Huzeyfe İbnu’l Yeman

Geçtiğimiz ay Huzeyfe’nin (ra) ailesinden, Allah Resûlü’ne (sav) sırdaşlığından ve bazı fedakârlıklarından bahsetmiştik. Bu yazımızda kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Fitne ve Fitnecileri En İyi Bilen Kimse

Huzeyfe (ra) mizacı gereği tehlikelere karşı teyakkuzda olan biriydi. Allah’ın (cc) ona bahşettiği öz niteliği buydu: ümmeti tüm muhataralardan bertaraf etmek. Nebi (sav) kendisinden sonra onu ümmetinin hamisi olarak bıraktı. Çünkü o, fıtratının bir lüzumu gereği Allah Resûlü’ne sorular sormuş, ümmeti arasında çıkacak fitneleri öğrenmiş ve kargaşa kumkuması kimselerin sıfatlarını iyice bellemişti:

Huzeyfe ibnu’l Yeman (ra) anlatıyor:

“İnsanlar Resûlullah’a hayırdan sorardı. Ben ise bana erişmesinden korktuğum için şerden sorardım. Bir seferinde dedim ki: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Biz bir cahiliye ve şer içindeydik. Sonra Allah bize şu hayrı (İslam’ı) getirdi. Bu hayırdan sonra (gelecek) bir şer var mıdır?’ Resûlullah, ‘Evet vardır.’ buyurdu. Ben, ‘O şerden sonra hayır var mıdır?’ diye sordum. Resûlullah, ‘Evet, bir hayır vardır; fakat onun içinde bazı karışıklıklar/bulanıklıklar vardır.’ buyurdu. Ben, ‘O (hayrın) karışıklığı nedir?’ diye sordum. Resûlullah, ‘Benim doğru yoluma uymayan insanlar vardır. Bazısını bilir kabul eder, bazısını reddedersin.’ buyurdu. Ben, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Bu (karışık hayır) devrinden sonra, yine şer var mıdır?’ diye sordum. Resûlullah, ‘Evet, cehennem kapılarına çağıran davetçiler vardır. Kim onlara icabet ederse onları (cehenneme) atarlar.’ buyurdu. Ben, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Bu davetçileri bizlere vasfet.’ diye sordum. Resûlullah, ‘Onlar bizim gibi görünen ve bizim gibi konuşan insanlardır.’ buyurdu. Ben, ‘O zamana yetişirsem bana ne emredersin?’ dedim. Resûlullah, ‘Müslimlerin cemaatine ve imamına yapışırsın.’ buyurdu. Ben, ‘Müslimlerin cemaati ve imamı yoksa ne yapayım?’ diye sordum. Resûlullah, ‘Sen bu durumda olduğun müddetçe ölüm sana gelinceye kadar, ağaç kabuğunu da ısıracak (yani çok zor durumda olacak da) olsan tüm fırkalardan uzak dur.’ buyurdu.”[1]

Şerden sakınmak, en az hayırları elde etmek kadar önemlidir. Hatta çoğu zaman daha önemlidir. Çünkü ancak şerden sakınan kimse hayırları elde edebilir. Bunun bilincinde olan Huzeyfe (ra), Allah Resûlü (sav) henüz hayattayken kendisinden edindiği bilgiler çerçevesinde şerrin yolunu öğrenmiştir. Bu nedenle Resûlullah’ın (sav) vefatından sonra İslam ümmetini kara bulutlu fırtınalar gibi saran fitne dönemlerinde kendisini cemaatin selim kıyısına atabilmiştir.

Huzeyfe’nin bu sağ görüsü sayesinde en tehlikeli insanları öğreniyoruz: bizim gibi görünen ve bizim gibi konuşan cehennem kapılarına çağıran davetçiler. Zaten bu ümmetin başına ne geldiyse bu insanlar yüzünden gelmedi mi? Asırlar boyunca halklara mütedeyyin görünerek tevhid yerine şirki, sünnet yerine bidati aşıladılar. Muhafazakâr kimliklerini gösterip Allah (cc) ile aldattılar.[2] “Bir delikten iki defa ısırılmaz.” diye vasfedilen Müslimler delik deşik oldu. Bu yüzden Allah Resûlü’nün (sav) Huzeyfe’ye yaptığı bu nasihat kulağımıza küpe olmalı ve hiçbir zaman rehavete kapılmayıp devamlı teyakkuzda olmamız gerekir.

Tüm bu şerlerden sıyrılıp necata ermenin yolu, “Müslimlerin cemaatine ve imamına yapışmak”tır. Huzeyfe; Osman ve Ali’nin (r.anhuma) maruz kaldığı Fitne Dönemi’ne yetişmiştir. Ne Osman’a ne de Ali’ye karşı fitnecilerin ekmeğine yağ sürecek tek bir tutum sergilememiştir. Ölüm döşeğindeyken çocuklarına Ali’ye biat edip itaat etmelerini vasiyet etmiştir. Çocukları da onun bu vasiyetini yerine getirip Sıffin Savaşı’nda şehit olmuşlardır.

Günümüzde de Müslimlerin cemaati, fitnelerden koruyan bir kalkandır. Bu, dün de böyleydi, bugün de böyledir. Yarın da böyle olacaktır. Hem dışarıdan hem içeriden çağın fitnelerinde savrulmamak için cemaate demir atmak gerekir. Cennetin ferahlığı ancak böyle elde edilir:

“Size cemaatleşmek gereklidir. Fırkalaşmaktan sakının. Şeytan bir kişiyle beraber, iki kişiden ise uzaktır. Kim cennetin ferahlığını istiyorsa cemaate yapışsın.”[3]

Fitnelerin Bendi Ömer ve Huzeyfe

“Sahabiler Allah Resûlü’ne (sav), ‘Kendinden sonra bir halife tayin etsen?’ dediler. Resûlullah (sav) ise şöyle buyurdu: ‘Size bir halife tayin edersem ve sizler de onun emrine karşı gelirseniz azaba uğrarsınız. Ne var ki Huzeyfe size ne anlatırsa onu doğru kabul edip tasdik ediniz. Abdullah ibni Mesud da size ne okutursa onu okuyunuz.’ ”[4]

Allah Resûlü’nün (sav) bu tavsiyesini bilen Ömer (ra) halife olduktan sonra Huzeyfe’ye (ra) ayrı bir değer vermiştir. Onun bu özelliğinden çokça faydalanmıştır. Çünkü Ömer, Allah Resûlü’nün Huzeyfe’ye münafıkların listesini verdiğini ve bu sebeple münafıkları en iyi bilenin o olduğunu çok iyi biliyordu. Bir çocuğun, annesinin peşine takılması gibi o da imanını kurtarmak adına Huzeyfe’nin peşine takılıp soruyordu: “Ben de onların (münafıkların) arasında var mıyım?”
Huzeyfe ser verip sır vermiyordu. Ama Ömer (ra) o kadar çok bu soruyu sormuş ve ısrar etmişti ki en sonunda söylemişti: “Hayır yoksun. Senden sonra da bu konuda soru sormak için gelen birini temize çıkaracak değilim.”[5]

Ömer (ra) tebaasını herhangi bir kaostan muhafaza edebilmek için de Huzeyfe’ye (ra) başvurmuştur. Valileri hakkında bilgi almak istemiş, bazı adımları aldığı bilgiler doğrultusunda atmıştır:

“Ömer bir zaman Huzeyfe’ye, ‘Valilerim arasında münafık var mı?’ diye sormuştu.Huzeyfe ‘Evet.’ diye cevaplamıştı. Ömer, ‘Bana kim olduğunu söyle?’ demişti. Huzeyfe, ‘Hayır söyleyemem.’ diye karşılık vermişti.Kısa bir süre sonra Huzeyfe şöyle dedi: ‘Ömer çok geçmeden onu tespit edip azletti. Sanki bahsi geçen kişinin o olduğu kendisine bildirilmişti.’ ”[6]

O dönemde Ömer ve Huzeyfe’nin (r.anhuma) bu hassas tutumları sayesinde Müslimler fitnelerden korunmuşlardır. Ne zaman ki onlar bu dünyadan göçtüler, işte o zaman fitnelerin kapısı açıldı ve bendi yıkıldı:

Huzeyfe’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:

“Bir gün Ömer ibnu’l Hattab, ‘Resûlullah’ın fitne hakkındaki sözünü kim ezberinde tutuyor?’ diye sordu. Huzeyfe, ‘Ben onu tıpkı Resûlullah’ın söylediği gibi ezberimde tutuyorum.’ dedi. Ömer, ‘Getir bize oku öyleyse, şüphesiz ki sen zeki birisin.’ dedi. (Huzeyfe şöyle devam etti:) ‘Resûlullah (sav), ‘İnsanın ehli, malı ve komşusu yüzünden uğradığı fitneye; namazı, sadakası, iyiliği emretmesi ve kötülükten nehyetmesi kefaret olur.’ buyurdu.’ Ömer, ‘Hayır, sormak istediğim bu fitne değildir. Fakat ben denizin dalgaları gibi olan fitneyi soruyorum.’ dedi.Bunun üzerine Huzeyfe, ‘Ey Müminlerin Emiri! O fitneden sana bir zarar gelmeyecek. Çünkü muhakkak seninle onun arasında kilitli bir kapı vardır.’ dedi. Ömer, Huzeyfe’ye, ‘O kapı açılacak veya kırılacak mı?’ diye sordu. Huzeyfe, ‘Bilakis o kapı kırılacak.’ dedi.Ömer, ‘Kırılan kapı bir daha kapanmaz.’ dedi.

Ravi Ebu Vail şöyle dedi: Biz Huzeyfe’ye, ‘Ömer o kapıyı bildi mi?’ dedik. Huzeyfe, ‘Evet, yarından önce bu gecenin geleceğini bildiği gibi bildi. Ben Ömer’e (Nebi’den) dosdoğru bir söz aktardım.’ dedi.

Ravi Ebu Vail şöyle dedi: Huzeyfe’ye kendimiz sormaya cesaret edemedik de Mesruk ibnu’l Ecda’ya, ‘O kapı kimdir?’ diye sordurduk. O da kapıyı ondan öğrenip, ‘O kapı Ömer’dir.’ dedi.”[7]

Tarihten de öğrendiğimiz gibi Ömer’den (ra) sonra Müslimler fitnelerle yüz yüze gelmek zorunda kalmıştır. Ancak konu fitne olunca; fitnelere sur olan, şeytanın kendisini gördüğünde kaçtığı, hak ve batılın kendisiyle ayrıldığı ve defalarca Allah’ın ayetlerine muvafakat olan Ömer de olsanız Huzeyfe (ra) gibi adamlara ihtiyacınız vardır:

“Ömer ibnu’l Hattab (ra) bir gün arkadaşlarına, ‘Temennilerinizi söyleyin.’ dedi. İçlerinden birisi, ‘Şu ev dolusu altınım olmasını, onları Allah yolunda infak ve tasadduk etmeyi isterdim.’ dedi. Bir diğeri, ‘Şu ev dolusu yakut ve elmaslarım olmasını, onları Allah yolunda infak ve tasadduk etmeyi isterdim.’ dedi. Ömer tekrar, ‘Haydi devam edin.’ deyince onlar, ‘Dahane söyleyelim bilmiyoruz, ey Müminlerin Emiri!’ dediler. Bunun üzerine Ömer, ‘Ben ise bu evin Ebu Ubeyde ibnu’l Cerrah, Muaz ibni Cebel, Huzeyfe’nin azatlısı Salim ve Huzeyfe ibnu’l Yeman gibi adamlarla dolu olmasını isterdim.’ dedi.”[8]

Fitnelerin İslam ümmetini bir girdap gibi kuşattığı şu asırda Ömer’den (ra) daha çok ihtiyacımız yok mu Huzeyfe gibi gözü pek mertlere? İşte bugün İslam ümmetine bizim içimizden, bizim cildimizden ve bizim dilimizden cehennem bekçilerine karşı müdafaa edecek Ömerler gerek, Huzeyfeler gerek. Körükledikleri fitne ateşini söndürecek mutemet yiğitler gerek. Müminler asırlar boyu böyle şahsiyetlere ihtiyaç duymuştur. Bu şahsiyetler tükendiği vakit toplum içinde selamet mumla aranır olmuştur. Asr-ı Saadet huzuruna kavuşmak istiyorsak böyle kimselerin yeniden yetişmesi elzemdir.

Aslında toplumlar yöneticilerine karşı tutumu bakımından iki sınıfa ayrılır:

“Allah’ın, insanların başına atadığı hiçbir halife/yönetici yoktur ki mutlaka onun iki çevresi vardır: Bir çevre vardır ki hem o yöneticiye hayırla muamele etmesini tavsiye eder hem de onu hayra teşvik eder. Bir de diğer çevre vardır ki kötülüğü telkin eder ve kötülüğe teşvik eder. Korunmuş kişi, Allah’ın kendi rahmetiyle (kötü çevreden, kötü arkadaştan, kötü yardımcılardan…) koruduğu kişidir.”[9]

“Sizden biri bir sorumluluk üstlenir ve Allah da onun için hayır dilerse ona salih bir yardımcı ihsan eder. Unuttuğu zaman ona hatırlatır. Hatırlattığı zaman da ona yardımcı olur. Eğer Allah kul için hayır dilememiş, onun için iyilik murad etmemişse ona kötü bir yardımcı verir. Adam unutsa hatırlatmaz, adamın hatırladığı işlerde de yardım etmez.”[10]

Bizler başımızı iki elimizin arasına almalı ve aynanın karşısına geçerek şu soruyu sormalıyız: Peki, biz hangi sınıftanız?

Rabbimiz bizleri yöneticinin tebaaya, tebaanın yöneticiye hayırlı olduğu kimselerden kılsın…

Kur’ân-ı Kerim’in Muhafızları

Ömer ve Huzeyfe (r.anhuma) fitnelerin önüne set olan iki kişiydi, demiştik. İkisi de Kur’ân-ı Kerim’i, kendisi üzerinde oluşabilecek karışıklıklardan muhafaza ederek sahih bir şekilde günümüze ulaşmasına vesile olmuştur. Hayırlı etbâ olmanın gereği olarak ikisi de yöneticilerine Kur’ân-ı Kerim’in korunması yönünde telkinlerde bulanarak İslam ümmetine en büyük hizmeti yapmıştır.

Ömer (ra), Ebu Bekir’e (ra) hafızların şehit olmasıyla Kur’ân-ı Kerim’in yitmesinden çekinmiş ve onu bir kitap hâline getirmeye irşat etmişti. Huzeyfe (ra) ise Osman’ı (ra) uyarmış ve onun Kur’ân-ı Kerim’i tek Mushaf hâline getirtip ana bölgelere göndermesiyle, kıraat farklılıklarından kaynaklanabilecek ihtilafın önüne geçmişti:

Enes ibni Malik (ra) anlatıyor:

“Ermenistan fethinde Suriyelilerle, Azerbaycan fethinde Iraklılarla birlikte savaşan Huzeyfe ibnu’l Yeman, Müslimlerin Kur’ân’ı farklı kıraatlerde okumalarının kendisine verdiği endişe üzerine Osman’ın yanına geldi ve ona, ‘Ey Müminlerin Emiri! Müslimler Kur’ân’ı okurken, Yahudilerle Hristiyanların kendi kitaplarını okurken ihtilafa düştüğü gibi bir ihtilafa düşmeden bu ümmete yetiş, bu işi hallet!’ dedi.

Bunun üzerine Osman Hafsa’ya haber gönderip, ‘Bize Kur’ân’ın yazılı olduğu sayfaları gönder, biz sureleri Mushaflara nakledelim, sonra da o sayfaları tekrar sana iade edelim.’ dedi.

Bunun üzerine Hafsa muhafaza ettiği Kur’ân’ı Osman’a gönderdi. Osman da Zeyd ibni Sabit, Abdullah ibni Zübeyr, Said ibnu’l As ve Abdurrahman ibnu’l Haris ibni Hişam’dan müteşekkil olan istinsah heyetine emir verdi. Onlar da bu asıl nüshadaki sureleri Mushaflara kopyalayıp naklettiler.

Zeyd Medineli olduğu için (lehçe farklılığı olma ihtimaline karşı) Osman, bu kopyalama işinin başında, Kureyşli olan üç kişiye, ‘Sizler Zeyd ibni Sabit ile Kur’ân’dan herhangi bir şeyde ihtilaf ettiğiniz zaman, Kur’ân’ı Kureyş lisanıyla yazınız. Çünkü Kur’ân, Kureyş dili üzere inmiştir.’ dedi.

Onlar da böyle yaptılar, nihayet sahifeleri Mushaflara naklettikleri zaman, Osman asıl sahifeleri tekrar Hafsa’ya gönderdi. Heyet, çoğalttıkları Mushaflardan birer tane tüm bölgelere gönderdi. Bu gönderdiği (resmî) Mushafların dışında kalan ve içinde Kur’ân yazılı bulunan her sahifenin veya Mushaf’ın yakılmasını emretti…”[11]

İşte onlar tehlikelere karşı ilim sahibi olmaları, ileri görüşlülükleri ve hassas tutumları sayesinde Kur’ân-ı Kerim’in muhafızları, yılmaz bekçileri olmuşlardı. Öyle bir amele muvaffak olmuşlardı ki Kıyamet Günü’ne kadar okunacak Kur’ân-ı Kerim’in her harfinden kendilerine bir ecir yazılacaktı:

“(Hayır, öyle değil!) Bilakis o (Kur’ân), kendilerine ilim verilenlerin göğsünde apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi zalimlerden başkası inkâr etmez.”[12]

Medain Valiliği

Huzeyfe (ra) parlak bir zekâya ve dâhi bir kişiliğe sahipti:

“…Resûlullah (sav), ‘Kimdir bu?’ diye sordu. O kişi, ‘Ben Ammar ibni Yasir’im!’ dedi. Peygamber (sav), Ammar’ın arkasındaki kişiye baktı ve ‘Peki, bu kim?’ dedi. O kişi de ‘Ben Huzeyfe’yim.’ dedi. Peygamber (sav) ise ‘Bilakis sen Keysân’sın (dâhisin).’ buyurdu.”[13]

Bunun farkında olan Allah Resûlü (sav), Ebu Bekir ve Ömer (r.anhuma) ona birçok görev vermişti. Bedir’e katılamamıştı,[14] ancak diğer tüm gazvelerde destan yazmıştı. Nihavend, Hemedan, Ray ve Deynur’un fethi onun eliyle gerçekleşmişti. Yaşamının son deminde Ömer onu Medain’e vali olarak atadı. Ömer (ra) valilerini kontrol ederdi, birini bir yere atadığı zaman onunla birlikte ne yapması gerektiğini de yazardı. Ancak Huzeyfe’ye (ra) öyle itimat ediyordu ki böyle bir şey yapmaya gerek duymamıştı:

İbni Sirin (ra) dedi ki:

“Ömer birini emir olarak gönderdiğinde, ‘Size falanı emir olarak gönderdim ve ona şunları emrettim. Siz de onu dinleyin ve kendisine itaat edin.’ diye yazardı.
Huzeyfe’yi Medain’e gönderdiğinde ise Medainlilere, ‘Size falanı gönderdim, ona itaat edin. Sizden neyi isterse ona verin.’ diye yazınca onlar, ‘Bu önemli bir adam olmalı.’ dediler ve onu karşılamak üzere bineklerine binip yola çıktılar. Yolda onunla karşılaştılar. Üzerinde sadece örtü olan bir katır üzerine yan olarak binmiş ve iki ayağını bir tarafa sarkıtmıştı. Onu tanımadılar ve yanından geçip gittiler. İleride karşılaştıkları insanlara, ‘Emir nerede?’ diye sorduklarında, ‘Emir yolda karşılaştığınız kişidir.’ cevabını aldılar. Bunun üzerine onun peşinden koşarak kendisine yetiştiler. O sırada Huzeyfe’nin bir elinde somun, diğer elinde kemikli bir et parçası vardı ve bunları yemekteydi. Yöre halkına Ömer’in mektubunu okudu. Onlar da ‘Dilediğini iste!’ dediler. O da ‘Burada kaldığım sürece sadece günlük yiyeceğimi ve eşeğimin yiyeceği samanı vermenizi istiyorum.’ dedi. Bir müddet orada kaldı. Daha sonra Ömer, geri gelmesine dair ona bir mektup gönderdi. Ömer, Huzeyfe’nin Medine’ye yaklaştığı haberini alınca yolda onun göremeyeceği bir yere saklandı. Huzeyfe’nin ilk gittiği hâl üzere döndüğünü, kendisinde hiçbir değişiklik olmadığını görünce yanına giderek onu kucakladı ve ‘Sen benim kardeşimsin, ben de senin kardeşinim!’ dedi.”[15]

Koca Medain’e vali olmuş, binlerce insanın başına geçmiş, insanlar onu yolda karşılamıştı; ama buna rağmen mahviyetinden ödün vermemişti. Bugünkü yöneticilerde olanın aksine insanların kendisine teveccüh edip itaat etmesinin sebebi sadece takva ve tevazu sahibi olmasıydı.

Sevilen, İhtiyaç Duyulan Ânda Yetişti

Huzeyfe (ra), Osman’ın (ra) son dönemlerine yetişmiş ve fitnelerin başlangıcına şahitlik etmişti. En çok korktuğu günlere ulaşmıştı. Böyle bir karışıklık içinde olmaktan çok rahatsızdı. Müslimlerin bu hâlleri onu ölümü sevdirecek duruma getirmişti. Çünkü fitne çamurunun üzerine bulaşmasını istemiyordu. Hiçbir Müslim’in hakkına girmeden sağ selamet göçüp gitmek istiyordu. O, bu duygular içerisinde seyrederken H 36 yılına[16] gelindiğinde artık onun da ahiret rıhlesi başlamıştı:

“Huzeyfe ibnu’l Yeman’ın son anlarında Ensar’dan olan bazı kimseler yanına gelip, ‘Ey Huzeyfe! Seni çok keyifsiz görüyoruz.’ dediler. O da şöyle dedi: ‘Hayır, tam da ona ihtiyacım olduğu bir zamanda imdadıma yetişen dostla, ölümle karşı karşıyayım. Pişmanlık duyan iflah olmasın! Allah’ım! Biliyorsun ki kimsenin zulmüne ortak olmadım. Bu dar günümde de kötü arkadaştan sana sığınıyorum. Nasıl olsa başıma gelecekleri bilmiyorum. Pişmanlığın da faydası yoktur. Bana küçük büyük her türlü fitne ve fitneciyi bildiren Allah’a hamd olsun.’ ”[17]

“Bize (ölümü sırasında) Huzeyfe’nin durumunun ağırlaştığı haberi gelince Beni Abs’tan ve Ensar’dan bir grup insanla birlikte onu ziyarete gittik. Yanımızda Ebu Mesud Ukbe ibni Amr da vardı. Huzeyfe’nin yanına vardığımızda gece olmuştu. Bize ‘Bu hangi saattir?’ diye sordu. ‘Filan saattir.’ dedik. ‘Beni cehenneme ulaştıracak yeni bir günden Allah’a sığınırım! Yanınızda kefen de getirdiniz mi?’ dedi. ‘Evet!’ dedik. ‘Kefenimde aşırı gitmeyin, pahalı olmasın. Zira bu arkadaşınız Allah katında hayırlı bir insansa yakında o kefenden çok daha güzel şeyler giyecektir. Yok, eğer hayırlı değilse burada giydiği kefen bile üzerinden sökülüp atılacaktır.’ dedi. Sonra biraz Osman’dan bahsetti ve ‘Allah’ım, ben ona karşı ne savaştım ne savaşılmasını emrettim ne de savaşılmasından razı oldum!’ dedi.”

“Huzeyfe ölüm döşeğinde ‘Bana kefen alın!’ deyince 300 dirhem değerinde bir hulle getirdiler. O da şöyle dedi: ‘Benim öyle pahalı kefene ihtiyacım yok! Sadece basit iki parça beyaz kumaş alın, yeter. Çünkü o kefen üstümde kalmayacak, daha hayırlısı veya daha şerlisiyle değiştirilecek!’ ”[18]

Selam olsun Huzeyfe’ye (ra), selam olsun Kur’ân muhafızına, selam olsun Allah Resûlü’nün (sav) sırdaşına! Rabbim bizleri de onun mertebesine eriştirsin…

Huzeyfe’den Bir Demet Nasihat

“Ey ilim sahipleri, yoldan ayrılmayın! Eğer doğru yol üzerinde ilerlerseniz çok öncü olursunuz. Eğer sağa sola sapacak olursanız, hedeften çok uzaklaşırsınız…”[19]

“Bir adam kendisinin yanındayken Huzeyfe’ye (ra), ‘Nifak nedir?’ diye sorduğunda, ‘İslam’dan dem vurman ama onunla amel etmemendir.’ diye cevapladı.”[20]

“Hak ağırdır, ama afiyet getirir. Batıl hafiftir, ama hastalık getirir. Günaha hiç bulaşmamak, bağışlanma istemekten daha kolay ve daha hayırlıdır. Bir anlığına tadılan nice zevk, geriye uzun sürecek üzüntüler bırakır.”[21]

“İnsanlar hakkında şu iki şeyden korkarım: gördüklerini bildiklerine tercih etmek ve farkına varmadan sapmak.”[22]

“Bir gün iki tane taş alır ve birini diğerinin üzerine koyduktan sonra arkadaşlarına, ‘Şu iki taş arasında ışık görüyor musunuz?’ diye sorar. Onlar, ‘Taşlar arasında çok az bir ışık görebiliyoruz, ey Eba Abdullah!’ diye cevap verince, ‘Nefsim elinde olana yemin ederim ki bidatler ortaya çıktığında hak ancak bu iki taş arasında görünen ışık kadar görülecek. Vallahi bidatler öyle yayılacak ki bunlardan bir şey terk edildiğinde, ‘Sünnet terk edildi!’ diyecekler.’ ”[23]

“Dininizden ilk kaybedeceğiniz şey güvenilirlik, son kaybedeceğiniz şey ise namaz olacak. İslam’ın kulpları tek tek kırılacak. Kadınlarınız hayız oldukları hâlde kendileriyle ilişkide bulunulacak. Sizden öncekilerin yolunu adım adım takip edecek ve o yoldan hiç şaşmayacaksınız. Öyle ki pek çok fırkadan geriye iki fırka kalınca biri diğerine, ‘Beş vakit namaz da nereden çıkmış? Bizden öncekiler sapmışlar. Allah sadece ‘Gündüzün iki tarafında ve gecenin ilk vakitlerinde namaz kıl.’ diyor. Öyleyse üç vakit kılmanız yeter.’ diyecek. Diğeri ise şöyle diyecek: ‘Allah’a inananların imanı, meleklerin imanı gibidir. Onlar arasında ne kâfir ne de münafık olur.’ Allah’ın bu iki fırkayı Deccal’le birlikte haşretmesi kaçınılmaz olmuştur.”[24]


[1] .Buhari, 3606; Müslim, 1847

[2] .“…Çokça aldatan (şeytan) da sizi Allah’la aldatmasın.” (31/Lokmân, 33)

[3] .Tirmizi, 2165; Nesai, 9181

[4] .Tirmizi, 3812

[5] .Tarihu’l İslam, Zehebi, 2/364

[6] .Usdu’l Gabe, İbnu’l Esir, 1113

[7] .Buhari, 3586; Müslim, 144

[8] .Hâkim, 4954; İbni Sad, 3/413

[9] .Buhari, 6611

[10] .Ebu Davud, 2932; Nesai, 4204; Ahmed, 24414

[11] .Buhari, 4987; Tirmizi, 3104

[12] .29/Ankebût, 49

[13] .Tabakat, İbni Sad, 4/300

[14] .Bedir’e katılamamasının sebebi Allah Resûlü’nün (sav), babasının ve kendisinin bir sadakat örneğidir: “Huzeyfe ve babası, Peygamber’e (sav) kavuşmak için (Medine’ye doğru) yola çıkmışlarken yolda Ebu Cehil ve müşriklerle karşılaştılar. Müşrikler ‘Nereye gidiyorsunuz?’ diye sorunca ‘Bir işimiz var.’ dediler. Müşrikler ise ‘Hayır, siz Muhammed ve arkadaşlarına yardıma gidiyorsunuz!’ dediler ve karşı tarafa katılıp kendilerine karşı savaşmayacaklarına dair onlardan söz aldıktan sonra Huzeyfe ve babasını salıverdiler. Peygamber’in (sav) yanına geldiklerinde olayı ona anlatıp, ‘İstersen müşriklere karşı savaşırız.’ dediler. Peygamber (sav) ise ‘Hayır, biz onların mağlup olmaları için Allah’tan yardım istiyoruz. O’ndan zafer niyaz ediyoruz.’ buyurdu.” (Tabakat, İbni Sad, 4/297)

[15] .El-Cami, Ma’mer ibni Raşid, 19601; Tarihu’l Bağdad, Hattabi, 506; Tabakat, İbni Sad, 4/301

[16] .El-İsabe, 1/480

[17] .Tabakat, İbni Sad, 4/299

[18] .Tabakat, İbni Sad, 4/306; Sıfatu’s Safve, İbnul Cevzi, 1/256

[19] .Buhari, 6766; Ahmed, 12173

[20] .Zehebî, Siyeru A’lamin Nubela, 2/363; İbni Sad, 4/301; Ebu Nuaym, Sıfatu’n Nifak ve Na’til Münâfıkîn, 126

[21] .Ensabu’l Eşraf, Belazuri, 1/1171; Kitabu’z Zühd, İmam Ahmed, 1602

[22] .El-Bida, İbni Veda, 88

[23] .El-Bida, İbni Veda, 155

[24] .Hâkim, 8634; Beyhaki, 11760

Önerilen makaleler

İlk Yorumu Sen Yap

Cevap Ver