Hamd, Allah’a; salât ve selam, Resûl’üne olsun.
Hudeybiye Barış Antlaşması süreci ashab için oldukça zorlu geçmişti. Umre niyetiyle çıktıkları yolculukta zahiren hiçbir kazanım elde edemeden geri dönmek zorunda kalmışlardı. Ancak dönüş yolunda inen Fetih Suresi müminlerin gönüllerine ferahlık verdi.
Ömer’den (ra) şöyle rivayet edilmiştir:
“Hudeybiye’den dönerken (Resûlullah’ın (sav) yanında gidiyordum ve) ona bir şey sordum. Bana cevap vermedi. Tekrar sordum. Yine cevap vermedi. Üçüncü kez sordum. Yine cevap vermedi. Kendi kendime , ‘Ey Hattâb’ın oğlu Ömer! Anan seni kaybetsin de yok olasın! Bak, Resûlullah’a (sav) üç kere sordun, yine de Resûlullah sana cevap vermedi. (Sen, aleyhinde Kur’ân inmesini hak ettin.)’ dedim.
Aleyhimde Kur’ân inmesinden korkarak devemi sürüp halkın en önüne geçtim. (Yakın, uzak her şey beni tuttu, sıktı ve bunalttı. Halkın en önünde tasalı ve üzüntülü olarak gidiyordum.) Çok beklememiştim. Bir münadi, ‘Ey Ömer ibni’l Hattâb!’ (Ömer nerede?) diyerek seslenmeye başladı.
Münadinin bana seslenişini işitince kendi kendime, ‘Ben zaten aleyhimde Kur’ân inmiş olmasından korkmuştum.’ dedim. (Kalbime ne kadar korku düştüğünü Allah çok iyi biliyordu. Hemen döndüm, hakkımda bir şey nazil olduğunu sanıyordum.)
Resûlullah’ın (sav) huzuruna vardım. Kendisine selam verdim. (O da selamıma karşılık verdi.) Çok sevinçli idi.
‘(Ey Hattâb’ın oğlu!) Bana bu gece bir sure indi ki o, bana üstüne Güneş doğan her şeyden daha sevgilidir.’ buyurduktan sonra Fetih Suresi’ni okudu.”[1]
“Şüphesiz ki biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik. Tâ ki Allah, senin gelmiş ve geçmiş günahlarını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru yola iletsin diye. Ve Allah, sana izzetli bir zaferle yardım etsin diye.”[2]
Peki, Hudeybiye’nin hangi yönü fetih idi ya da bu sürecin kazanımları nelerdi?
Öncelikle şunu söylemek gerekir ki Medine İslam Devleti artık masaya oturulan meşru bir taraf olarak görülmeye başlandı. O zamana kadar yok sayılan, basit bir hareketin mensubu gibi görülen müminler Arap Yarımadası’nın dinî temsilcisi konumundaki Mekke tarafından tanınmış ve resmî bir statü kazanmış oldular. Hâliyle diplomatik tüm ilişkilerde tüm Arap Yarımadası için yeni bir dönem açılmış oldu.
Diğer bir husus ise Mekke’nin çaresizlik nedeniyle barış anlaşması imzalamasının aslında net bir şekilde yenilgi olmasıdır. Her ne kadar müminler umre yapamasa da Mekkeli müşrikler ashaba güç yetirememiş ve barış anlaşması yapmak zorunda kalmışlardı. Daha önceden her seferinde silaha başvuran, savaş meydanlarında müminlere mağlubiyet tattıracağı iddiasında olan Kureyşliler, buna güçlerinin yetmeyeceğini anladıkları için barışa yanaşmak zorunda kaldılar. Sadece müminler değil, tüm Arap Yarımadası da bunu böyle okuduğu için, hâliyle Medine İslam Devleti’ne bakış açısı da değişti.
Anlaşma maddeleri içerisinde yer alan ve etrafındaki kabilelerin Allah Resûlü (sav) ile ittifak yapabilmesine onay veren madde de çok mühimdir. Böylece çekinen, Mekke’nin gazabına uğramaktan korkan, ama kalbi Medine’yle olan kabileler rahatlıkla anlaşmalar yapmaya başladılar.
Allah Resûlü (sav) bununla beraber daha öncesinde yapmadığı bir şeyi uygulamaya koydu ve çevresindeki devletlere davet mektupları ve elçiler göndermeye başladı. Hudeybiye Sulhü’nden önce böyle bir adım atmak hem teknik olarak çok zordu hem de gerçekçi değildi. Çünkü elçilerin güvenliği Mekkeliler ve davete muhatap devletler tarafından hiçe sayılacak bir ortam mevcuttu. Aynı zamanda daha Arap Yarımadası’nda bile kendisini kabul ettirememiş bir yapının devlet başkanlarına mektup yazması akamete uğrayacağı belli bir girişim olurdu. Bu, aslında davet çalışmalarında atılacak adımlarla ilgili akla her gelenin hemen uygulanmaması gerektiğini; tam tersine bir fikrin doğru ve güzel olabileceğini, ama zamanının gelmemiş olabileceğini göstermesi açısından önemlidir.
İslam her daim savaşı son seçenek olarak değerlendiren, barış, emniyet ve huzur içinde insanların yaşamasını hedefleyen bir dindir. Bunun birçok sebebi vardır, ama davete bakan yönü bizim konumuzla alakalıdır.
İnsanlar savaş ve çatışma ortamlarının olmadığı yerlerde rahatlıkla fikirlerini konuşup tartışabilirler. Muhatabını dinleyerek muhakeme yapar, karşılaştırırlar. İslam’ın fikrî anlamda bir eksiği olmadığı için konuşmaktan, tartışmaktan çekinmez, muhatabını dinlemekten ise asla geri durmaz. Ancak batıl ehli, savaşı ya zorbalık yaparak karşı tarafın sesini kısmak için ya da çatışma ortamında duyguları manipüle edip insanın aklını kullanmaması için ister.
Hudeybiye’nin işte en büyük kazanımı bu idi. Arap Yarımadası’nda Allah Resûlü’nü (sav) duyan ama savaşlar ve ön yargılar nedeniyle hakikati öğrenme fırsatı olmayanlar akın akın Medine’ye gelmeye başladılar. Ortaya çıkan tablonun yıllardır onlara anlatılanlarla hiçbir alakası yoktu. Bu sebeple iman edenlerin sayısı çok hızlı bir şekilde artmaya başladı. Böylece asıl fetih, yani hidayetin kalplere girmesi ve yerleşmesi gerçekleşmişti.
Tüm bu kazanımlarla birlikte Hudeybiye Barış Antlaşması’nda müminlerin gönüllerini yaralayan tek bir madde vardı. O da Mekke’den hicret eden mümin erkeklerin iade edilmesiydi. Ancak çok kısa sürede Allah (cc) durumu müminlerin lehine değiştirdi:
“Resûlullah (sav) Medine’ye döndüğünde (Sakif kabilesinden olup Zühreoğullarının antlaşmalısı olan) Ebû Bâsir Utbe ibni Esîd ibni Câriye geldi. O, Mekke’de hapsedilenlerdendi. Resûlullah’ın (sav) yanına geldiği zaman, Ezher ibni Abd-i Avf ve Ahnes ibni Şerîk de Resûlullah’a (sav) (aralarındaki antlaşmayı hatırlatan bir) mektup yazarak onu Ben-i Âmir ibni Luayy’dan bir adama (Huneys ibni Câbir’e) verip, beraberinde onların bir kölesi (Kevser) ile birlikte Resûlullah’a (sav) göndermişlerdi.
Onlar Resûlullah’a (sav) Ezher ve Ahnes’in mektubunu getirdiler. Bunun üzerine Resûlullah (sav) şöyle dedi:
‘Ey Ebû Bâsir! Biz, işte o kavme bildiğin gibi söz verdik. Bizim dinimizde kalleşlik yapmak yoktur. Allah senin ve seninle beraber olan mustazaflar için muhakkak bir çıkış yolu açacaktır. Sen kavmine git.’
Ebû Bâsir dedi ki: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Beni dinimden saptırmaları için müşriklere geri mi veriyorsun?!’
Resûlullah (sav) dedi ki: ‘Ey Ebû Bâsir! Git, çünkü Allahu Teâlâ yakında senin ve seninle birlikteki mustazaflar için bir kurtuluş ve çıkış yolu açacaktır.’ ”[3]
Bunun üzerine Ebû Bâsir o iki kişiyle birlikte gitti ve Zu’l Huleyfe’ye vardıkları zaman öğlen vakti olmuştu. Ebû Bâsir Zu’l Huleyfe Mescidi’ne girip iki rekât yolcu namazı kıldı. Mescidin duvarının dibinde oturdu. Yanında taşıdığı hurma azığını önüne koydu. Ondan yemeğe başladı. İki arkadaşına da, ‘Yaklaşınız, siz de yiyiniz.’ dedi.
Onlar, ‘Senin yemeğin bize gerekmez.’ dediler.
‘Fakat siz beni yemeğinize davet etmiş olsaydınız ben davetinizi kabul eder, sizinle birlikte yerdim.’ dedi. Bunun üzerine utandılar, yaklaştılar. Ebû Bâsir’le birlikte hurmaya ellerini uzatmaya başladılar. Kendilerine ait sofradaki ekmek parçalarını getirip ortaya koydular ve birlikte yediler.
Ebû Bâsir onlara ısındı. Âmirî de boynunda taşıdığı kılıcını duvardaki taşın üzerine astı. Ebû Bâsir, Amirî’ye, ‘Ey Âmiroğullarından olan kardeş! Senin ismin nedir?’ diye sordu.
Âmirî, ‘İsmim Huneys’tir.’ dedi.
Ebû Bâsir, ‘Kimin oğlusun?’ diye sordu.
Huneys, ‘Câbir’in oğluyum.’ dedi.
Ebû Bâsir dedi ki: ‘Ey Âmiroğulları’nın kardeşi! Senin bu kılıcın keskin midir?’
O, ‘Evet.’ dedi.
Ebû Bâsir, ‘Ona bakabilir miyim?’ dedi.
O da, ‘Eğer dilersen bak.’ dedi.
Ebû Bâsir de kılıcı kınından çıkardı ve sonra üzerine atılıp onu öldürdü. (Elbisesini soyup eşyalarını deveye yükledi.) Köle ise süratle kaçtı ve Resûlullah’ın (sav) yanına geldi. Resûlullah (sav) o sırada da mescidde oturmaktaydı.
Resûlullah (sav) onun oraya geldiğini görünce dedi ki: ‘Şüphesiz bu adam korkmuştur.’
Adam yanına vardığı zaman Resûlullah (sav) buyurdu ki: ‘Yazık! Ne oldu sana?’
Köle dedi ki: ‘Sizin arkadaşınız, arkadaşımı öldürdü. (Ele geçirseydi beni de öldürecekti.)’
Daha adam ayrılmadan Ebû Bâsir kılıç kuşanmış olarak oralarda göründü. Resûlullah’ın (sav) yanında durdu ve şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Verdiğin sözü yerine getirdim. Beni iki kâfirin eline teslim ettin. Ben ise dinimden saptırılmaktan veya benimle oynanmasından hem dinimi hem kendimi korudum. (Allah beni onlardan kurtardı.)’
Bunun üzerine Resûlullah (sav) dedi ki: ‘Vay canına! Sanki savaş kışkırtıcısı! Şayet onunla birlikte adamlar olsaydı savaşı ateşlendirirdi.’ ”[4]
“Sonra Ebû Bâsir, Îs’e gitti. Burası Zu’l Merve bölgesindedir. Deniz sahilinde olup Kureyş’in Şam’a gitmek için kullandıkları yolun üzerindedir. Resûlullah’ın (sav) Ebû Bâsir’e, ‘Vay canına, şayet onunla beraber birtakım adamlar olsaydı harbi ateşleyen ve onu tahrik eden olurdu.’ sözü, Mekke’de mahpus tutulan Müslimlere varınca onlar da Îs’e, Ebû Bâsir’in yanına çıkıp geldiler. Böylece yetmişe yakın adam onun yanında toplandı. Kureyş’i sıkıştırıyorlar ve ellerine geçirdikleri herkesi öldürüyorlardı. Karşılaştıkları her kafilenin önünü kesiyorlardı.
Ömer de mektupla Ebû Cendel’e, Ebû Bâsir’in deniz sahilinde Kureyş ticaret kervanlarının yolları üzerinde bulunduğunu bildirmişti. (Müşriklerin arasından kaçıp Ebû Bâsir’in yanına gidenlerin ilki Ebû Cendel’di. Zamanla çeşitli kabilelerden gelenlerle birlikte üç yüz kişi oldular.)
Deniz sahilinde Îs’te toplanmış bulunan Müslimler, Ebû Bâsir’i kendilerine başkan ve kumandan seçtiler. Ebû Bâsir de onlara namazlarını kıldırıyor, şeriat hükümlerini tatbik ettiriyor, cuma namazlarını kıldırıyordu. Hepsi Ebû Bâsir’i dinliyorlar, onun buyruklarına boyun eğiyorlardı.
Nihayet Kureyş, Resûlullah’a (sav) mektup gönderip, ‘Akrabalık hakkı için, bizim onlara ihtiyacımız yok, onları durdur.’ deyince Resûlullah (sav) onlara sahip çıktı. Artık onlar da Medine’ye, onun yanına geldiler. (Ebû Bâsir, Resûlullah’ın (sav) dönmesi için yazdığı mektubunu okurken vefat etti.)[5]
Böylece sahabiler zahiren bakıldığında yüzde yüz zarar gibi görünen bir konuda vahye güvendiklerinde nasıl kazançlı çıkacaklarını anlamış oldular.
Sonuç olarak müminler kan dökmeden büyük bir fethin yolunu açmış oldular. Diğer sene umre yapıldığında Kureyşliler onları gördü ve artık müminlere güçlerinin yetmeyeceğini net bir şekilde anladılar. Mekke’nin fethi ile beraber hemen hemen hepsi iman etti ve müminlerin safında, Allah Resûlü’nün (sav) yanında oldular.
Duamızın sonu, âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir.
[1] Buhari, 4177
[2] 48/Fetih, 1-3
[3] Sîretu İbni Hişâm, 2/323
[4] Sîretu İbni Hişâm, 2/323-324
[5] bk. Sîretu İbni Hişâm, 2/324