Güne kahvaltıyla başladık. Annem her zamanki gibi donatmıştı sofrayı. Tatlı bir muhabbet eşliğinde yedik ve kaldırdık masadakileri. Kaldırdık diyorum, çünkü ev işlerinde anneme yardım ediyorum. Fakat ne yalan söyleyeyim, bunu isteksizce yapıyorum. E daha küçük bir kız çocuğuyum. Ama annem çok kararlı. Evde yerine getirmemi istediği birkaç sorumluluğu aksatmamdan hoşlanmıyor.

Ne mi yapıyorum? Çamaşırları annem ayıklıyor, ben makineye yerleştirip programını seçiyorum. Bulaşık makinasının deterjanını hazırlayıp çalıştırıyorum. Kapı önündeki ayakkabıları diziyorum… Her gün Kur’ân’dan üç ayet okuyorum. Günde yirmi dakika olmak üzere iki ders yapıyorum. Offf anlatırken bile yoruldum. Gördünüz işte, evde pek çok sorumluluğum var.

Arada kaytarmaya çalışıyorum ama muvaffak olduğum söylenemez. Annemin istikrarı ve takibi sayesinde hooop kendimi işimin ya da dersimin başında buluyorum. Annem hep şu cümleyi tekrar ediyor, “Çocuk eğitimi istikrar ve takibin eseridir.” Vallahi haklı… Bazı arkadaşlarımın anneleri de iş buyuruyor çocuklarına. Bir söylüyor, iki söylüyor, beş söylüyor… Artık kızmaya başlıyor. Fakat bıkıyor, vazgeçiyor. Kendi yapıyor kadın, ne yapsın! Ama annem öyle değil. İstikrarlı. Söylemekle yetinmiyor. Tepeme dikiliyor. Yani sıkı takipçi. O işi yaptırana kadar beni bırakmıyor. Şimdi artık bir dedi mi kalkıyorum. Biliyorum, kurtuluşum yok. Hemen yapıyorum buyurduğu işi.

Ağaç yaşken eğilir, diyor. Annesi de ona dermiş. Ve tabii büyük anneanne de bu atasözüyle evlatlarını eğitmiş. Üç kuşağı adam etmiş bu söz. Beni de ediyor ya da etmek üzere. Ama benden sonraki nesile söker mi bilmem…

Annem ne bana ne de kardeşime kızıyor. Yok kırdınız, vay döktünüz demiyor. Canınız sağ olsun, deyip kimi zaman faraş ve süpürge kimi zaman da dökülenler için bir bezi tutuşturuyor elimize. Herkes davranışlarının sorumluluğunu taşımalıymış. Madem yedin içtin, eğlendin, bir de devirdin, o hâlde silivereceksin. Bu da anneanne eğitim modelinin gereklerindenmiş. Rahatsız değilim, sakın yanlış anlamayın. Ne anneler var! Eline bezi verse öp başına koy, anladınız siz. Kötü şeylerden bahsetmemek için detaya girmiyorum.

Devir ne kadar değişirse değişsin eğitimde değişmeyen bir şey varmış. Annem hep bunu söyler, saygı ve nezaket. Bu iki haslet her çocuğun ve sonrasında gencin süsüymüş. Bu süs evde anne ve baba tarafından verilirmiş çocuğa. Çocuk diyorum, ama bizim evde çocuk muamelesi görmezsiniz asla. Büyüklere nasıl saygı duyuluyorsa bize de aynı saygı gösterilir. Sözümüze değer verilir. Fikrimiz dinlenilir. Bir kural evin her bireyi için geçerlidir. Bunlar hep saygı ve nezaketin eseridir.

Bizim evde misafir gelince sirenler çalar. Tabii önceden idmanlıyız bu karşılamalara. Az mı misafircilik oynattı annem bize. Babamla çaya gelip dururlardı. İkram beklerler, ne versek yerlerdi. Maksat misafir ağırlamayı öğretmekti. Bak burada komik bir anımızı aktarmadan geçemeyeceğim.

Annem dışarı çıkmıştı. Babam da küçük kız kardeşimle ilgileniyordu. Her zamanki gibi dökmüş önüne oyuncak mutfak takımlarını, misafircilik oynuyorlardı. Kardeşim, babama çay diye su ikram ediyor, babam da bu hizmetten son derece kıvanç duyuyordu. Bu sırada annem geldi. Babam ona, “Bak bak!” diye işaret etti. Kardeşim fincanıyla dışarı çıktı, suyunu aldı ve babama ikram etti. Annem, kardeşimi tebrik ettikten sonra babama, “Yetişebildiği tek su kaynağının klozet olduğunu biliyorsun, değil mi?” demez mi! Ne gündü ama. Babam o gün defalarca ağzını yıkamıştı…

Hımm, ne diyordum? Ha, taa kapıdan başlardı misafir ağırlama seremonisi. Önce kapı açılır, misafir buyur edilirdi. Ceketler, pardösüler alınır, vestiyere yerleştirilirdi. Hızlıca ayakkabılar dizilir, misafirlere hâl hatır sorulurdu. Derken önce kahve faslı, ardından çay faslı idare edilirdi. Bunları hep oyuncaklarla öğrendik. Şimdi yaşım küçük olsa da gerçek bir tepsiyi ve üstünde dudak payı dahi olmayan -ki öylesi makbul- kahve fincanlarını misafirlerimize ikram edebiliyorum. Tabii kolay olmadı bu eğitim de. Ama merhale merhale ilerledi anacığım. Ve o ilk kuralı hiç esnetmedi, istikrar ve takip. Burada biraz da güven var. Yani bardakları taşırma, dahası halıya çayı kahveyi dökme ihtimaline karşı annem bize hep güvendi ve bizi yüreklendirdi. Ufak kazalar olunca da o meşhur sözünü söylerdi, “Canın sağ olsun yavrum, bir şey olmaz.”

Misafir faslı ailemizin kırmızı çizgilerindendi. Gerek biz misafirlikte olalım gerek de misafirler bizde olsun, hâl ve hareketlere azami dikkat edilmeliydi. Annemin gözlerini şöööyle bir çevirmesi dağılan dikkatlerimizi tekrar yerine getirmeye yeterdi. Devrilen gözlerden ne mi anlıyorduk? Çok basit, “Görürsün sen gününü!” demek değildi bu. “Kurallarımızı unuttun galiba, gözün döndü yine.” demekti.

Yok muydu gittiğimiz evlerde kuduran çocuklar. Evi birbirine katanlar. Vardı tabii. Bizim de hakkımız, dedik bir seferinde. Annem ise, “Hak değil, haksızlık bu. Ev sahibine haksızlık. Sizin için çeşit çeşit hazırlıklar yapan ev sahibine…” deyince artık bunun bir hak olmadığını anladık.

Annem ve babam öyle her şeye kızmazdı. Kızdıklarında gerçekten haksız olduğumuzu ve sınırı aştığımızı bilirdik. Bunu öğrenmek zaman aldı. Önceleri ağlayıp üste çıkmayı denedik kardeşimle. Baktık olmuyor, taviz vermiyorlar. Sonra küsüp odaya kapanmayı seçtik. Barışmak için adım atmadılar. Anladık ki kurtuluş yok. Hakikat ortada, hatamız büyük, yapılması gereken şey özür dileyip hatayı telafi etmek. Bu, aramızdaki iletişimi güçlendirdi. Hem gereksiz yere engellenmemiş oluyorduk hem de ailemizin hassasiyetlerini öğreniyor, kendimize ait sınırlarımızı belirliyorduk. Bazen anlatıyor arkadaşlarım; kimisi, “Ne yapsak kızar annem.” diyor kimisi de “Bugün kızdığına yarın gülüyor, ben de şaşırıyorum.” diyor.

Yok bizde öyle tutarsızlıklar. İki kere iki hep dört ediyor.

Bizim evin bir diğer kırmızı çizgisi, öğretim. Herkes kesinlikle kitap okumalı. Herkes yaşına göre belirlenmiş bir saatte dersleriyle meşgul olmalı. Canım istemiyor, yorgunum, uykusuzum… Bu numaralar annemlere hiç işlemiyor. Annem hemen karşı atağa geçiyor, “Ay benim canım da yemek yapmak istemiyordu. Çamaşırdan da sıkıldım. Evi silip süpürmek de yorucu…” Tüm bunlar, evde hayatın durması demek. Anlıyoruz ki derssiz, kitapsız bir ân da hayatı durdurur. Geçiyoruz masa başına. Bazen galip geliyoruz, yapmadığımız zamanlar oluyor. Ama ertesi gün iki günün dersini yapmadan tablet hakkımızı kullanamıyoruz.

Annem bir kitap okumuş, adı “Bütün-Beyinli Çocuk”. Oradan bize beynin işlevini anlattı. Onu kullanmayı öğretti aslında. Canım istemeyince hemen annemin öğrettiklerini hatırlıyorum. Kendi kendime, “Bir gün, yirmi dört saat. Derslerin ise bir saat bile sürmüyor. Yirmi üç saat sana kalıyor. İstediğin kadar oyna evladım.” diyorum. Ders süresi gözümde küçülüyor.

Şimdi gitmem lazım. Annem çağırıyor.

Geliyorum anneciğim…