neden ise kavmiyetçilik bağlarına yüklenen yanlış anlamların ortaya çıkarttığı bir sonuçtu. İnsanlar haksız da olsa kendi kavminden, beldesinden olan insanlara destek verirken bunun istisnası Müslimler olmuştu. Bu sebeple diğer Arap kabileleri daha kendi yakınlarını dahi ikna edememiş bir toplum olarak değerlendirdikleri Müslimlerin, bu sürecin sonunda başarılı olup olamayacaklarını merak ediyorlardı.

Tüm bu sebeplerden dolayı Allah Resûlü (sav) Mekke üzerinden özel bir strateji geliştirdi. Onları İslam’a ya da sulha ikna edecek/zorlayacak adımlar attı. Mekke’nin elinde olan en önemli iki güç, ticaret ve Kâbe’ydi. Resûlullah bu iki güçten ticaret üzerinde çok zorlayıcı yollara girişti. Bedir Savaşı’nın çıkış sebebi zaten buydu. Artık öyle bir hâle gelindi ki Mekkeliler Müslimlerden kervanlarını koruyabilmek için çok uzak ve tehlikeli yolları kullanarak ticaret yapmak zorunda kaldı.

Allah Resûlü (sav) bu stratejisinin bir gereği olarak Mekkeliler dışında başka bir topluluğu açıktan karşısına almamaya çalıştı. Çok ciddi provokasyonlar yapmalarına rağmen Yahudilerle sürekli iyi ilişkiler sürdürdü. En son sınırları aştıklarında ve Medine içerisinde İslam Devleti’nin otoritesini hedef aldıklarında Beni Kaynuka gibi sürgün edildiler. Ya da münafıkların desiselerine rağmen onlar da idare edildiler. Çevre kabilelere yapılan seriyyelerin birçoğundan anlaşmayla geri dönüldü. Çünkü Allah Resûlü Medine içinde ve çevresinde tam bir sükûnet amaçlıyor ve güvenliği tesis edip Mekke’ye yoğunlaşmak istiyordu.

Bu stratejinin bir gereği olarak Bedir ile Uhud arasında bazı gazveler ve seriyyeler yapıldı. Bunlardan en önemli iki tanesi Sevik ve Zi-Emarr gazveleridir.

Sevik Gazvesi

“Allah (cc), Bedir’de müşrik liderlerinden ve ileri gelenlerinden birtakımını öldürdüğünde, Ebu Süfyan ibni Harb, Muhammed’e savaş açıp Medine’nin etrafını yakıp yıkmadan başına koku değdirmeyeceğine, başını yıkamayacağına, hanımıyla yatağa girmeyeceğine dair yemin etti.

Yanına aldığı otuz kadar atlıyla gizlice Mekke’den çıktı. Böylece yeminini yerine getirecekti. Medine civarındaki dağlardan, Seyb adlı dağa gelip konakladı ve adamlarından bir veya iki tanesini gönderip onlara, ‘Medine’ye yakın hurma bahçelerinden hangisine varabilirseniz onu yakın.’ diye emir verdi. Bunlar, Medine’ye yakın bir yerde El-Urayd vadisindeki hurma fidanlıklarına gelip, oraları ateşe vererek geri döndüler. Ebu Süfyan’ın yanına gelince, hepsi birden kaçarak Mekke’ye doğru yola çıktılar.

Haber Medine’ye gelir gelmez Peygamber (sav), ashabıyla birlikte onların peşlerine düştü. Ebu Süfyan ve arkadaşları daha önce kaçtığı için onlardan hiçbirine ulaşmak mümkün olmadı. Müşrikler kurtulabilmek için yanlarındaki yol azıklarını atarak, yüklerini hafiflettiler. İşte Ebu Süfyan’ı ele geçirmek için yapılan bu seferin adına, ‘azık’ anlamına gelen ‘sevik’ seferi denilmiştir. Böylece Peygamberimiz ve arkadaşları herhangi bir şeyle karşılaşmadan geri döndü.”[1]

Bedir Savaşı sonrasında Mekke’de bir yönetimsel boşluk oluşmuştu. Çünkü savaşa karar veren ileri gelen liderler savaşta öldürülmüştü. Geri kalanlarsa böyle bir savaşa izin verdikleri için prestij kaybına uğramışlardı. Bu boşlukta öne çıkan lider ise Ebu Süfyan oldu. Çünkü o hem savaşa onay vermemiş hem de Bedir Savaşı’nın başlamasına sebep olan kervanı muhafaza etmiş ve sağ salim bir şekilde Mekke’ye ulaştırmıştı.

Savaşın hemen akabinde liderlik pozisyonunu sağlamlaştırmak için intikam savaşı düşüncesini ortaya attı ve insanların duygularına hitap etti. Ayrıca bireysel olarak yemin ederek de meseleye verdiği ehemmiyeti göstermek istedi. İşte tam burada şirk dininin ve müşriklerin nasıl bir din anlayışları olduğunu izhar eden bu vakıa karşımıza çıktı.

Bir kimse adak adamış ve yemin etmişse aslında bu, Allah’a (cc) vermiş olduğu bir sözdür. Olması gereken, bu sözün hakkını vermektir. Ancak Ebu Süfyan yemin ettiğinde bazı dünyevi güzelliklerden mahrum oluyordu. Bunu uzun süre devam ettirebilmesi mümkün değildi. Allah Resûlü’nden de intikam alması yakın bir zamanda olası değildi. Bu durumun bir çözümü olması lazımdı. İşte burada bir nevi tiyatro sergileniyor ve Medine’nin dış mahallelerinde üç beş ağaç ve ev yakılarak güya yemin yerine getirilmiş oluyordu. Böylece Ebu Süfyan da mahrum olduğu dünyevi güzelliklere tekrardan kavuşuyordu.

Peki, bu tiyatroyu diğer müşrikler görmüyorlar mı? Evet, görüyorlar ama bir tepki gösterme ihtiyacı hissetmiyorlar. Çünkü şirk diniyle olan bağları tamamen dünyevi bazı çıkarlar üzerine kurulu. Başkalarına tepki gösterdiklerinde kendi hayatlarında şirk dinine bu şekilde takla attırdıkları birçok vakıa onların önüne getirilecek ve kendi fiilleri aleyhlerine hüccet olacaktır.

Bu gazvede dikkatimizi çeken başka bir husus ise Allah Resûlü’nün (sav) bizzat orduya komutanlık etmesi ve İslam ordusunun çok hızlı bir şekilde organize olup atağa geçmesi. İslam’ın teşkilat, yani cemaat olma yönünün faydalarını gösteren en bariz örnekler seriyye ve gazvelerde karşımıza çıkmaktadır. Düzenli bir ordunun olmadığı bir beldede emir komuta zincirinin sağlamlığı sayesinde Müslimlerin karşı cevapları çok etkili olmuştur. Müşrikler basit bir meselede karar verecekleri zaman onlarca farklı görüşle birbirlerinden ayrılırken İslam toplumunda -ihtiyaç duyulursa- istişare yapılıp en son, Emîr ne söylemişse ona göre hareket edilir. Bedir Savaşı’nda bariz bir şekilde gördüğümüz bu fark gazve ve seriyyeler başta olmak üzere birçok konuda karşımıza çıkmaktadır.

Zû Emer Gazvesi

“Peygamber’e (sav), Gatafan’daki Sa’lebeoğullarından bir grup ile Zû Emer’deki Muharib denilen bir kişinin toplanıp Medine’nin civarındaki kabilelere saldıracakları haberi ulaşmıştı. Nebi (sav) de ashabını savaşa teşvik etti. 450 kişilik bir grupla yola çıktı. Medine’ye Osman ibni Affan’ı (ra) vali olarak bıraktı.

Safer ayının büyük bir bölümünü, belki tamamını, gittiği bölge olan Necid’de geçirdi. Bedeviler Allah Resûlü’nü görünce dağ başına kaçıştılar. Zaten Peygamberimizin geleceğini haber aldıktan sonra kaldıkları yerin damlarına, ağaç gibi yerlere gizlenmişlerdi. Sonra Peygamberimiz herhangi bir savaş yapmadan Medine’ye geri döndü.”[2]

Medine İslam Devleti’nin temelleri atılmaya baş-landığında buna karşı çok yönlü bir harekâta girişildi. Medine içinde münafıklar ve Yahudiler desiseler üretirken, Kureyşliler çevre kabileleri kışkırtmaya çalıştı. Eskisi gibi rahat çapulculuk yapamayan bedeviler âni baskınlarla Medine çevresinde huzursuzluklar çıkartmak istediler. Savaş meydanında beceremediklerini, şairlerinin dilleriyle yapmaya çalıştılar. Bu çok yönlü savaşta Müslimler sürekli teyakkuz hâlindeydi. Düşünüldüğünde Mekke’den daha güvenli bir yurda gelinmişti, ancak sadece imtihanın çeşidi değişmişti.

İslam daveti büyüdüğünde ve bazı kazanımlar elde edildiğinde bu, imtihanın biteceği anlamına gelmez. Tam tersine kâfirlerin azgınlıkları daha da artacaktır. Değişiklik sadece yöntemlerinin farklı olmasıdır. O yüzden Müslimler hiçbir şekilde tedbiri elden bırakmamalı ve her türlü yeni duruma adapte olacak şekilde hazırlıklı olmalıdır.

Allah Resûlü (sav), Sevik Gazvesi’nde olduğu gibi burada da çok hızlı hareket etti. Bedir Savaşı’ndan daha büyük bir orduya kumandanlık yaptı; istihbarat sayesinde bedeviler, daha baskın planı yaparlarken onların beldelerine ulaştı ve bir plan daha başlamadan sonlandı. Allah Resûlü (sav), çapulculuğu âdet edinmiş diğer bedevilere de mesaj verircesine gittiği yerde bir aydan fazla kaldı. Böylece hem saldırganlar mesajı aldı hem de Medine’nin dışında olan ve korunmaya muhtaç kabileler yeni bir sığınma merkezi olduğunu pratik olarak gördüler. Böylece zihinlerde ve kalplerde İslam ismiyle beraber huzur, güven ve sükûnet kelimeleri kodlanmış oldu.

Davamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd-etmektir.

 

[1] .Vâkidî, 1/182; Taberi, 2/83; Delail, Beyhaki, 3/165; İbni Sa’d, 2/30

[2] .İbni Hişam, 3/8; Vâkidî, Meğazi, 1/193