Sade döşenmiş büyükçe bir salon. Pencerenin yanında tek kişilik bir koltuk. Hemen arkasında bir lambader, büyük boy beş raflı bir kitaplık. Kitaplar alelade yerleştirilmiş. Birçoğu masanın üstünde. Kimi açık bırakılmış kimi çokça karalanmış. Dergilikler de nasibini almış bu dağınıklıktan. Yerde bir diz battaniyesi. İçeriye bir ud kokusu hâkim. Bu koku onu geçmişe götürüyor.

Küçük bir kız çocuğu. Oyuncaklarıyla oynuyor. Gecenin ilerleyen saatleri. Yatmamakta ısrarcı. Kapıya takılan anahtarın sesiyle koşuyor. Açıyor kapıyı babasına. Eliyle savuşturuyor babası. “Yatmadın mı sen daha?” diyerek kızıyor bir de. Elinden yayılan ut kokusu…

Mektuplar etrafa saçılmış. Selam verip diz çöküyor babasının yanına. Elini tutuyor. Aynı koku. Yavuz Bey irkiliyor:

- Sizi Doktor Bey mi yolladı?

- Şey, ben…

- Yoksa bakımevinden mi geliyorsunuz?

- Benim baba, kızın.

- Benim hiç kızım olmadı. Hatta hiç evlenmedim.

Stüdyoda çekildikleri ilk ve tek fotoğrafı gösteriyor.

- Bak baba! Sen, ben ve annem…

- Eline alıyor, uzunca bakıyor. Bir şeyleri anımsıyor sanki. Bakışlarını fotoğraftan ayırıp uzaklara bakıyor.

- Yanılıyorsunuz. Bu kadın ve kızı tanımıyorum.

- Hiç tanımadın zaten.

- Anlamadım.

- Neyse baba. Boş verelim bunları. Sana yardım için buradayım. Şimdi mutfağa geçiyorum. Yemek hazırlayacağım. Bir ihtiyacın olunca seslen.

- Hıh…

Mutfağa geçiyor. Kafasında binbir düşünce. Aslında hiçbir şeyi hatırlamaması bir nimet olabilir belki diye düşünüyor. Anılarımız zaten acıtıyordu içimizi. Şimdi hepsini unutup yeni bir sayfa açılabilir. Banyoya geçiyor. Aynaya bakıp yüz ifadesini düzeltiyor. Şimdi tebessüm ve şefkat vakti…

Tekrar mutfağa geliyor. Yirmi dört saat içinde yaşadıklarını düşünüyor. Hastaneden aradıklarında çok telaşlanmıştı. Babası evde düşmüş, güç bela ambulans çağırabilmiş ve hastaneye kaldırılmıştı. Yoğun bakımdaydı. Bilinci kapalı, sadece tek bir ismi sayıklıyordu: “Esma…” Yaşayan tek yakını… Kızı…

Adını hiç vermezdi oysa seslenirken. Kızım da demezdi. Hep ortaya konuşurdu. “Şimdiyse adımı sayıklıyor ha… Ne garip hâllere düşüyor insan.” demekten alamadı kendini. O kadar müstağni görürdü oysa kendini. Demek iç dünyasında yapayalnızdı ve bir yakına, bir şefkate ihtiyacı vardı…

Bunu duymak kalbini burktu. Onca zaman yok sayılmıştı. Şimdi bilinçaltının serzenişleriyle babası tarafından çağrılıyordu. Kırgınlıkları, kızgınlıkları ve gözyaşlarıyla sabahladığı geceleri ne yapacaktı? Nasıl unutacaktı? İç sesleriyle eve gitti. Küçük bir valize eşyalarını koydu. Eşine dahi haber vermeden tren istasyonuna giden otobüse bindi. İlk trenle, çocukluğunun geçtiği şehre doğru, anılarla yola çıktı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da babası için dualar ediyordu.

Şimdi kırgınlıktan da küskünlük ve öfkeden de eser yoktu yüreğinde. Yıllarca içinde büyütmüştü oysa. Fakat merhametin varlığı onları fırtınada savrulan zerreciklere dönüştürmüştü.

Yol boyu yokladı kalbini. “Ne işin var şimdi bu trende?” diyen ses çok cılız çıkıyordu. Bir ân önce babasına koşmak, ellerini tutmak ve ona destek olmak istiyordu.

Bunun tek bir izahı olabilirdi. Ebeveyn sevgisi ve bu sevgiye olan ihtiyaç mizaç kodlarımıza yerleştirilmişti.

Hastaneye vardığında çoktan servise alınmıştı babası. Doktor, babasının kısmi felç geçirdiğini, sol elinin tutmadığını, hafızasında gelgitler yaşandığını ve anıların büyük kısmını hatırlayamayacağını söyleyerek artık taburcu olabileceğini ekledi. Esma odaya girdiğinde bir hemşire serum askısını çıkarıyordu. Babası Esma’yla göz göze geldi. Yıllar sonra ilk kez karşılaşıyorlardı. Çok değişmiş, resmen çökmüştü. Evde annesine ve kendisine kök söktüren kibirli Yavuz Bey gitmiş, yardıma ihtiyacı olan yaşlı bir adam gelmişti sanki. Gözyaşlarına hâkim olamadı. Babasının giyinmesine yardımcı oldu. Eşyalarını alarak eve gelmişlerdi. Bu ev… Hiç değişmemişti. Sade döşenmiş büyükçe bir salon. Pencerenin yanında tek kişilik bir koltuk. Hemen arkasında bir lambader, büyük boy beş raflı bir kitaplık. Kitaplar alelade yerleştirilmiş. Birçoğu masanın üstünde. Kimi açık bırakılmış kimi çokça karalanmış. Dergilikler de nasibini almış bu dağınıklıktan. Yerde bir diz battaniyesi. İçeriye bir ud kokusu hâkim. Babasının en sevdiği koku…